Ekoloji

Published on Temmuz 4th, 2026

0

ATİK: İklim krizi ve kapitalist üretim düzeni – Emperyalizm, savaş ekonomisi ve ekolojik yıkım


İklim Krizi, Emperyalist Savaşlar ve Kapitalist Üretim Düzeni

“Doğa üzerinde kazandığımız her zafer için çok fazla övünmeyelim. Çünkü doğa, her zaferimizin karşılığını bizden alır.” Friedrich Engels

2026 yazı daha başlamadan dünyanın birçok bölgesi yeni bir sıcak hava dalgasının etkisi altına girdi ve sıcaklıklar mevsim normallerinin oldukça üzerine çıktı. Meteoroloji kurumları peş peşe uyarılar yayımlarken, birçok bölgede orman yangını riski en üst seviyeye yükseldi. Barajlardaki su seviyeleri düşüyor, tarımsal üretim giderek zorlaşıyor, kentlerde ise betonlaşmanın etkisiyle sıcaklık daha da hissedilir hale geliyor.

Artık bu tablo istisnai bir durum değil. Son yıllarda yerküremizin hemen her bölgesinde rekor sıcaklıklar, seller, kuraklıklar, kasırgalar ve orman yangınları daha sık yaşanıyor. Bilim insanları uzun süredir bu gelişmelerin insan faaliyetlerinden kaynaklanan iklim değişikliğinin sonucu olduğunu ortaya koymaktadır.

Ne var ki emperyalist/kapitalist sitem ve burjuva medyası, iklim krizini çoğu zaman teknik bir sorun olarak ele almaktadır. Tartışmaların odağında daha fazla klima kullanımı, yeni soğutma teknolojileri, elektrikli otomobiller ya da binaların daha iyi yalıtılması bulunmaktadır.

Elbette bunların belirli ölçüde faydası olabilir. Ancak bunlar iklim krizini yaratan nedenleri değil, yalnızca sonuçlarını hafifletmeye yönelik uygulamalardır. Asıl soru şudur:

Yerküremiz neden bu noktaya geldi?

Bu sorunun cevabı yalnızca atmosferdeki karbon miktarında değil; üretimin nasıl örgütlendiğinde, doğayla nasıl bir ilişki kurulduğunda ve dünya ekonomisinin hangi çıkarlar doğrultusunda işlediğinde yatmaktadır.

Bilimsel araştırmalar, küresel sıcaklık artışının temel nedenleri arasında fosil yakıtların yakılması, ormansızlaşma, sanayi üretimi ve yoğun sera gazı salımlarını göstermektedir. Petrol, kömür ve doğal gaz kullanımına dayalı enerji sistemi; ulaşım, sanayi ve tarımla birlikte atmosferdeki sera gazı yoğunluğunu sürekli artırmaktadır. Ancak burada durmak yeterli değildir. Çünkü şu soruyu da sormak gerekir: Fosil yakıtlara dayalı bu üretim modeli neden hâlâ sürdürülüyor? Teknoloji eksik olduğu için mi? Hayır.

Yenilenebilir enerji kaynakları, enerji verimliliği ve çevre dostu üretim teknikleri uzun zamandır bilinmektedir. Buna rağmen dünyanın en büyük enerji şirketleri yeni petrol ve doğal gaz sahaları açmaya devam etmektedir. Demek ki mesele yalnızca teknik değil, ekonomiktir.

Kapitalizmin doğayla ilişkisi

Marx, kapitalist üretimin temel amacının insan ihtiyaçlarını karşılamak değil, sermayeyi büyütmek olduğunu ortaya koymuştur.

Kapitalizm açısından üretimin amacı kullanım değeri değil, değişim değeridir; yani kârdır. Bu nedenle doğa da sermaye açısından korunması gereken ortak yaşam alanı değil, maliyeti mümkün olduğunca düşürülmesi gereken bir üretim girdisi olarak görülmektedir.

Ormanlar kereste rezervine, nehirler enerji kaynağına, madenler kâr aracına, tarım alanları ise yatırım alanına dönüştürülmektedir. Doğa, sermaye için canlı bir ekosistem değil; satın alınacak, satılacak ve kâr üretilecek bir meta haline gelmektedir.

