Makaleler

Published on Haziran 5th, 2026

0

Emperyalist AB’nin yeni göç politikaları, iltica hakkının tasfiyesi ve göçmen emekçilerin mücadelesi | ATİK


AVRUPA’DA GÖÇMENLERE YÖNELİK SALDIRILAR DERİNLEŞİYOR

Emperyalist AB’nin Yeni Göç Politikaları, İltica Hakkının Tasfiyesi ve Göçmen Emekçilerin Mücadelesi

Emperyalist AB ülkelerinde son yıllarda göçmenlere ve mültecilere yönelik uygulanan politikalar önemli bir dönüşüm geçiriyor. Bir dönem “insan hakları”, “hukukun üstünlüğü”, “demokratik değerler” ve “iltica hakkı” söylemleriyle kendisini dünyaya sunan Avrupa devletleri, bugün giderek daha fazla sınır güvenliği, sınır dışı, geri kabul anlaşmaları ve göçün dışsallaştırılması politikalarına yöneliyor. Özellikle son birkaç yıl içinde kabul edilen yeni düzenlemeler, AB’nin göçmenlere yaklaşımında yaşanan yapısal değişimi açık biçimde ortaya koyuyor.

AB Komisyonu ve üye devletler tarafından kabul edilen yeni Göç ve İltica Paktı, geri gönderme mekanizmalarının yaygınlaştırılması, sınır prosedürlerinin hızlandırılması ve göçmenlerin Avrupa topraklarına ulaşmadan durdurulması hedefleri üzerine kurulmuş durumda. Bu gelişmeler yalnızca teknik veya hukuki düzenlemeler olarak değerlendirilemez. Yaşanan süreç, Avrupa kapitalizminin içerisinde bulunduğu ekonomik, siyasal ve toplumsal krizin göçmenler üzerinden yönetilmeye çalışılmasının bir sonucudur.

Göç Bir Neden Değil, Sonuçtur

Bugün Avrupa kamuoyunda göç sorunu çoğu zaman tersinden tartışılıyor. Göçün nedenleri yerine göçmenlerin varlığı tartışma konusu yapılıyor. Oysa milyonlarca insan keyfi olarak doğup büyüdüğü toprakları terk etmiyor. İnsanları göçe zorlayan temel nedenler savaşlar, işgaller, siyasal baskılar, ekonomik sömürü politikaları, yoksulluk ve iklim krizidir.

Afganistan’dan Irak’a, Libya’dan Suriye’ye kadar birçok ülkede yaşanan yıkımların arkasında emperyalist müdahaleler bulunuyor. Ortadoğu’da onlarca yıldır süren savaşlar, Afrika’da derinleşen ekonomik bağımlılık ilişkileri ve dünyanın birçok bölgesinde uygulanan neoliberal politikalar milyonlarca insanı yerinden etmiş durumda.

Bugün Avrupa’ya ulaşmaya çalışan insanların önemli bir bölümü, emperyalist sistemin yarattığı savaşların ve yoksulluğun mağdurlarıdır. Ancak göçü yaratan koşullar sorgulanmak yerine göçmenler hedef haline getiriliyor. Avrupa hükümetleri göçün nedenlerini tartışmak yerine sınırları daha fazla militarize etmeyi ve geri gönderme mekanizmalarını güçlendirmeyi tercih ediyor.

AB Göç ve İltica Paktı Ne Anlama Geliyor?

2024 yılında kabul edilen ve 2026 yılı itibariyle tüm üye devletlerin uygulamaya konması hedeflenen AB Göç ve İltica Paktı, Avrupa’nın göç yönetiminde yeni dönemin temel çerçevesini oluşturuyor. Paktın temel amacı, düzensiz göçü engellemek ve iltica başvurularını mümkün olan en kısa sürede sonuçlandırmak olarak açıklanıyor. Ancak uygulamada ortaya çıkan tablo, iltica hakkının giderek daraltıldığına işaret ediyor.

Yeni sistemle birlikte Avrupa Birliği dış sınırlarında daha sıkı güvenlik kontrolleri uygulanıyor. Parmak izi ve biyometrik kayıt sistemleri genişletiliyor, iltica başvuruları sınır bölgelerinde hızlandırılmış prosedürlerle değerlendiriliyor. Başvurusu reddedilen kişilerin ise çok daha kısa süre içerisinde sınır dışı edilmesi hedefleniyor.

AB ayrıca bazı ülkeleri “güvenli ülke” olarak tanımlayarak bu ülkelerden gelen başvuruların hızlı biçimde reddedilmesinin önünü açıyor. Tunus, Fas, Mısır, Bangladeş ve Hindistan gibi ülkeler bu kapsamda değerlendiriliyor. Ancak insan hakları örgütleri, bir ülkenin genel olarak güvenli kabul edilmesinin o ülkedeki tüm bireyler açısından güvenli olduğu anlamına gelmeyeceğini vurguluyor. Politik muhalifler, gazeteciler, kadın hakları savunucuları, LGBTİ+ bireyler ve azınlıklar açısından ciddi risklerin devam ettiği belirtiliyor.

