Terör: Eski(meyen) mesele | Temel Demirer
“Düşünen insanlar cellatların
yanında yer almazlar.”[1]
George Santayana, “Geçmişi hatırlamayanlar, onu tekrar etmeye mahkûmdurlar,” derken; “Tarih uyanmaya çalıştığım bir kâbustur,” diye ekliyordu James Joyce’un ‘Ulysses’inde, entelektüel Stephan Dedalus…
“Çaya, çorbaya limon” kıvamında “Demokrasi” ve “Terör” yaygaralarıyla betimlenen yerkürede; José Saramago’nun dillendirdiği, “Demokrasiden söz ederken sistematik bir şizofreni içinde yaşıyoruz…, ama gerçek şu ki, hükümetlerimizi seçebilmemize rağmen, ne daha yükseğe ne de daha uzağa ulaşabiliyoruz, çünkü yönetenler ekonomik gücün siyasi komiserleridir,” gerçeği ile “Terör ne, terörist kim?” sorunun yanıtlanmadığı herkesin bilgisi dahilindedir![2]
Maximilien Robespierre’in 5 Şubat 1794’deki ifadesiyle, “terör” tarihsel olarak “halk düşmanlarına” karşı bir iktidar aracı, öte yandan da sömürgeciliğe ve egemen zulme karşı meşru bir yanıt olarak ortaya çıkmıştı. O açıdan toplumsal içeriğine bakarak “terörün” hem gerici, hem de ilerici hedeflere hizmet eden bir araç olduğu açıktır.
İktidarın sömürüsüne hizmet eden terörün (ve teröristin) ezilenler ile hiçbir ilintisinin olmadığı “sır” değilken; “Canavarı kim yarattı?” sorusuyla ilgisi de yoktur.
Örneğin “Suriye ve Irak’ta yaratılmış canavar”ın da[3] ezilenlerin kurtuluş mücadelesiyle alâkâsı ol(a)maz.
Adına ister “vahşet”, ister “katliam”, ister “terör” deyin; sözünü ettiğimiz öykünün baş aktörünün ABD emperyalizmi olduğunu bir an dahi unutulmamalı; tabii 11 Eylül sonrasında daha çok konuşulan köktendinci terör meselesinin bugünlerde “Ilımlı İslâm” diye adlandırılarak sürdürüldüğü de.
“Selefî ruhu” güzellemesiyle pazarlanıp küresel güçlerin desteğiyle hayata geçirilen, Taliban’dan IŞİD’e uzanan öykü -şöyle ya da böyle!- hâlâ gündemimizdedir.
Eski(meyen) bir veriye, ‘2014 Terörizm Göstergeleri Raporu’na[4] göre, yıldan yıla artan bir eğilim söz konusu. 2014’te kurbanların/ öldürülenlerin sayısı bir önceki yıla (2013) göre (18.111) yüzde 80 artarak en yüksek düzeye, 32.658’e ulaşmış. 2013’te de 2012’ye göre yüzde 61 artmıştı… Yani düzenli bir tırmanış! Bugünün rakamı, 93 ülkede 13.370 saldırıyı kapsıyor.[5]
Verilerden ve 11 Eylül sonrası olanlardan yerkürenin çıkarması gereken ders şudur: “Francis Fukuyama’nın küresel liberal demokrasi hayali sona erdi.”[6] Neo-liberal söylencelerin karaya oturduğu yerkürede sürdürülemez kapitalizmin beslediği terör küreselleşti: El Kaide’nin yeni şubeleri, IŞİD ortaya çıktı. Kaos yayıldı. Yerküre yangın yeri oldu. Dünyanın şakülü kaydı; düzeltilmek bir yana, kâbusun nereye varacağı da bilinmiyor…
Şimdi “Terörün dini ve milliyeti olmazmış…” vs. türünden işe yaramaz laf salatasını bir kenara bırakıp, terörün sorumlularının egemenler ve onların sömürü sistemi olduğunu ve de ötesinin bunun sonuçları olduğunu kavramalı/ kavratmalıyız.