Marx’ın kapitalist tarım üzerine yaptığı değerlendirmeler bugün de güncelliğini korumaktadır. Kapitalist üretimin yalnızca emekçiyi değil, toprağın verimliliğini de tükettiğini; insan ile doğa arasındaki doğal ilişkinin bozulduğunu belirtmiştir. Daha sonra Marksist ekoloji tartışmalarında bu durum “metabolik yarılma” kavramıyla geliştirilmiştir. Bu yaklaşım, kapitalist üretimin insan ile doğa arasındaki karşılıklı dengeyi bozduğunu vurgular.

Engels’in Uyarısı

Friedrich Engels, 150 yılı aşkın bir süre önce doğa karşısındaki insan kibri konusunda önemli bir uyarıda bulunmuştu: “Doğa üzerinde kazandığımız her zafer için çok fazla övünmeyelim.”

Engels’e göre insanlar doğayı fetheden dışsal bir güç değildir; onun bir parçasıdır. Doğanın yasaları dikkate alınmadığında bunun bedeli er ya da geç ödenecektir. Bugün yaşadığımız iklim krizi, kuraklıklar ve ekolojik felaketler Engels’in bu uyarısını doğrular niteliktedir. Ancak burada kritik nokta şudur: Engels, doğanın intikamından söz ederken bunun mistik bir süreç olduğunu söylemiyordu. Aksine doğanın nesnel yasalarının göz ardı edilmesinin kaçınılmaz sonuçlarına işaret ediyordu. Kapitalizm ise tam da bu yasaları sürekli ihlal etmektedir.

İklim Krizi Sınıfsal Bir Sorundur

İklim krizinin etkileri herkesi aynı ölçüde etkilememektedir. Bugün Avrupa’da sıcak hava dalgalarında hayatını kaybedenlerin önemli bölümü yaşlılar, kronik hastalar ve yoksullardır. İnşaatlarda, fabrikalarda ve tarlalarda çalışan işçiler kavurucu sıcakların altında üretimi sürdürmektedir. Öte yandan sermaye sınıfı, klimalı plazalarda, lüks sitelerde ve yüksek tüketim kalıpları içinde yaşamını sürdürmektedir.

Yani iklim krizinin bedelini onu yaratanlar değil, büyük ölçüde emekçiler ve yoksullar ödemektedir. Bu nedenle iklim krizi yalnızca çevresel değil; aynı zamanda sınıfsal bir sorunudur. Ancak kapitalist sistem bu gerçeğin tartışılmasını istememektedir. Çünkü sistem sorgulanmaya başladığında yalnızca enerji politikaları değil, üretim ilişkileri de sorgulanacaktır.

İşte tam da bu noktada emperyalizm ve savaş ekonomisi devreye girmektedir. Çünkü kapitalizmin en yıkıcı yüzlerinden biri, doğayı yalnızca üretim sürecinde değil, savaşlar aracılığıyla da tahrip etmesidir.

Emperyalizm, Savaş Ekonomisi ve İklim Krizinin Görünmeyen Yüzü

İklim krizine ilişkin tartışmaların önemli bir bölümü enerji, ulaşım ve sanayi üzerinde yoğunlaşırken, çoğu zaman göz ardı edilen bir alan vardır: savaş ekonomisi. Oysa son yıllarda dünyaya bakıldığında iki gelişme dikkat çekmektedir. Bir yandan küresel sıcaklıklar sürekli artarken, diğer yandan emperyalist rekabet daha da sertleşmekte, askeri harcamalar rekor düzeylere ulaşmaktadır. Bu iki olgu birbirinden bağımsız değildir.

Lenin, Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aşaması adlı eserinde emperyalizmi yalnızca saldırgan bir dış politika olarak değil, kapitalizmin belirli bir gelişme aşaması olarak tanımlar. Sermayenin yoğunlaşması, tekellerin güçlenmesi, mali sermayenin egemenliği ve dünya pazarlarının yeniden paylaşımı, emperyalist rekabeti kaçınılmaz hale getirir. Bu rekabet yalnızca ekonomik değildir; aynı zamanda askeridir. Pazarların, enerji yollarının, madenlerin, su kaynaklarının ve stratejik bölgelerin denetimi için yürütülen mücadele, sürekli yeni silahlanmayı ve yeni savaşları beraberinde getirir.

