Makaleler

Published on Kasım 3rd, 2026

0

Avrupa’da toplumun sağa kaymasıyla birlikte sağcı ve faşist gruplar güçlenmeye başladı | Cumali Yağmur


Bugün bu yazımda Almanya’daki AfD’nin yükselişini ve göçmen hareketi üzerine yeni perspektifler sunmaya çalışacağım.

Toplumun sağa kayması ve memnuniyetsiz çevrelerin yarattığı çelişkilerin etkisiyle AfD’nin sandıkta beklenenden daha fazla yükseldiği görülüyor. Toplumdaki memnuniyetsiz kesimler, siyasi ve ekonomik nedenlerle yeni bir arayış içine giriyor ve AfD’yi bir kurtarıcı olarak görüyor. Ekonomik krizlerin derinleşmesiyle yoksullaşan halk tabakaları yeni bir kurtuluş arayışına girdikleri için AfD politikacılarının yalanlarına, demagojilerine ve yerine getiremeyecekleri vaatlerine inanıyor.

Ortadoğu ve Balkanlar’daki savaşlar Avrupa’da ve Almanya’da ekonomik krizleri derinleştirirken yoksullaşan halk kitleleri çıkmaza sürükleniyor. Toplum, mevcut partilerin sorunları çözemeyeceğine inanıyor ve bu partilerden kopuyor. Almanya’da iki Almanya’nın birleşmesinden sonra doğu eyaletlerinde halkın isteklerine hâlâ cevap verilememesi, huzursuzluğu ve memnuniyetsizliği giderek artırıyor. AfD, doğu eyaletlerinde birinci parti konumuna geliyor ve hatta eyalet başbakanlıklarını dahi kazanma noktasına ulaşıyor. Diğer partiler parlamentoda azınlık konumuna düşerken CDU’nun Thüringen gibi bölgelerde parlamentoda gerilemesi ya da zorlanması bardağı taşıran son damla olmuştur.

Bu durum sandığa yansıdığı için AfD çok yüksek oylar alabiliyor. Doğu eyaletlerinde yaşayan halk, yıllarca Honecker diktatörlüğü altında yaşamış olduğundan şimdi de AfD otoriterliğini tercih edebiliyor. AfD, batı eyaletlerinde de oylarını iki katına çıkarırken Almanya genelinde yüzde 30 bandına ulaşarak kamuoyu yoklamalarında birinci parti konumuna kadar yükseliyor.

Toplumdaki tüm bu çelişkiler devam ederken AfD’nin göçmen azınlığa karşı yürüttüğü ırkçı ve göçmen karşıtı politikalar, toplumun büyük bir kesiminden destek buluyor. Göçmenlerin konumunu sürekli gündeme getirerek halk arasında korku yayıyorlar. Memnuniyetsiz halk kitleleri, tepkilerini göçmenlere karşı düşmanlık temelinde dile getirebiliyor. Göçmenlerin sürekli hedef gösterildiği bu süreçte, halk tabakaları arasındaki önyargılar da derinleşiyor.

Sözde göçmen örgütleri ise AfD’ye karşı aktif bir şekilde örgütlenmek yerine, rahatsızlıklarını Başbakan Friedrich Merz’e sadece mektup yazarak dile getirmekle yetiniyor. Göçmenlerin geniş bir kesiminde korku yaşanırken ve geleceğe dair kaygılar artarken, göçmenlerin örgütlü kesimleri yeni bir örgütlenme biçimi sunamıyor. Küçük ve dar gruplar hâlinde kalan bu örgütler, mücadeleye cevap verebilecek güce sahip olmadıkları için dar bir çevrede sıkışıp kalıyor. Göçmenler tedirgin olurken kendilerine yeni bir alternatif sunulmadığı için eski anlayışlarla sorunları çözemez hâlde bocalayıp duruyorlar.

Göçmen örgütleri, göçmenler arasında yeterince etkili olamadıkları gibi yeni döneme uygun etkili politik içerikler de üretemiyor. Göçmenlerin çoğunluğu örgütsüzdür; Alman partileri içinde örgütlü olanların sayısı ise oldukça düşüktür ve tek tük kişilerden oluşmaktadır. Göçmenlerin kendi aralarında, birbirlerine karşı geliştirdikleri azınlık psikolojisi nedeniyle önyargılı davrandıkları da bir gerçektir. Göçmenlerin bir kısmı, Almanya’daki sorunları doğrultusunda örgütlenmek yerine, geldikleri ülkelerin politikalarına daha fazla ağırlık veriyor. Yıllardır göçmenleri yanlış yönlendiren bu anlayış, Almanya’da gerçek bir örgütlenme yaratamadığı için yaşadıkları ülkenin politikasına yönelmek yerine, geldikleri ülkelerin politikalarını Almanya’ya taşıyarak adeta havanda su döver gibi hareket ediyor. Kimseye faydalı olamadıkları hâlde yıllardır bu yanlış yolda yürümeye devam ediyorlar. Böylece göçmen örgütlenmesi, yıllardır yaşadıkları toplumdan kaynaklanan sorunlara sahip çıkamamıştır. Göçmen örgütleri, kendi içlerinde bir dayanışma kültürü geliştiremedikleri gibi ayrı ayrı yürüttükleri mücadelede de yetersiz kalmaktadır.