* * * * *
11 Eylül saldırısından sonra George W. Bush’un söyledikleriyle, Paris Katliamı’nın ardından François Hollande’ın söylediklerini karşılaştırın; hepsinin egemenlerin -çeşitli versiyonlardaki- terörist söylemleri olduğunu göreceksiniz. Bir-iki farklı cümle elbette vardır ama genel hatlarıyla aynı tahlili yaptıklarını, aynı sonucu çıkardıklarını görebilirsiniz.
Egemenler bizleri Rudyard Kipling’in “Doğu, Doğu’dur, Batı da Batı… Bu ikizler asla buluşamaz,” dizeleriyle manipüle etmeye gayret etseler de bu dünyada yalnızca tek bir uygarlık var: O da bir örneğini Paris’te gördüğümüz vahşeti üreten kapitalist uygarlık. Bu yüzden karşımızda bir “uygarlıklar çatışması” yok. Kapitalist uygarlıkla, onun içinden çıkan, çıkmaya devam eden bir “canavar öteki” var. Bu yüzdendir ki, bu “canavar”, kapitalist uygarlığın içindeki tüm insanlara, din, ırk, milliyet ayrımına bakmadan saldırabiliyor: Bu “canavar öteki”ye karşı mücadelede de insanların kendilerini din, ırk, milliyet ayrımı gözetmeden birlikte savunmaları gerekiyor…
Bu canavar ile mücadeleyi düşünmeye, “terörün dini, milliyeti yoktur” diyerek başlamak da yardımcı olmuyor![7]
Yeri geldi, altını çizerek hatırlatalım: “İslâm bu değil”, içi boş bir iddia! Tüm Müslümanlar terörist değil ama örneğin Paris’teki teröristler Müslüman. Dahası, ne tek bir İslâm, ne de her bir parçanın tam olarak ne olduğunu belirtecek bir otorite var. Diğer taraftan, devleti, toplumsal yaşamı dini kurallara (Şeriata) göre düzenlemek isteyen bir akım, siyasal İslâm var! İslâm’da Müslüman olmayanları Müslümanlığa çağıran “Davet”, (Davah) kavramı bu akımın söyleminde Davet’e icabet etmeyenleri Müslümanlığı reddetmiş saydığından, “Davet” doğrudan Cihat kavramına açılıyor. Bu intihar eylemlerinin mantığını da “Davet” ve “Cihat” ilişkisi belirliyor.[8]
| BİR KAÇ ÖRNEK[9] | |
| 3 Mart 2006 | İran göçmeni bir Amerikalı olan Reza Taheri-Azar, gri renkli kiralık cipin direksiyonunu, saatte 72 kilometre hızla giderken Kuzey Carolina Üniversitesi kampüsündeki en kalabalık meydana kırmıştı. Alandaki bariyerler engel olmasa büyük bir felakete neden olacak bu saldırı, 9 öğrencinin yaralanmasıyla sonuçlandı. Saldırgan, ifadesinde saldırıyı dünya genelindeki Müslüman ölümlerini protesto için gerçekleştirdiğini, ABD hükümetini cezalandırdığını söyledi. |
| 21 Aralık 2014 | Fransa’nın Dijon şehrinde bir terörist, aracını yarım saat boyunca şehrin 5 ayrı yerinde yayaların üzerine sürdü. 11 yaya hedef olurken ikisi ağır yaralandı. |
| 22 Aralık 2014 | Fransa’da Nantes’da bir sürücü aracını yılbaşı pazarında alışveriş yapan yayaların üzerine sürdü. 10 kişi yaralandı, bir kişi öldü. |
| 14 Temmuz 2016 | Fransa milli gününü kutlarken bir TIR Nice’de havai fişek gösterilerini izleyen kalabalığın ortasına daldı. 86 kişi öldü, 458 kişi yaralandı. |
| 28 Kasım 2016 | ABD’de Ohio Devlet Üniversitesi’nde Somali göçmeni bir saldırgan aracını öğrencilere doğru sürdü. 13 kişi yaralandı. |
| 19 Aralık 2016 | Berlin’de bir kamyon, yılbaşı pazarına daldı. 12 kişi öldü, 56 kişi yaralandı. |
| 22 Mart 2017 | Londra’da ünlü Westminster Sarayı’nın çevresindeki araçlı saldırıda kaldırımda yürümekte olan 50 kişi yaralandı. Saldırgan, daha sonra sarayda nöbet tutan bir polisi bıçakladı ve vuruldu. |