Bugün yaşanan gelişmeler, Lenin’in çözümlemesinin güncelliğini koruduğunu göstermektedir. Büyük güçler arasındaki rekabet yalnızca diplomasi masalarında değil; savunma bütçelerinde, silah fuarlarında ve savaş alanlarında da sürmektedir. Savaş, kapitalizm için büyük bir pazardır. Kapitalist sistem açısından savaş yalnızca siyasal bir araç değildir. Savaş aynı zamanda devasa bir ekonomik sektördür.

Silah üreticileri açısından her yeni gerilim yeni siparişler anlamına gelir. Tanklar, savaş uçakları, füzeler, insansız hava araçları, mühimmat ve elektronik savaş sistemleri milyarlarca dolarlık bir pazar oluşturmaktadır. Dünya genelinde askeri harcamalar son yıllarda sürekli artmaktadır. Bunun önemli bir bölümü, eğitim, sağlık veya iklim politikalarına değil; yeni silah sistemlerine ayrılmaktadır. Bu durum kapitalizmin temel çelişkisini açık biçimde ortaya koymaktadır. İklim zirvelerinde karbon emisyonlarının azaltılması gerektiği söylenirken, aynı devletler savaş sanayisine tarihinin en büyük kaynaklarını aktarmaktadır.

Silah Sanayisinin Görünmeyen Çevresel Maliyeti

Silah üretimi son derece yoğun enerji tüketen bir sanayi dalıdır. Bir savaş uçağının üretiminde yüksek miktarda çelik, alüminyum, titanyum, kompozit malzemeler ve petrokimya ürünleri kullanılmaktadır. Tanklar, savaş gemileri ve zırhlı araçlar da benzer şekilde ağır sanayiye dayanmaktadır. Bu üretim süreçlerinin tamamı yüksek miktarda enerji tüketmekte ve önemli miktarda sera gazı salımına yol açmaktadır. Bununla da sınırlı değildir. Savaşlar başladığında çevresel yıkım katlanarak büyümektedir.

Bombardımanlar sonucu çıkan yangınlar, yıkılan kentler, kirlenen yeraltı suları, tahrip edilen tarım alanları ve milyonlarca tonluk moloz yalnızca bugünü değil, gelecek kuşakların yaşam koşullarını da etkilemektedir. Savaş sona erse bile ekolojik tahribat uzun yıllar devam etmektedir.

Gazze’den Ukrayna’ya Uzanan Yıkım

Bugün Gazze’de yaşanan yıkım yalnızca soykırım felaketi değildir. Yoğun bombardımanlar altyapıyı, su sistemlerini, tarım alanlarını ve yaşam alanlarını büyük ölçüde tahrip etmektedir.

Benzer şekilde Ukrayna’daki savaş da enerji altyapısından tarım alanlarına kadar geniş bir çevresel yıkıma neden olmuştur. Emperyalist savaşların yol açtığı karbon salımı yalnızca askeri araçların yakıt tüketiminden ibaret değildir. Yeniden inşa süreçleri de büyük miktarda çimento, çelik ve enerji tüketimini beraberinde getirmektedir. Kapitalizm önce yıkmakta, ardından yeniden inşa üzerinden yeni kâr alanları yaratmaktadır.

Askerî Emisyonlar Neden Yeterince Tartışılmıyor?

İklim politikalarında üzerinde az durulan konulardan biri de askeri faaliyetlerden kaynaklanan sera gazı emisyonlarıdır. Birçok kapitalist ülkede orduların yakıt tüketimi, lojistik faaliyetleri ve operasyonlarından kaynaklanan emisyonlar uzun yıllar uluslararası iklim raporlamasında sınırlı biçimde ele alınmıştır. Bu durum, emperyalist savaş ekonomisinin iklim üzerindeki etkisinin kamuoyunda yeterince görünür olmamasına yol açmıştır. Bu yalnızca teknik bir eksiklik değildir. Askeri faaliyetlerin şeffaf biçimde tartışılması, aynı zamanda emperyalist devletlerin güvenlik politikalarının sorgulanmasını da beraberinde getirecektir. Kapitalist devletlerin istemediği tam da budur.

