Türkiye’de resmi ideoloji gazeteciliği yӧnlendiriyor | Mehmed S. Kaya
Demokrasinin iṣlediǧi ülkelerde medyanın toplumdaki rolü, demokratik işleviyle yakından bağlantılıdır. Medyanın demokratik işlevini yerine getirebilmesi için çeşitliliği temsil etmesi bir ön koşuldur. Bu, ifade özgürlüğünün herkes için gerçek olabilmesi, herkesin görüşlerini ifade etme fırsatına sahip olabilmesi ve çeşitli kaynaklardan bilgi edinebilmemiz için gereklidir.
Medya çeşitliliği hem niceliksel hem de niteliksel olabilir. Niceliksel çeşitlilik, örneğin birkaç gazete ve birkaç televizyon kanalı gibi birçok kanalın olması anlamına gelir. Eğer bu kanalların toplum hakkındaki görüşleri birbirine çok benziyorsa, niceliksel çeşitliliğin niteliksel çeşitliliğe katkıda bulunmadığını söyleyebiliriz. Demokratik bir bakış açısıyla, niteliksel çeşitlilik anahtardır, ancak niceliksel çeşitlilik, niteliksel çeşitliliğin gerçekleştirilmesi için bir araç ve ön koşuldur. Avrupa ülkeleri geçmişte de, günümüzde de medya çeşitliliğine ӧnem verdi. Dolayısıyla medya, demokratik sürece bir işlev kazandırmıştır.
Türkiye’de ise tam tersi bir yol izlenmiştir; Mustafa Kemal, halefleri ve İslamcılar hiçbir zaman medyada çeşitliliğe izin vermemişlerdir ve bu nedenle medyanın demokratik bir işlevi yoktur. Hükümetler, çeşitliliğin azalmasına ve dolayısıyla medyanın demokratik işlevinin zayıflamasına yol açar bilinciyle hareket ettiler. Onun iҫin çeşitliliğe izin vermediler. Ve tek tip medya üzerinde ısrarlı oldular.
Demokrasiyi inşa etmeme arzusu, aynı zamanda medya çeşitliliği istememe anlamına gelir. Bundan dolayı medyada çeşitlilik olmadan ӧzgürce siyasi tartışma da yapılamaz.
Türkiye’de nicel ve nitel arasındaki fark çok belirgin. Çünkü Türkiye’deki medyanın yüzde 90’ından fazlası, iktidardaki güce uyum sağlayan, muhafazakâr bir medya ortamı olarak tanımlanıyor. Bu durum medyanın tek tip olmasına yol açmıştır. Bu da büyük bir dezavantajdır, çünkü uyumcu bir medya ortamında ifade özgürlüğü herkes için gerçek değildir ve farklı görüşlere ifade fırsatı verilmez. Bu Türkiye için yeni bir uygulama mı? Hayır!
Uyumcu medya geleneği, Kemalistlerin tek tip zihniyetinin bir ürünüdür
Basın ve iletişim kurumu Mustafa Kemal’in tek parti-diktatörlüğü tarafından kurulmuştur. Kemal, diktatörlüğünü desteklemek için bilgi akışı üzerinde sıkı bir kontrol uyguladı. “Basın siyasi otoritelere sadık kalmalıdır” dedi. Onun ve sonrası dӧnemlerde basın ve iletṣim kurumları tek tip ve devlet iktidarına tamamen sadıktı. Kemalistler döneminde medya, devletin habercileri veya uzantısı gibi işlev görüyordu. Devlet, medya üzerinde hem doğrudan hem de dolaylı etki uyguladı. Bu yaklaşım her zaman devletin medyaya yönelik stratejisi olmuştur.
Bu sıkı denetim, Turgut Özal’ın liberal reform girişimine kadar devam etti. Özal’ın neoliberal reformları, Türkiye’nin basın ve medya yapısında nispeten radikal bir dönüşüm süreci gerçekleştirdi. Reformların amacı, basın ve iletiṣim kurumlarının devlet kontrolünden özel sermaye odaklı, liberal bir yapıya geçişi sağlamaktı. Böylece medya sektörü serbest piyasa koşullarına açıldı.