| 7 Nisan 2017 | İsveç’in başkenti Stockholm’deki Queen Caddesi’nde bir dağıtım kamyonu yayaların üzerine sürüldü. 5 kişi öldü, 14 kişi yaralandı. |
| 3 Haziran 2017 | Londra’da bir araç kaldırıma çıktı ve önüne geleni ezmeye başladı. 8 kişi öldü, 48 kişi yaralandı. |
| 19 Haziran 2017 | Londra’da, Finsbury Park’ta bir araç kalabalığın üzerine son hız sürüldü. 8 kişi yaralandı, bir kişi öldü. Aynı gün, Paris’te Champs Elysees’de bir kişi aracını jandarma birliğinin üzerine sürmeye çalıştı, ancak vurularak durduruldu. Araçtan patlayıcılar ve silahlar çıktı. |
| 9 Ağustos 2017 | Bir araç, Paris’te bir grup askerin üzerine sürüldü. Üçü ağır olmak üzere altı asker yaralandı. |
| 17 Ağustos 2017 | Barcelona’da turistik cadde La Rambla’da bir araç kalabalığın ortasına daldı. 13 kişi öldü, onlarca yaralı var. |
* * * * *
Bu hâlin binlerce etkeni var ilki elbette ekonomik.
Kapitalist küreselleşme eşitsiz gelişiyor, gelir dağılımı bozukluğu artık sadece ulusal ölçekte değil, tüm dünya çapında düşünülmesi gereken bir olgu; adaletsizlik en azından azaltılmadığı sürece “terör” denilen mesele çözüme kavuşturulamaz.
Şöyle ki: 2016’da ‘Oxfam’ın raporu dünyanın yüzde 1’lik bir azınlığını oluşturan 70 milyon kişinin, dünyanın geri kalan yüzde 99’undan (yaklaşık 7 milyar kişi) daha fazla servete sahip olduğunu ortaya koymuştu.
Ayrıca aynı rapora göre 62 süper zenginin serveti, dünya nüfusunun en yoksul yarısının gelirinden daha fazladır. Yine aynı şekilde varsıl ülkelerin yer aldığı Kuzey Yarımküre ile yoksul ülkelerin yer aldığı Güney Yarımküre arasındaki gelir uçurumu da katlanarak artmaktaydı. Dünyanın en varsıl yüzde 1’lik kesiminin serveti ise geri kalan yüzde 99’un toplamına eşitti.
Dünyanın en yoksul yüzde 50’sinin nüfusu 2010- 2015 kesitinde 400 milyon artarken, serveti yüzde 41 azalmıştı. Bunda hızlı nüfus artışının yanı sıra küreselleşmenin de rolü büyüktü. 30 yılda dünyada en varsıl yüzde 20’lik bir kesimin aldığı pay yüzde 70’ten yüzde 80’e yükselmişti.
Dünya Bankası’nın raporuna göre de yüksek gelir grubunda yer alan ülkelerin dünya nüfusu içindeki oranı yüzde 15.6 olmasına karşın, gelirden aldıkları pay yüzde 80’leri bulmaktaydı. Kuzey Yarımkürede yer alan gelişmiş ülkelerin güttükleri sömürgeci politikaların yanı sıra, bunların yerli işbirlikçileri de eşitsizliğin artmasında büyük rol oynamaktaydı.[10]
Le Monde’daki yazısında Thomas Piketty’in, Ortadoğu ülkelerinde petrolün ve servetin çok küçük bir nüfusun elinde toplanmış olmasının IŞİD terörünün nedeni olduğunu vurgulaması, elbette boşuna değildir.[11]
Ancak bu kadar değil. IŞİD terörizmin beslendiği kaynaklara örnek olarak, yoksulluğa tepkinin dışında, bir çırpıda şunları sıralayabiliriz: i) Avrupa’nın sömürgeci tarihine duyulan öfke… ii) Emperyalizmin İslâm coğrafyasındaki bitmek tükenmek bilmeyen emellerine duyulan tepki… iii) Din, mezhep, milliyet üzerinden yapılan kışkırtma politikaları… iv) Ulusal ve inançsal aşağılamaya karşı biriken öfke…
Başkaca beslenme kanalları da sıralanabilir, örnekler çoğaltılıp başka maddeler de eklenebilir!