Emperyalizm Doğayı da Sömürmektedir

Emperyalizm yalnızca halkları sömürmez. Ormanları da sömürür. Nehirleri de. Madenleri de. Toprağı da. Bugün Afrika’dan Latin Amerika’ya, Ortadoğu’dan Asya’ya kadar doğal kaynaklar üzerinde yürütülen rekabet bunun açık örnekleriyle doludur.

Enerji kaynakları, lityum, kobalt, nadir toprak elementleri ve su havzaları üzerinde kurulan hâkimiyet mücadelesi, yalnızca ekonomik değil; aynı zamanda ekolojik sonuçlar doğurmaktadır. Doğa, sermaye açısından korunması gereken ortak yaşam alanı değil, paylaşılması gereken stratejik bir kaynak olarak görülmektedir.

İşte bu nedenle iklim krizini savaşlardan, savaşları da emperyalizmden bağımsız değerlendirmek mümkün değildir. Kapitalist üretim düzeni, doğayı üretim sürecinde sömürmekte; emperyalist savaşlar ise bu sömürünün en yıkıcı ve en görünür biçimlerinden birini oluşturmaktadır.

“Yeşil Kapitalizm” Çözüm mü? COP Zirveleri, Karbon Piyasaları ve Sermayenin Yeni Stratejisi

İklim krizinin derinleşmesiyle birlikte kapitalist devletler ve uluslararası sermaye çevreleri de yeni söylemler geliştirmeye başladı. Bugün hemen her hükümet “yeşil dönüşüm”, “sürdürülebilir kalkınma”, “net sıfır emisyon”, “yeşil büyüme” ve “karbon nötr ekonomi” gibi kavramları kullanıyor. Birleşmiş Milletler öncülüğünde düzenlenen iklim zirveleri (COP toplantıları), iklim krizine çözüm arayışının en önemli uluslararası platformları olarak sunuluyor. Peki gerçekten öyle mi?

Aradan geçen otuz yılı aşkın süreye rağmen atmosferdeki sera gazı birikimi artmaya devam ediyor. Küresel ortalama sıcaklıklar yükseliyor, buzullar eriyor, deniz seviyeleri yükseliyor ve aşırı hava olayları daha sık yaşanıyor. Bu tablo, mevcut politikaların sorunu çözmekte yetersiz kaldığını göstermektedir.

Karbon ticareti: Doğanın Piyasalaştırılması

Kapitalist sistemin geliştirdiği en önemli araçlardan biri karbon ticaretidir. Bu sisteme göre karbon salımı belirli bir ekonomik değere dönüştürülmekte, şirketler belirlenen sınırlar içinde karbon salım hakkını satın alıp satabilmektedir. Böylece kirletme hakkı da piyasanın konusu haline gelmektedir. Sorun tam da burada başlamaktadır.

Çünkü doğayı koruma sorumluluğu, sermayenin yeni bir yatırım alanına dönüştürülmektedir. Karbon piyasaları çevreyi korumaktan çok, yeni finansal araçlar ve yeni kâr alanları yaratmaktadır. Doğa yeniden metalaştırılmaktadır. “Karbon piyasası” ya da “emisyon ticaret sistemi”, karbon salımını ekonomik bir değere dönüştüren bir mekanizmadır.

Temel mantık şudur: Devletler veya uluslararası kurumlar şirketlere belirli bir karbon salım limiti (tahsisat) verir. Şirketler bu limitin altında kalırlarsa “fazla haklarını” satabilir. Limitin üzerine çıkan şirketler ise ek “karbon hakkı” satın alır. Böylece atmosferi kirletme hakkı, piyasa içinde alınıp satılabilen bir finansal ürüne dönüşür.

“Yeşil büyüme” Mümkün mü?

Kapitalist ekonominin temel ilkesi sürekli büyümedir. Şirketler her yıl daha fazla üretmek, daha fazla tüketmek ve daha fazla kâr elde etmek zorundadır. Borsalar büyüme bekler. Yatırımcı büyüme bekler. Sermaye büyüme bekler. Ancak sonsuz büyüme ile sınırlı doğal kaynaklar arasındaki çelişki ortadan kalkmamaktadır. Teknolojik gelişmeler enerji verimliliğini artırabilir. Yenilenebilir enerji yaygınlaşabilir. Elektrikli otomobiller fosil yakıt kullanımını azaltabilir. Fakat üretim ve tüketim sürekli büyümeye devam ettiği sürece doğa üzerindeki baskı da farklı biçimlerde devam etmektedir.