Avrupa’da ve Almanya’da toplumun sağa kaymasıyla yükselen yabancı düşmanlığı, milliyetçilik ve ırkçılık, kriz dönemlerinde tırmanan kültürel bir fenomendir. Milliyetçilik ve ırkçılık, göçmenlerden kaynaklanan bir durum olmayıp kültürel bir olgu olduğu için ilk etapta bundan göçmenler zarar görmektedir. Zamanında Yahudiler, Romanlar, Sintiler, komünistler, sosyal demokratlar ve demokratlar da bundan büyük zarar görmüştü. Irkçılığın ve milliyetçiliğin Yahudiler veya Sinti ve Romanlarla doğrudan bir bağlantısı olmadığı gibi, bir taraf fail, diğer taraf kurban olmuştur.

Yeni dönemde yeni örgütlenmeler ve birlikte mücadele biçimleri yaratılması gerekmektedir. Yaşadığımız bu dönemde gelişen her türlü olumsuzluğa karşı zamanın şartlarına uygun, yeni içerikte politikalar üretilmelidir.

Siyasi partiler göçmenlere eşit ve demokratik haklar tanıdıkları sürece, gelişen olumsuz politikalara karşı kitleler ve göçmen azınlık tarafından desteklenecekleri bir gerçektir. Partilerin göçmen azınlığa yönelik yeni politikalar üretip onları partilere kazandırması ve yeni içerikler sunması gerekir. Partiler bünyesinde göçmen grupları oluşturulmalı, bu gruplar göçmenler içinde politik çalışmalar yürütmeli ve parti listelerinde göçmenler için kontenjanlar tanınmalıdır. Kadın-erkek kotalarında olduğu gibi göçmenler için de kotalar ayrılmalıdır. Böylece göçmenleri siyasete daha aktif bir şekilde çekecek yeni bir anlayış yaratılabilir.

Almanya’nın bir göç ülkesi olduğu ve göçmenlerin de bu toplumun ayrılmaz bir parçası olduğu gerçeğinden hareketle, göçmenlere toplumda eşit haklar verilmelidir. Böylece göçmen örgütlenmesi partilerin bir parçası hâline gelebilir ve şimdiye kadarki yanlış örgütlenme modelleri gözden geçirilerek yeni dönemde parti içinde göçmenlerin örgütlenmesinde başarı sağlanabilir.

Göçmen örgütlerinin şimdiye kadar her partiye şirin görünmek adına girdikleri diyaloglar, göçmenlerin politik ve demokratik haklar elde etmesinde fazla bir yarar sağlamamıştır. Örgüt temsilcileri, başlarını iki ellerinin arasına alıp bu yanlış politikaların göçmenler için bir kazanç sağlamadığını görmek zorundadır.

Üç beş kişiyi geçmeyen göçmen örgütü temsilcileri ile “Ausländerbeirat” (Yabancılar Meclisi) diye adlandırılan yapılardaki Alman ve göçmen kökenliler durumu değerlendirmeli; kamuoyunda sadece kendi anlayışlarıyla “günah keçisi” arayan düşüncelerden vazgeçmelidir. Yıllardır süregelen bu yanlış anlayış göçmen azınlığa fayda sağlamadığı gibi, partilere sunulan bu yanlış bilgiler de sorunların çözümüne katkıda bulunmamıştır.

“Günah keçisi” yönteminden bir an önce vazgeçilerek Ausländerbeirat veya ayrımcılıkla mücadele görevlilerine (Antidiskriminierungsbeauftragte) ayrılan bütçelerin, partilerin kuracağı göçmen gruplarına aktarılmasının daha yararlı olacağına inanıyorum. Her partinin göçmen grubu kurması, partilerde göçmen kotası getirilmesi ve çalışmaların bu doğrultuda yürütülmesi göçmenler için daha faydalı olacaktır. Burada göçmenlerin oluşturacağı parti listeleri göz ardı edilmeden, onların çalışmaları da desteklenmeli ve geniş çaplı bir tartışma yürütülmelidir.

Son birkaç yıl içinde göçmen azınlığın milliyetçi, ırkçı ve yabancı düşmanı politikalara karşı partilerdeki göçmen kökenli adayları “Bu da bizden” diyerek tabanda destekleme kültürü gelişti. Cem Özdemir ile başlayan, Hannover’de Belit Onay, Kiel’de Samet Yılmaz, Berlin’de Elif Eralp gibi isimlerin yüksek oylar alarak eyalet bakanlıklarına veya belediye başkanlıklarına seçilmeleri bunun örnekleridir. Bu akımlar, giderek sadece partileri değil, doğrudan göçmen adayları destekleyerek yeni bir politik anlayışı gündeme getiriyor. Partilerin bu konu üzerinde ciddiyetle düşünüp göçmenlere parti içinde hak ettikleri kontenjanları tanıması gerekmektedir.


Cumali Yağmur – 03.11.2026

Tags:


About the Author



Comments are closed.

Back to Top ↑