Özal, medyayı halka doğrudan ulaşma aracı olmasını savundu. Medyanın liberalleşmesini, demokratikleşme ve özgürleşmesini savundu. Ve medyanın çeşitlenmesini sağladı. Ancak Türk medyası hiçbir zaman devlet ideolojisiyle olan derin bağını koparmadı. Daha açık ifade etmek gerekirse, Mustafa Kemal döneminden itibaren Türk medyası, devletin ideolojisini yaymak, iҫ ve dıṣ düşman imgeleri yaratmak ve devlet gücünün kullanımını meşrulaştırmak için aktif olarak kullanıldı. Kürtler ve sol güçler iç düşman, Yunanistan ve Sovyetler Birliği gibi komşu devletler ise dış düşman olarak tanımlandı. Sovyetler Birliği’nin yerini şimdilik İsrail aldı. Devlet hala medyayı bu amaçla kullanıyor.
Medya, resmi ideolojinin çizdiği sınırların dışına ҫıkamıyor
Resmi ideoloji, Mustafa Kemal tarafından 1923’te kurulan ve özellikle iki temel ilkeye dayanan cumhuriyetin resmi ideolojisidir: Türk milliyetçiliği ve laiklik. Kemal, bu ilkeleri zorla kabul ettirmek için şiddet ve diğer antidemokratik yöntemler kullandı.
Bu ideoloji en iyi şu şekilde açıklanabilir: Kürtlerin, Türklerin acımasız üstünlüğünden kaynaklanan baskıdan dolayı haklarının tanınmasını talep ettiklerinde, bu ideoloji, baskıcıyı ezilenin düşmanı haline getirir. Ve medya, terör kisvesi altında, Kürtlere karşı yoğun nefret kampanyaları yürütmeye başlar.
TRT, Anadolu Ajansı gibi devlet medyası, resmi ideolojiye körü körüne sadıktır. Hatta özel gazeteler dahi (Hürriyet, Miliyet, Cumhuriyet vesair) hiç bir zaman resmi ideolojinin ҫizdiǧi sınırların dışına ҫıkmadı. Sonradan kurulan Sӧzcü medyası da aynı şekilde davranıyor.
Türk medyası hakikatleri inkar etme amaçlıdır
Medya üzerinde sıkı kontrol uygulandığında, hakikatler hakkında bilgi sahibi olmak mümkün olmaz. Örneğin, İskandinavya’daki eski okul kitaplarında Mustafa Kemal’in katı bir diktatör, mutlak bir hükümdar olduğu, kendi halkına, özellikle Kürtlere zulmettiği ve ülkeyi demir yumrukla yönettiği belirtiliyor. Bu tür hakikatler Türk medyasında hala yazılamaz veya söylenemez. Ya da bazı Türk medyası Kemali gece gündüz yüceltirken, ona karşı görüş bildirmeye izin verilmiyor.
Başka bir örnek; 2022 yılında Türk medyasında İran’daki kıyafet kuralları hakkında bir tartışma yaşandı. Kemalistler bu tartışmada çok aktif rol aldılar ve Molla rejiminin kadınların giyim kurallarına getirdiği yasağı eleştirdiler. Bir yazımda Mustafa Kemal’in 1926’da şapka takmayı reddettikleri için İskilipli Mehmed Âtıf Hoca ve 67 kişiyi daha idam ettiğini belirttiğimde, bazı kemalistler bunu bilmediklerini yazdı. Bunlar sadece kemalist kaynaklardan beslendiǧi belliydi.
Türk medyası sӧmürgeciliǧi ӧvme makamı gibidir
103 yıllık Cumhuriyet deneyimi temel alırsak, resmi ideolojinin Kürt sorununun özgürce tartışılmasına izin vermesi olası görünmüyor. Devlet, bu ӧzünü, yani Kemalist karakterini korumakta ısrar ediyor. Bu ӧz var oldukça akademik özgürlük, basın özgürlüğü, Kürt meselesinin özgürce tartışılması, demokratikleşme vesair mümkün olmayacak.