Bugün lityum, kobalt ve nadir toprak elementleri için yürütülen küresel rekabet bunun açık örneğidir. Enerji dönüşümü adı altında yeni maden sahaları açılmakta, yeni ekolojik yıkımlar yaşanmaktadır. Sorun yalnızca hangi enerji kaynağının kullanıldığı değil; üretimin hangi toplumsal amaç için yapıldığıdır.

COP Zirvelerinin Sınırları

İklim krizinin derinleşmesiyle birlikte kapitalist devletler ve uluslararası kurumlar, çözüm üretmekten çok krizi yönetmeye odaklanan yeni politik araçlar geliştirmiştir. Bu araçların merkezinde Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi kapsamında yürütülen COP (Conference of the Parties – Taraflar Konferansı) süreci yer almaktadır.

COP zirveleri, 1992 Rio Dünya Zirvesi’nde kabul edilen İklim Sözleşmesi’nin ardından başlatılmıştır. İlk COP toplantısı 1995 yılında Berlin’de yapılmıştır. Bu süreçte özellikle üç kritik dönüm noktası öne çıkar:

1997 Kyoto Protokolü (COP3): Gelişmiş ülkelere bağlayıcı emisyon azaltım hedefleri getirilmiştir.

2015 Paris Anlaşması (COP21): Küresel sıcaklık artışını 2°C’nin altında tutma ve mümkünse 1.5°C ile sınırlandırma hedefi kabul edilmiştir. Ancak bağlayıcı yaptırımlar zayıftır.

Son COP toplantıları (2020’ler): “Net sıfır”, “yeşil dönüşüm” ve “karbon nötrlüğü” gibi hedefler öne çıkmış, ancak somut emisyon düşüşleri sınırlı kalmıştır.

İklim zirveleri, sözde tüm gerici devletlerin sera gazı emisyonlarını azaltmaya yönelik ortak hedefler belirlediği platformlardır. Ancak bugüne kadar alınan kararların önemli bir bölümü, çıkar esasına dayanmış ya da uygulamada yetersiz kalmıştır. Çünkü aynı masada oturan devletler, bir yandan emisyonları azaltma taahhüdünde bulunurken diğer yandan yeni petrol sahaları açmakta, kömür yatırımlarını sürdürmekte ve askeri harcamalarını artırmaktadır. Bu çelişki tesadüf değildir.

Kapitalist devlet, öncelikle kendi sermayesinin rekabet gücünü korumaya çalışmaktadır. Bu nedenle çevre politikaları da çoğu zaman sermayenin sınırlarını aşamamaktadır.

COP31 Antalya: Uygulama mı, Yoksa Yeni Vaatler mi?

Bu yıl Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Taraflar Konferansı’nın 31’incisi (COP31), 9-20 Kasım 2026 tarihleri arasında Antalya’da gerçekleştirilecek. Zirvenin temel sloganı, önceki COP toplantılarında alınan kararların artık uygulamaya geçirilmesi olarak açıklanmaktadır. Gündemin merkezinde iklim finansmanı, ülkelerin ulusal emisyon azaltım planlarının hayata geçirilmesi, fosil yakıtlardan kademeli çıkışın hızlandırılması ve “gelişmekte” olan ülkelere sağlanacak destek yer almaktadır.

Ancak önceki otuz COP zirvesinin deneyimi, yalnızca yeni hedefler açıklamanın iklim krizini durdurmaya yetmediğini göstermektedir. Kyoto Protokolü’nden Paris Anlaşması’na kadar birçok önemli belge kabul edilmiş olmasına rağmen, küresel sera gazı emisyonları yeterli ölçüde azaltılamamış; fosil yakıtlara bağımlılık büyük ölçüde devam etmiş ve küresel sıcaklık artışı sürmüştür. Bu nedenle Antalya’da yapılacak COP31’in de temel tartışması yalnızca “hangi hedeflerin açıklanacağı” değil, bu hedeflerin kapitalist dünya ekonomisinin mevcut üretim ve birikim modeli içinde gerçekten uygulanıp uygulanamayacağı olacaktır.

