Makaleler

Published on Ağustos 29th, 2026

0

İnkarcı sömürgeciliğin kabul ettiği tek bir ulusal demokratik hak var mı? | Atılım Gazetesi


Kürt halkının kolektif haklarının bir tekinin bile kabul edilmediği; ulusal demokratik taleplerin “bölücülük” ve suç sayılmasını ortadan kaldırmayan; ulusal demokratik mücadele yürütenlerin “terör suçlusu” sıfatıyla “yasadan yararlanmak istiyorum” diye tek tek başvuruya mecbur edildiği; yüzlerce PKK’li tutsağın zindanda rehin olarak tutulacağı, yine yüzlerce PKK, PJAK ve HPG yöneticisinin, komutanının en hafif ifadeyle tecrit edilecekleri bir anlaşmanın tarihi ve siyasi sorumluluğunu almak bir devrimci partinin neden görevi olsun?

“Milli dayanışma ve toplumsal bütünleşmenin güçlendirilmesi” adı verilen yasanın ardından ırkçı, faşist politik İslamcı bloğun sözcüleri Kürt ulusu ve haklarının geleceğine dair görüş ve çizgilerini gayet açık ve anlaşılır biçimde açıklamaya, propagandaya devam ediyorlar.

Devrimci ve reformist kesimleriyle anti-sosyalşovenist emekçi sol da anlaşmanın içeriğini, olası sonuçlarını, nasıl bir yoldan yürünmesi gerektiğini tartışmayı sürdürüyor.

Ulusal ve cinsel alanda ezen-ezilen çelişkisiyle bağlı konulardaki duruşları kronik ve niteliksel bir zayıflık taşıyan, ulusal sorunda sosyalşovenist tutum içindeki bir kesim ve bundan farklı bir kategori olarak kendilerini hala komünist olarak sunma yüzsüzlüğünü gösteren, şovenizmi çizgileştirmiş Güler-Okuyan grubu ve kimi bölüntüleri de tartışmayı başka cephelerden yürütüyorlar.

Bütün bu karmaşa içinde görüş açısı netliğini yitirmemek, gelişmenin olası yönünü, bağlı görevleri, karşı karşıya olunan tehlikeleri doğru kavramak öncelikli görevdir. Ulusal demokratik hareketin lafzı, içeriği ve amaçlarıyla “terörsüz Türkiye/terörsüz bölge” programının damgasını vurduğu bir yasayı sorunun çözümü için kapının aralanması olarak görmesi, devrimcilerin ve antifaşistlerin yasayla bu temelde ilişkilenmesi gerektiğini ileri sürmesi ve beklemesi de bu önceliğe işaret ediyor.

Şuna dikkat çekerek başlayalım: Dünyanın herhangi bir yerinde kapitalist, sömürgeci, faşist yapılara yönelmiş silahlı mücadeleye ve illegal varoluşa son vermeyi, temel taleplerinden vazgeçmiş biçimde düzen içinde, yasal ve barışçı siyasi mücadeleyi esas almayı kabul etmiş partiler, gruplar, gerilla örgütleri ilgili devletler tarafından muhatap alınmışlar, övülmüşler, silahsızlanma tamamlanana değin deyim uygunsa “el üstünde” tutulmuşlar, dağlardan, kırlardan gelişleri güvencelenmiş, hapishanelerdeki tutsakları serbest bırakılmıştır. Bu konuda 1989-1993 döneminin bir salgın şeklinde gelişen örnekleri ile 2000’li yıllardaki tek tek örneklere dair veriler herkesin inceleyebileceği durumdadır.

O nedenle, şu kabul edilemez kanuna, Bahçeli’nin tasfiyeci amaçlarla, inkarcı sömürgeci görüş ve hedeflerle sımsıkı bağlı bazı demagojik sözlerine, övgülerine önem atfetmek, onlarda bir cevher bulmak başta Kürt halkımız olmak üzere, ezilenleri yanılgılara sürüklemekten başka bir sonuç doğurmaz. Bu, “Kürt halkının politik bilinci belirli bir düzeydedir, bu sözlerin neden söylendiğini anlar” deyip geçiştirilecek bir mesele değildir.