Elbette “Terör” dünyanın önemli soru(n)larından birisi.
Bu meselede ezilenlerin tepkileri yerine, ezenlerin icraatlarını tartışmalıyız.
* * * * *
Ezenlerin icraatı deyince anımsanması gereken ilk şey, emperyalist kapitalizmdir kuşkusuz.
Buna ek (ve elbette ilintili) olarak 1980’den itibaren dünya, radikal İslâm’ın üç büyük ölçekli atılımına sahne oldu. İlki 1979 İran İslâm Devrimi, sonra El Kaide ve ardından da IŞİD.
İran, El Kaide, IŞİD… Bu üç dışavurum, içerisinde nefes alıp verdiğimiz dünya sisteminin hem ürünü, hem aynası, hem de “semptom”u, yani hastalık işaretleridir. Elbette kendilerini o hastalığa tedavi olarak sunan semptomlardır da!
Hastalığın adını söylemek yetmez; Ali Koç’un dahi, olup bitenlerin baş sorumlusunun “kapitalizm” olduğunu işaret ettiğini[12] de atlamak gerek.
Sürdürülebilir kapitalizm vurgusu boşuna değil. Çünkü kapitalist çılgınlığın icraatı şahsında dünyanın yönetilebilir olmaktan çıktığı, herkesin bilgisinde…
Çünkü… Kapitalizmin neden olup, beslediği terör durdurulamaz biçimde yayılıyor…
2007’den itibaren neredeyse 10 yıldır kapitalist emperyalist sistemin boğuştuğu III. Büyük Bunalım ile yaratıcı yıkım heyulası yeniden tarihin sahnesine dönüyor. Bu hâl -kontrollü veya kontrolsüz!- daha büyük savaş(lar)ı ateşleyebilecek bir potansiyeldir…
İklimsel krizi bir felaket eşiğidir ve kestirilemeyen beklenmedik iklim çökmelerine yol açabilir. Bu durumda gıda krizi ortaya çıkar. İç savaşlar, ülkeler arası savaşlar ve eskisi gibi “kavimlerin büyük göçleri”ne tanık olabiliriz. Böyle bir durum da, büyük savaş ve kıyımları tetikleyecektir.
* * * * *
Şimdi, bıkıp usanmadan bir kez daha tekrarlayalım: Soru(n), açlığı, işsizliği, yoksulluğu yaratan ücretli kölelik sistemi, emperyalist-kapitalizmdir.
Emperyalist-kapitalist sistem yıkılmadan insanlığa ne barış ne de huzur gelemez.
Bugün IŞİD var, yarın MİŞİD olur. Örgütlerle yani sonuç ile değil, sebep ile mücadele edilmeli.
Bir daha tekrarlayayım: İslâm adına terör yapanlara karşı “İslâm bu değil” demenin hiçbir anlamını yoktur.
Çünkü soru(n) yine -dönüp, dolaşıp!- “Gerçek İslâm nedir?”e ilişkin meselelere düğümlenir!
Sorgulayalım… Tetiği çekenler görünürde, peki ya çektirenler? Tetiği çekenlerin, kelle kesenlerin eline o silahları, bıçakları kim verdi? Kimin fabrikasında üretildi o silahlar? Öldürülmüş bedenlerden çıkan kurşunlar hangi ülkede üretildi?
‘Made in USA’? ‘Made in Germany’? ‘Made in France’? ‘Made in England’? vd’leri… Radikal İslâmcı cihadist tezgâhta ‘Made in NATO’nun parmak izleri yok mu?
Sadece sormakla yetiniyorum: İşgal edilmiş coğrafyaların yeraltı ve yerüstü kaynakları hangi ülkelere gidiyor? O ülkelerde hangi çokuluslu şirketlerin kasalarına dolar olarak istifleniyor? Ortadoğu’nun petrolleri ve enerji kaynakları kimin elinde? Ölenler kim? Yaşayanlar kim?
Gerçek İslâm ne zaman devreye girer mesela; gören var mı? Örneğin koca bir ülkede dudağınızı uçuklatacak hırsızlıkların yapıldığı dönemde devreye girer mi? Her gün sokaklarında onlarca insanın öldürüldüğü durumlarda işler mi mesela?