Bir başka dikkat çekici nokta ise şudur: Aynı devletler bir yandan Antalya’da iklim krizine karşı ortak mücadeleden söz ederken, diğer yandan askeri bütçelerini artırmaya, yeni fosil yakıt yatırımlarını sürdürmeye ve küresel silahlanma yarışını hızlandırmaya devam etmektedir. Bu durum, iklim politikaları ile sermaye birikim modeli arasındaki temel çelişkinin hâlâ aşılamadığını göstermektedir.

Dolayısıyla mesele yalnızca daha iddialı iklim hedefleri açıklamak değil; bu hedeflerin önündeki ekonomik ve siyasal engelleri tartışmaktır. Kapitalist üretim ilişkileri ve emperyalist rekabet sorgulanmadan, iklim krizinin gerçek nedenlerine ulaşmak mümkün olmayacaktır.

“Tüketici” Suçlu İlan Ediliyor

Kapitalist sistem iklim krizinin sorumluluğunu çoğu zaman bireylere yüklemektedir. Daha kısa duş almak. Plastik pipet kullanmamak. Bez çanta taşımak. Elektrikleri kapatmak…

Bunların tamamı çevre açısından olumlu alışkanlıklar olabilir. Ancak iklim krizinin temel nedenini açıklamaz. Bir işçinin evinde ampul değiştirmesiyle, çok uluslu enerji şirketlerinin ya da savaş sanayisinin yarattığı emisyon aynı ölçekte değildir. Bireysel sorumluluk önemlidir; ancak kapitalistlerin sorumluluğunun üzerini örtecek biçimde sunulduğunda yanıltıcı hale gelir.

Marx’ın Ekolojik Bakışı

Marx, kapitalist üretimin yalnızca işçiyi değil, doğayı da tükettiğini belirtirken üretim ile doğa arasındaki ilişkinin bozulmasına dikkat çekmiştir. İnsan doğadan kopuk değildir. İnsan emeği doğayla birlikte üretir. Doğa tahrip edildiğinde emek de tahrip edilir. Bu nedenle doğanın korunması yalnızca “çevrecilerin” değil, işçi sınıfının da temel mücadele alanlarından biridir.

Ekolojik mücadele ile sınıf mücadelesi birbirinden ayrı düşünülemez. Çünkü ikisini de yaratan temel ilişki aynıdır: Sermayenin sınırsız birikim mantığı.

Kapitalist sistem iklim krizini tamamen çözememektedir. Çünkü kriz, sistemin işleyiş biçiminden kaynaklanmaktadır. Bir yandan üretimi sürekli büyütmek isteyen, diğer yandan doğayı koruyacağını söyleyen bir ekonomik model kendi içinde çelişkilidir.

Gerçek çözüm; üretimin toplumun ihtiyaçlarına göre planlandığı, enerji politikalarının kamusal yararı esas aldığı, doğal kaynakların kâr amacıyla değil gelecek kuşakların ortak yaşam hakkı gözetilerek kullanıldığı bir toplumsal düzende aranmalıdır. Doğanın korunması, sermayenin vicdanına bırakılamaz. Çünkü sermayenin temel yasası kârın azami düzeye çıkarılmasıdır.

İklim adaleti de ancak sınıf mücadelesinin ayrılmaz bir parçası olarak ele alındığında gerçek anlamını kazanacaktır.

İklim Krizi, Sınıf Mücadelesi ve Gerçek Çözümün Olanakları

İklim krizi artık gelecekte yaşanması beklenen bir tehlike değil; bugün içinde yaşadığımız, etkilerini doğrudan hissettiğimiz bir gerçekliktir. Aşırı sıcaklar, kuraklık, orman yangınları, su kıtlığı ve ekolojik yıkım; kapitalist üretim biçiminin doğayla kurduğu ilişkinin doğrudan sonucudur. Bu yazı boyunca ortaya konulduğu gibi, iklim krizini yalnızca bireysel tüketim alışkanlıklarıyla, teknolojik yeniliklerle ya da piyasa mekanizmalarıyla açıklamak ve çözmek mümkün değildir. Çünkü sorun, üretimin teknik biçiminde değil; üretim ilişkilerinin kendisindedir.

Kapitalist sistem, doğayı ortak bir yaşam alanı olarak değil, sınırsızca sömürülecek bir kaynak olarak görmektedir. Bu yaklaşım, yalnızca çevresel yıkımı değil, aynı zamanda toplumsal eşitsizlikleri ve emperyalist çatışmaları da derinleştirmektedir.