Sınır dışı Politikaları Merkeze Yerleşiyor

AB’nin son dönemdeki en dikkat çekici yönelimlerinden biri sınır dışı politikalarının merkezileştirilmesi oldu. Avrupa Komisyonu tarafından hazırlanan yeni sistem, bir AB ülkesinin verdiği sınır dışı kararının tüm Avrupa Birliği ülkelerinde geçerli hale gelmesini öngörüyor.

Bu durum, göçmenlerin başka bir ülkeye geçerek yeniden başvuru yapma olanaklarını büyük ölçüde sınırlandırıyor. Aynı zamanda polis ve sınır kurumları arasındaki veri paylaşımı genişletiliyor, geri gönderme süreçleri hızlandırılıyor ve sınır dışı uygulanma oranının artırılması hedefleniyor.

Eurostat (Avrupa İstatistik Ofisi) verileri son yıllarda geri gönderme uygulamalarında ciddi bir artış yaşandığını ortaya koyuyor. Özellikle Almanya, Fransa, Avusturya ve İtalya gibi ülkelerde sınır dışı uygulamaları belirgin biçimde yoğunlaştırılıyor.

Avrupa Sınırlarını Taşıyor

AB’nin göç politikalarındaki en önemli değişimlerden biri de göç yönetiminin Avrupa sınırlarının dışına taşınmasıdır.

İtalya’nın Arnavutluk modeli, İngiltere’nin Ruanda planı ve Kuzey Afrika ülkeleriyle yapılan anlaşmalar aynı stratejinin parçalarıdır. Amaç, göçmenlerin Avrupa’ya ulaşmadan önce üçüncü ülkelerde tutulmasıdır.

Faşist TC’de bu politikanın önemli unsurlarından biri haline getirilmiştir. AB-Türkiye Geri Kabul Anlaşması kapsamında Türkiye uzun süredir Avrupa’nın tampon bölgesi olarak kullanılmaktadır. Benzer uygulamalar Tunus, Libya ve Balkan ülkeleri için de gündemdedir.

Bu yaklaşım Avrupa’nın uluslararası sorumluluklarını başka ülkelere devretme girişimi olarak değerlendirilmektedir. İnsan hakları kuruluşları, bu merkezlerde yaşayan insanların hukuki güvencelerden mahrum bırakılabileceği ve ciddi hak ihlalleriyle karşı karşıya kalabileceği uyarısında bulunuyor.

Mehmet Toprak Örneği ve Geri Göndermeme İlkesinin Aşınması

Türkiye’ye iade edilen Mehmet Toprak’ın durumu, son dönemde Avrupa’daki iltica politikalarının geldiği noktayı göstermesi açısından dikkat çekici bir örnek oluşturdu. İsviçre makamları, Toprak’ın Türkiye’ye gönderilmesi halinde ciddi bir riskle karşılaşmayacağı yönünde değerlendirmede bulunarak sınır dışı kararını onayladı. 21 Mayıs gecesi saat 02.00 sıralarında Zürih’te gözaltına alınan Toprak, sabah saat 09.00’a kadar bir araç içinde tutulduktan sonra iki polis eşliğinde Türkiye’ye götürüldü ve havaalanında Türkiye polislerine teslim edildi. Daha sonra tutuklanarak Silivri Cezaevi’ne gönderildi. Avukatların aileye aktardığı bilgilere göre Mehmet Toprak’ın yüzünde belirgin işkence izleri görüldüğü ifade edildi. Ayrıca Toprak’ın İsviçre polisi tarafından telefonuna zorla el konulduğu ve sosyal medya hesaplarının izinsiz şekilde zor kullanılarak incelendiği aktarıldı. Bu durum, Avrupa makamlarının “risk bulunmadığı” yönündeki değerlendirmeleri ile sahada yaşanan gerçeklik arasındaki çelişkiyi yeniden gündeme taşıdı.

Uluslararası mülteci hukukunun temel ilkelerinden biri olan geri göndermeme ilkesi, yaşamı ve özgürlüğü tehdit altında bulunan kişilerin zorla geri gönderilemeyeceğini hükme bağlar. Bu ilke, İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrasında yaşanan yüzbinlerce insanın yerlerinden edilmesi, kamplarda tutulmasına karşı verilen mücadeleler sonucunda uluslararası hukukta yer almıştır.

Ancak günümüzde hızlandırılmış iltica prosedürleri, güvenli üçüncü ülke uygulamaları ve sınır dışı mekanizmalarının genişletilmesiyle birlikte bu ilkenin giderek aşındırıldığı yönünde ciddi eleştiriler bulunmaktadır.