Mesela Fransa’da Valentine Ribet (26), Nohemi Gonzalez (23), Elif Doğan (26) vd’leri bir konser alanında aniden üzerlerine açılan ateş sonucu hayatlarını kaybettiler. Diğer yüzlercesi gibi…
Siyasi dengelerin, devletlerin, arkalarındaki büyük kuruluşların hiçbir halt edemedikleri ve tam da onlar yüzünden öldürülen masum insanlar onlar. Evinden, yurdundan, hatıralarından ayrılmak zorunda kalan, aç, susuz, evsiz bırakılmış Suriyeli mülteciler gibi. Aylan Kurdi’nin sahile vuran cesedi kadar yaralayıcı insan ölümleri, hep daha iyi bir dünya yalanıyla hareket eden devletlerin marifetleri.
İslâm… ne de çok insan öldürüldü adına. Ne çok “tebliğ” formatı giydirildi üstüne. Her katliamda ne de çok savunulmak zorunda bırakıldı aslında. Herkesin “gerçek İslâm bu değil” diyerek ölenler için önce üzülmeyi bırakıp vuranları lanetlemeyi erteleyip hep bir kılıf bulma çabası ile ne çok ayıp örtüldü.
Bu noktada sözü İbrahim Sediyani’ye bırakalım: “ ‘Başkasının üstündeki çamurla, kendi elbiseni temizleyemezsin’ diye defalarca nasihat ettik ancak Müslümanlar hâlâ aynı yöntemle elbiselerini temizlemeye çalışıyorlar.
Bir söz var ağzınızda, sakız gibi çiğniyorsunuz: ‘Batı niye Ortadoğu’daki katliamlara sessiz, niçin aynı tepkiyi göstermiyor, niye ayağa kalkmıyor? İşte Batı’nın ikiyüzlülüğü!’
Söylediklerinize itirazım yok. Batı’nın, Batılı devletlerin ikiyüzlü ve çifte standartlı olduğunu zaten Batılı yazarlar ve aktivistler de kabul ediyor, söylüyorlar. Kızılderililer boşuna Beyaz Adam’a ‘solukyüzlü’ ve ‘çatal dilli’ demediler ya!
Ancak şunu sormak istiyorum size, ey canımın içi Müslüman din kardeşlerim, sevgili ama çok nefretli İslâm dünyası: Batı ikiyüzlü de, siz çok mu dürüstsünüz?
Batı’yı, Ortadoğu’daki katliamlara karşı tepkisiz kalmakla suçluyorsunuz. Sizi duyan da, bu katliamlar karşısında infiale kapılıp dünyayı ayağa kaldırdığınızı sanır. Örneğin daha geçen yıl, Ortadoğu’nun orta yerinde ve sizin gözlerinizin önünde yaşanan Êzidî Soykırımı karşısında nasıl bir tepki gösterdiniz? IŞİD barbarları Êzidî çocukları dağ başında açlıktan öldürüp Êzidî kadınları köle yaparak onları köle pazarlarında satarken, bu insanlık utancına karşı sizin, İslâm dünyasının nasıl bir tepkisi olmuştu?
İsviçre’deki alt tarafı bir cami minaresi için dünyayı ayağa kaldıran, Fas’tan Endonezya’ya meydanlara inip kitlesel protesto gösterileri düzenleyen İslâm dünyası, gözünün önünde Êzidî çocukların dağ başında açlıktan öldürülmesi, Êzidî erkeklerin tavuk keser gibi boğazlanıp toplu mezarlara atılması, Êzidî kadınların köle pazarlarında satılması, onlarca yüzlerce değil, binlerce Êzidî kızının tecavüze uğraması karşısında kılını kıpırdatmış mıdır? Êzidî soykırımını tel’in için bir tane bile gösteri oldu mu İslâm dünyasında?