Parçalı Çözümler Neden Yetersiz?

Bugün sunulan “yeşil dönüşüm” programları, karbon piyasaları ve bireysel sorumluluk çağrıları, sistemin sınırları içinde kalmaya mahkûmdur. Çünkü bu yaklaşımlar, üretim ilişkilerini değiştirmeyi değil, mevcut düzeni sürdürülebilir hale getirmeyi amaçlamaktadır. Oysa sorun tam da bu düzenin kendisidir.

Sonsuz büyüme zorunluluğu ile sınırlı bir gezegen arasındaki çelişki, kapitalizmin çözebileceği bir çelişki değildir. Bu nedenle iklim krizine karşı gerçek bir mücadele, aynı zamanda bu üretim biçimine karşı bir mücadele olmak zorundadır.

Emperyalizm ve Savaşlar Gerçeği

İklim krizini derinleştiren bir diğer temel unsur, emperyalist rekabet ve savaş ekonomisidir. Dünya genelinde artan askeri harcamalar, silahlanma yarışı ve savaşlar; hem doğrudan yıkım hem de dolaylı karbon salımı yoluyla ekolojik krizi büyütmektedir. Savaşlar yalnızca insan yaşamını değil, doğayı ve ekosistemleri de tahrip etmektedir.

Bu nedenle emperyalist savaş ve işgallere karşı mücadele ile ekolojik mücadele birbirinden ayrı düşünülemez. Savaşsız bir dünya talebi, aynı zamanda yaşanabilir bir doğa talebidir.

Marx, Engels ve Tarihsel Perspektif

Marx ve Engels’in kapitalist üretim eleştirisi, yalnızca ekonomik sömürüye değil, insan ile doğa arasındaki ilişkinin bozulmasına da işaret eder. Doğa, kapitalist üretim altında sürekli tüketilen bir kaynak haline gelirken, emek süreci de bu tahribattan doğrudan etkilenmektedir. Bu nedenle ekolojik kriz, aynı zamanda tarihsel ve toplumsal bir krizdir.

Lenin’in emperyalizm çözümlemesi ise bu tabloyu tamamlar. Kapitalizmin tekelci aşaması, dünya ölçeğinde rekabeti ve savaşları kaçınılmaz hale getirir. Bu süreç hem insan yaşamını hem de doğayı aynı anda tehdit eden bir yıkım dinamiği üretir.

Gerçek Çözümün Yönü

İklim krizinin çözümü, teknik düzenlemelerin ötesinde toplumsal bir dönüşümü gerektirmektedir. Doğanın korunması, piyasa mekanizmalarına ya da sermayenin inisiyatifine bırakılamaz. Enerji üretiminden ulaşıma, sanayiden tarıma kadar tüm alanlarda toplumsal ihtiyaçları esas alan planlı bir yaklaşım gereklidir.

Bu yaklaşım; üretimin kâr için değil, yaşam için örgütlendiği; doğal kaynakların özel çıkarlar için değil, ortak gelecek için kullanıldığı bir toplumsal düzeni zorunlu kılar.

İklim krizi, yalnızca çevresel bir sorun değil; aynı zamanda sınıfsal, politik ve tarihsel bir sorundur. Bu nedenle çözümü de yalnızca teknik değil, politik olmak zorundadır. Doğayı korumak, aynı zamanda insanlığın geleceğini savunmaktır ve bu mücadele, ancak emekçilerin, ezilenlerin ve halkların ortak mücadelesiyle mümkün olacaktır.

Çünkü yaşamı üretmek, onu savunmanın da ilk koşuludur.

V: Sonuç ATİK Ne Savunuyor? İklim Adaleti İçin Nasıl Bir Mücadele?

Bugün yaşanan ekolojik kriz, yalnızca çevrecilerin ya da bilim insanlarının tartışacağı teknik bir mesele değildir. İklim krizi; işçilerin, emekçilerin, göçmenlerin, kadınların, gençlerin ve yoksul halkların yaşamını doğrudan etkileyen sınıfsal ve siyasal bir sorundur.

Bu nedenle iklim mücadelesi, yalnızca karbon emisyonlarını azaltmaya yönelik teknik önlemlerle sınırlanamaz. Gerçek bir çözüm, doğayı sömüren üretim ilişkilerinin ve bu ilişkileri koruyan emperyalist sistemin sorgulanmasını gerektirir.