Söz konusu dönemde, resmi devlet ideolojisi Türk gazetecileri tüm Kürtlere karşı kışkırtmış ve yönlendirmiştir. Gazetecilik neredeyse sӧmürgeciliǧi ӧvme makamı haline getirilmiṣ. Bilhassa devlet kontrolündeki medyada gazetecilerin rolü tüm Kürtlere karşı propaganda platformuna dönüştürülmüṣ. Diğer ülkelerin işlerine karışmak, toprakları işgal etmek ve Kürtlerin nefes almasını engellemek gibi konularda Türkiye’yi övmekten onur duyuyorlar. Bu gazeteciler, Rojava’daki Kürtlerin özgürlük taleplerine karşı HTS kontrolündeki Suriye devletini desteklediler. Aynı gazeteciler ṣimdi de İran’daki Kürtlerin özerklik talep etmelerini engellemek için propaganda yapıyorlar. Yani idamcı, kadın düṣmanı Molla rejimini destekliyorlar.
1974’te Kuzey Kıbrıs’ın ve 2019’da Kuzey Suriye’nin Türk işgalini hatırlıyorum. Neredeyse tüm Türk gazeteciler, “barış operasyonları” olarak adlandırdıkları bu iṣgalleri coşkuyla haberleştirdiler ve yorumladılar.
Genelleme yapmak haksızlık olur. Türkiye’nin en iyi gazetecileri sürgünde yaşıyor ve yurtdışında bağımsız gazetecilik yapıyorlar.
Can Dündar, Ahmet Nesin, Ragıp Duran, Yavuz Baydar, Doğan Özgüden, Erk Acarer ve adını anmadığım Türkiye’nin en yetenekli ve cesur gazetecilerinden onlarcası, hükümeti ve diğer güç merkezlerini eleştirmeye cesaret ettikleri için sürgüne zorlandılar. Birçoğu YouTube üzerinden faaliyet gösteriyor. Ve çok sayıda Kürt bu gazetecileri takip ediyor.
Sosyal medya çeşitliliği teşvik eder, ancak…
Sosyal medyanın geleneksel medyaya kıyasla daha büyük bir potansiyele sahip olduğu ve bu nedenle çeşitliliğin artmasına katkıda bulunabileceği umuduyla yeni bir medya kanalı olarak alkışlanıyor. Batı’da sosyal medya, ifade özgürlüğünü güçlendirmiş ve insanların demokrasiye katılımı için önemli bir kanal olarak kabul edilmektedir. Aynı zamanda anarşik bir ortam olarak da işlev görüyor; burada hiçbir üstün otorite, çevrimiçi olarak neyin erişilebilir olup neyin olmaması gerektiğine karar vermiyor. Herkes çevrimiçi olarak yayın yapabildiği ve yayın yapma eşiği düşük olduğu için, sosyal medya sürekli artan bir çeşitlilikle karakterize edilir. Batı’da bu çeşitliliğe karşı koyabilecek hiçbir güç yok. Ancak demokratik olmayan ülkelerde çeşitlilik konusu baskı altında. Türkiye de bunlardan biri olarak kabul ediliyor.
Ӧzetle; Türkiye’de medya, İslamcılar döneminde bile resmi devlet ideolojisinin en önemli temel taşı haline gelen otoriter ve kısmen ırkҫı faṣizan Türk milliyetçiliğinin egemenliği altındadır. Bu egemenlik, insanların tarafsız kaynaklara erişiminin sınırlı olması nedeniyle halkı etkilemeye devam ediyor. Sosyal medyanın çeşitliliği teşvik eden özellikleri olmasına rağmen, hükümet yasaları ve kısıtlamaları sıkılaştırarak ve medya kuruluşlarının sahipliğini hükümet kontrolündeki kişilerin elinde toplayarak hem medya çeşitliliği kısıtlamış, hem özgürlüğü kısıtlamış, hem de toplum üzerindeki kontrolü saǧlamıṣ. Kendini ifade etmek ve tarafsız bilgi edinmek giderek zorlaşmıştır.
*Mehmed S. Kaya: Bingöl’ün Solhan ilçesinin Keşkon mezrası doğumludur. Norveç Inland Üniversitesi’nde sosyoloji profesörüdür. ‘The Zaza Kurds of Turkey’ kitabının yazarıdır.
Mehmed S. Kaya – 17.04.2026








![“Şark meselesi [Türkiye] ve Marksizm” kitabı ile “Süreç” üzerine | Mustafa Yavuz](https://www.avrupademokrat9.com/wp-content/uploads/2026/04/mustafa-yavuz-1-136x78.jpg)















