Siyasi muhaliflerin, devrimcilerin, gazetecilerin ve insan hakları savunucularının geri gönderilmesi riski, iltica hakkının tarihsel kazanımlarının zayıflatılması anlamına gelmektedir.

Irkçılık ve Faşist Hareketlerin Yükselişi

Avrupa’da göç politikalarının sertleşmesi yalnızca güvenlik politikalarının sonucu değildir. Aynı zamanda yükselen ırkçı faşist hareketlerin yarattığı siyasal atmosferin de ürünüdür.

Avrupa’da göç politikalarının sertleşmesi yalnızca güvenlik politikalarının sonucu değildir. Aynı zamanda yükselen ırkçı ve aşırı sağ hareketlerin yarattığı siyasal atmosferin de ürünüdür. Almanya’da AfD, Fransa’da Le Pen hareketi, İtalya’da Meloni hükümeti ve Hollanda’daki aşırı sağ partiler göçmen karşıtlığını siyasal bir araç olarak kullanıyor. Ancak bugün dikkat çekici olan yalnızca bu ırkçı partilerin güçlenmesi değil; geçmişte ırkçıların savunduğu birçok politikanın merkez sağ, liberal ve hatta kendisine “sosyal demokrat” diyen partiler tarafından da benimsenmiş olmasıdır.

Nitekim Avrupa’nın birçok ülkesinde hükümetleri oluşturan geleneksel “merkez sağ” ve “merkez sol” partiler, söylem düzeyinde aşırı sağın ırkçı ve yabancı düşmanı politikalarını eleştirirken, uygulamada iltica hakkını daraltan, sınır dışı süreçlerini hızlandıran ve aile birleşimi gibi temel hakları kısıtlayan düzenlemeleri hayata geçirmektedir. Almanya’da iltica yasalarının sertleştirilmesi, Fransa’da göç ve vatandaşlık mevzuatında yapılan kısıtlayıcı değişiklikler, Hollanda’da sığınmacılara yönelik yeni sınırlamalar ve Avrupa Birliği düzeyinde kabul edilen daha katı göç ve iltica düzenlemeleri bu eğilimin örnekleri arasında sayılabilir. Böylece ırkçı faşist partiler hükümette olsun ya da olmasın, onların yıllardır dile getirdiği taleplerin önemli bir bölümü adı geçen iktidar partilerinin gündemine taşınmış uygulanmaya başlanmıştır.

Sınırların kapatılması, sosyal hakların kısıtlanması, sınır dışıların artırılması ve gözaltı merkezlerinin yaygınlaştırılması artık birçok Emperyalist Avrupa ülkesinde sıradan devlet politikaları haline geliyor.

Göçmenler ekonomik krizlerin, işsizliğin ve toplumsal sorunların sorumlusu olarak gösterilmeye çalışılırken, sermaye düzeninin yarattığı eşitsizlikler görünmez hale getiriliyor.

Göçmen Emekçilerin Ortak Mücadelesi

Avrupa’da yaşayan göçmenler yalnızca yabancılar yasalarının hedefi değildir. Aynı zamanda işçi sınıfının en güvencesiz ve en fazla sömürülen kesimlerinden birini oluşturmaktadırlar.

Düşük ücretler, güvencesiz çalışma koşulları, ayrımcılık, oturum baskısı ve sınır dışı tehdidi göçmen emekçilerin gündelik yaşamının bir parçası haline gelmiştir. Bu nedenle göçmenlere yönelik saldırılar aynı zamanda işçi sınıfına yönelik saldırıların bir parçasıdır.

Bugün Avrupa’da ırkçılığa, ayrımcılığa, sınır dışı ve hak gasplarına karşı mücadele; işçi sınıfının birliğini güçlendirmekten, göçmen ve yerli emekçilerin ortak mücadelesini büyütmekten geçmektedir.

Sonuç olarak,

Avrupa Birliği’nin yeni göç politikaları, iltica hakkının daraltılması, sınır dışıların yaygınlaştırılması ve göçmenlerin Avrupa dışına itilmesi üzerine kuruludur. Bu politikalar yalnızca göçmenleri değil, demokratik hakların geleceğini de doğrudan ilgilendirmektedir.

Göçmenlere yönelik hak gaspları, ırkçı ve ayrımcı uygulamalar ile demokratik hakların sınırlandırılması birbirinden bağımsız süreçler değildir. Demokratik hakların gerilemesi çoğu zaman en savunmasız kesimlerden başlar.

Bu nedenle göçmen haklarını savunmak; aynı zamanda ırkçılığa, faşizme, emperyalist savaş politikalarına ve sömürü düzenine karşı mücadeleyi büyütmek anlamına gelmektedir. Avrupa’da yaşayan Türkiyeli, Kürdistanlı ve tüm göçmen emekçilerin ortak örgütlü mücadelesi, bu saldırılara karşı en güçlü yanıt olmaya devam edecektir.


ATİK-Online – 04.06.2026


About the Author



Comments are closed.

Back to Top ↑