Batı ikiyüzlü, çifte standartlı. Elhak, doğrudur. Peki ama, siz çok mu dürüstsünüz?”[13]
* * * * *
O hâlde şimdi Virginia Woolf’un, “Yalnızlık beni korkutmuyor: Beni daha çok korkutan şey, kim olduğumu unutturmaya zorlayan kalabalık,” sözünü kulağımıza küpe edip, komünist olduğumuzu bir an dahi unutmadan; “İnsanın neo-liberal görüşü, kemer sıkma mantığı, insan etkinliklerinin giderek finansallaşması IŞİD, Ulusal Cephe ile Avrupa’da aşırı sağ ve ırkçılık canavarlarını yarattı. Neo-liberalizmin üstünü çizmek, ölüm fermanını düzenlemek gerekir,”[14] çözüm formülüne sarılma ve zırvaları reddetme zamanıdır Roland Gori’nin işaret ettiği gibi…
“İki dünya var… Birisi, insanın özgürlüğüne, inancın sevgiyle serpilmesine, bilime, hukuka ve demokrasiye giden… Diğeri, kan, şiddet, nefret ve öfkeyle çölleşen, insanı inançla kandırıp cinayete sürükleyen dünya…
Birisi öteki dünyada cennete gitme hayaliyle bu dünyayı cehenneme çevirenler… Diğeri bu dünyayı inancıyla, saygısıyla yaşamak isteyenler…
Artık bu iki dünya arasındaki savaşı yaşıyoruz… Bu savaş vahşidir. İntihar bombacılarının kafa kestiği bir kirli savaştır bu”[15] tarifi sahtedir!
İki dünyadan biri faşisti, radikal İslâmcısıyla kapitalizm; öteki sosyalizmdir!
Çözüm ise, “Terörist gruplar arasında, ‘ulusal çıkarlar’ bahanesiyle ayrım yapmanın, dünyayı nihayet bir felaketin eşiğine getirdiğini dünya liderleri hep beraber haykırsa ve terörizmle mücadelede yeni bir yol bulunsa, yeni bir sayfa açılsa. Bu yolu açacak bir dünya liderine ihtiyaç varsa, işte Recep Tayyip Erdoğan!”[16] palavralarından, kapitalizm içi çözüm(süzlük)lerden asla çıkmayacaktır!
Çünkü biz, Cahit Irgat’ın “Halkın azını aldatırsınız/ Her zaman/ Halkın çoğunu aldatırsınız/ Zaman zaman/ Ama halkın tümünü?/ Hiçbir zaman/ Hiçbir zaman,” dizelerindekilerdeniz ve asla siyah kukuletalı “siyah” zorbaların ‘beyaz’ elbiseli yalanlarına “Evet” diyenlerden değiliz![17]
Terörü de, teröristi de gündelik hayatımızdan çok iyi biliyoruz…
22 Ekim 2026 18:44:32, Muğla.
N O T L A R
[1] Albert Camus.
[2] Bkz: i) Terör Ne? Terörist Kim? (ABD Emperyalizmi ve Latin Amerika), Cilt:1, Ütopya Yay., Ankara 2000, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif) ; ii) Terör Ne? Terörist Kim? (Avrupa Asya ve Ortadoğu), Cilt:2, Ütopya Yay., 2000, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif) ; iii) Küreselleşme ve Terör (Terör Kavramı ve Gerçeği) I. Kitap, Ütopya Yay., 2001, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif) ; iv) Küreselleşme ve Terör (Terörizm, Saldırganlık, Savaş) II. KİTAP, Ütopya Yay., 2001, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif) v) Kavram Sözlüğü-Söylem ve Gerçek (1), Özgür Üniversite Kitaplığı, Maki Yay., 2005, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif) ; vi) Temel Demirer, “Sınıflı-Sömürücü Terörist Devletin Marifetleri”, Rojnameya Newroz, Kasım 2025… https://temeldemirer.blogspot.com/2025/11/sinifli-somurucu-terorist-devletin.html ; vii) Temel Demirer, “Devlet, Siyasal ‘Suç’, Hukuk(suzluk) ve Terör(ist)”, Rojnameya Newroz, Yıl:7, No:247, 23 Şubat 2014… ; viii) Sibel Özbudun, “Gerçekten de Nedir ‘Terör’?”, Kaldıraç Dergisi, No:178, Mayıs 2016… ; ix) Sibel Özbudun, “Bir Kez Daha, ‘Terör’ mü?”, Kaldıraç Dergisi, No:149, Kasım 2013; x) Rojnameya Newroz, Yıl:5, No:194, 24 Kasım 2011…
[3] Ceyda Karan, “Paris, Viyana, Antalya Hattı”, Cumhuriyet, 16 Kasım 2015, s.11.