Avrupa Türkiyeli İşçiler Konfederasyonu (ATİK), iklim krizinin sermayenin sınırsız kâr arayışından ve emperyalist rekabetten bağımsız ele alınamayacağını savunmaktadır. Ekolojik yıkımın, savaşların, zorunlu göçlerin ve yoksulluğun aynı sistemin farklı sonuçları olduğu gerçeğinden hareketle şu mücadele başlıklarını öne çıkarmaktadır:

1) Emperyalist savaşlara ve silahlanmaya karşı mücadele

Savaşlar yalnızca halkları katletmiyor; ormanları, tarım alanlarını, su kaynaklarını ve tüm ekosistemleri de yok ediyor. Emperyalist devletlerin silahlanmaya ayırdığı trilyonlarca dolar, insanlığın ortak geleceğinden çalınmaktadır. Silahlanmaya ayrılan kaynaklar; sağlık, eğitim, bilim, afetlere hazırlık ve ekolojik dönüşüm için kullanılmalıdır.

2) İklim mücadelesi sınıf mücadelesinden ayrı düşünülemez

Aşırı sıcaklardan, sellerden ve çevre felaketlerinden en çok etkilenenler işçiler, yoksullar ve göçmenlerdir. Buna karşın krizin yükünü yaratan büyük tekeller ve enerji şirketleri kârlarını artırmaya devam etmektedir. Bu nedenle iklim adaleti, aynı zamanda gelir adaleti, sosyal haklar ve eşitlik mücadelesidir.

3) Enerji ve doğal kaynaklar toplumun ortak değeri olmalıdır

Enerji, su, madenler ve ormanlar uluslararası tekellerin kâr alanı olmaktan çıkarılmalıdır. Enerji politikaları, piyasanın değil toplumun ihtiyaçlarına göre planlanmalıdır. Yenilenebilir enerjiye geçiş, yeni sömürü biçimleri yaratmadan ve emekçilerin hakları korunarak gerçekleştirilmelidir.

4) “Yeşil dönüşüm” sermayenin yeni kâr alanına dönüştürülmemelidir

Karbon piyasaları, “yeşil finans” uygulamaları ve yalnızca piyasa mekanizmalarına dayanan politikalar iklim krizini çözmemektedir. Doğa alınıp satılacak bir meta değildir. İklim politikaları, çok uluslu şirketlerin yatırım planlarına göre değil; toplumun ve gelecek kuşakların ihtiyaçlarına göre şekillendirilmelidir.

5) Halkların ortak mücadelesi büyütülmelidir

İklim krizinin etkileri sınır tanımamaktadır. Dolayısıyla mücadele de uluslararası olmak zorundadır. İşçi örgütleri, demokratik kitle örgütleri, sendikalar, gençlik hareketleri, kadın örgütleri, göçmen örgütleri, köylü hareketleri ve çevre mücadeleleri ortak bir hatta buluşmadan ekolojik yıkıma karşı kalıcı başarı elde etmek mümkün değildir. Emperyalist savaşlara, ırkçılığa, faşizme ve doğanın talanına karşı mücadele; birbirinden kopuk değil, aynı mücadelenin parçalarıdır.

Sonuç

İnsanlık bugün tarihsel bir yol ayrımındadır. Bir yanda doğayı sınırsız bir sömürü alanı olarak gören, savaşları ve rekabeti büyüten kapitalist sistem; diğer yanda yaşamı, dayanışmayı ve insanın doğayla uyum içinde var olmasını esas alan bir gelecek perspektifi bulunmaktadır. İklim krizini durdurmak, yalnızca daha az karbon salmak değil; yaşamı tehdit eden sömürü ilişkilerine karşı örgütlü mücadeleyi büyütmektir.

ATİK, göçmen emekçilerin ve ezilen halkların ortak mücadelesinin; savaşsız, sömürüsüz, demokratik ve ekolojik bir geleceğin kurulmasının önemli olduğuna inanmaktadır.

Çünkü doğayı savunmak, yaşamı savunmaktır. Yaşamı savunmak ise örgütlü mücadeleyi büyütmekten geçmektedir.


About the Author



Comments are closed.

Back to Top ↑