[4] www.visionofhumanity.org/global-terrorism- index#/page/our-gti-findings
[5] Orhan Bursalı, “Türkiye 162 Ülke Arasında Terörde Önlerde: 27. Sırada”, Cumhuriyet, 19 Kasım 2015, s.6.
[6] Slavoj Zizek, “Paris Saldırılarının Ardından Sol, Radikal Batılı Köklerine Sarılmalı (I. Kısım)”, 19 Kasım 2015… http://viraverita.org/yazilar/slavoj-zizek-paris-saldirilarinin-ardindan-sol-radikal-batili-koklerine-sarilmali-i-kisim
[7] Ergin Yıldızoğlu, “… ‘Bir Dünya’ ve ‘Ötekisi’…”, Cumhuriyet, 17 Kasım 2015, s.13.
[8] Ergin Yıldızoğlu, “Davet – Cihat – Şiddet”, Cumhuriyet, 29 Mayıs 2017, s.9.
[9] Deniz Zeyrek, “IŞİD’in ‘Koçbaşı’ Saldırıları”, Hürriyet, 19 Ağustos 2017, s.20.
[10] Ayşe Atalay, “Küresel Terör ve Adaletsizlik”, Cumhuriyet, 27 Temmuz 2016, s.14.
[11] Emre Kongar, “Piketty, Marx, IŞİD ve Cumhuriyet”, Cumhuriyet, 3 Aralık 2015, s.2.
[12] Tayfun Atay, “İran, El Kaide, IŞİD: Radikal İslâm’ın 3 Hâli”, Cumhuriyet, 18 Kasım 2015, s.6.
[13] İbrahim Sediyani, “Batı İkiyüzlü de Siz Çok mu Dürüstsünüz”, Taraf, 18 Kasım 2015… http://www.taraf.com.tr/bati-ikiyuzlu-de-siz-cok-mu-durustsunuz-2/
[14] “Roland Gori: ‘Teröre Meydan Okuma Umudun ve Geleceği Düşünmenin Nedenlerini Sağlamaktır’…”, 5 Ağustos 2016… http://sendika10.org/2016/08/roland-gori-terore-meydan-okuma-umudun-ve-gelecegi-dusunmenin-nedenlerini-saglamaktir/)
[15] Fatih Çekirge, “Bu Artık Bir Dünya Savaşıdır”, Hürriyet, 21 Kasım 2015, s.20.
[16] Orhan Miroğlu, “Paris Katliamı Avrupada Yeni Bir Yüzleşme Dönemine Yol Açar mı?”, Star, 16 Kasım 2015… http://haber.star.com.tr/yazar/paris-katliami-avrupada-yeni-bir-yuzlesme-donemine-yol-acar-mi/yazi-1069933
[17] “Filler hep aynı suyolunu takip ederlerdi. Bunu keşfeden insanlar tuzaklarını bu suyolu üzerine kurarlardı. Kendileri de siyah kukuletalı ‘siyah’ elbiseler giyerlerdi. Tuzağa düşen filleri günlerce aç bırakır ve başına, yüzüne, kulaklarına, hortumuna ve bacaklarına çelik kancalı maşalar ve üzeri çivili sopalarla vurarak işkence edip onları ölüme terk ederlerdi. Bu sopalara ‘terbiye sopası’ derlerdi. Fillerin ölüm, açlık ve korkuya karşı dirençlerinin bittiği noktada siyah elbiseli aynı insanlar ‘beyaz’ elbiselerini giyer ve filleri tuzaklardan kurtarır, yaralarını tedavi eder, karınlarını doyururlardı. Filler, hayatlarını borçlu oldukları bu beyaz elbiseli insanlara kayıtsız şartsız itaat ederlerdi.” (Halis Çetin, Korku Siyaseti ve Siyaset Korkusu, İletişim Yay., 2012.)

























