Devletin kapitalist, sömürgeci, erkek egemen, faşist niteliği gözler önünde. Bırakalım yıkmaya yönelmesini, halklarımız, kadınlar ve işçi sınıfı adına kazanımların bu duvarlardan birini belirgin biçimde esnemeye zorladığı durumlarda bile sermaye ve faşizmin ordusunun, polisinin, kontrgerillasının, sivil faşist aparatlarının harekete geçeceği, Anayasa-TCK, mahkeme-hapishane çarkının bunu tamamlayacağı kanıt gerektirmeyecek kadar örnek biriktirmiş bulunuyor. Patronlarla ve devletle pazarlıklarda, mücadele halindeki ezilenlerin sarf ettiği “devletin de çıkarınadır”, “firmanın da çıkarınadır” gibi sözlerin, sınıf mücadelesinde egemenler bakımından bir kıymeti yoktur. Örneğin, sermaye devletinin bayrağıyla yürümek, basın açıklaması veya direniş yapmak işçinin, gecekondu direnişçisinin, emekçi köylünün saldırıya uğramasını önleyemez. Veya 1 Mayıs alanı hakkı ya da İstanbul Sözleşmesi jet hızıyla ortadan kaldırılıverir. “Dersim katliamı” deyip durumu kınar görünen Erdoğanlar özyönetim direnişçilerine karşı Dersim katliamından geri kalmayan yöntemler, saldırılar uygularlar.

Tek bir ulusal demokratik hak kazanılmadan, daha da önemlisi, faşist, sömürgeci düşman bu haklara düşmanlığını en katı biçimde sürdürüyorken, bu gerçeklerin tekrar tekrar hatırlatılması, Kürt halkının uyanık ve tetikte olmasının istenmesi önceliklidir. Silahsızlanma “tespit ve teyit” edildikten sonra “her şey çok güzel olacak” yaklaşımının derin bir hayal kırıklığı tohumu ekmek dışında bir yararı yoktur, olmayacaktır.

Asıl üzerinde durulması gereken sorun ise, Erdoğanların, Bahçelilerin nasıl olup da silahsızlanma, yasadışı partiyi lağvetme, yasal örgütlenme, yasal, barışçı ve parlamenter mücadele güvencesi veren; bunu ideolojik, teorik, siyasi tezlerle mühürleyen Kürt ulusal demokratik hareketi karşısında bu ölçüde dayatmacı olabildikleri, başka ne istedikleri, neye karşı tetikte olduklarıdır. Önümüzdeki yakın dönemde ve yıllarda ezilenlerin değişik talepleri karşısında geliştirilecek tutumu, “demokratikleşme” vaatlerinin ve aynı konuda ulusal demokratik hareket tarafından yaratılan beklentilerin gerçeğe uygun olup olmadığını görebilmek için bu sorunun cevabı önemlidir.

TÜSİAD burjuvazisi bakımından bu ölçüde sürtünmeler, sorunlar yaratacağını öngörmeksizin, Türk tekelci burjuvazisinin en başta gelen temsilcisi Rahmi Koç, Aralık 2004’te kendisiyle “dünya turu molası” vesilesiyle röportaj yapan (o vakitler Aydın Doğan’ın mülkiyetinde olan) Hürriyet gazetesi muhabirine, “başkanlık tartışmaları” kapsamında şöyle demişti:

“En iyisi akıllı bir diktatör. Ama, bu devirde mümkün değil. İkinci en iyi ise başkanlık sistemi. Bu sistemde, hukukunuzun çok iyi çalışması lazım. Bence Türkiye’nin en büyük sorunu hukuk sistemini muntazam çalıştıramamasıdır.”

Bu tercihi, iktisadi-mali ihtiyaçların, bir başka ifadeyle işbirlikçi Türk tekelci burjuvazisinin emperyalist küreselleşme koşullarında varoluş ihtiyaçlarının koşulladığını yansıtıyordu Koç. İşgücünün yağması, bütçe harcamalarının ve yasaların daha pervasız biçimde tekelci sermayenin ihtiyaçlarına göre düzenlenmesi, dış politikanın buna uyarlanması, ezilenler ve sömürülenlerce tüm bunlara yönelecek mücadelelerin kararlı biçimde bastırılması programını ifade ediyordu.

“Dünyada yeni bir global sistem oluştu” diyordu Koç, “200 büyük şirket dünya ekonomisinin yüzde 70’ini kontrol ediyor.” Ardından, “Global ve bilinen markalar dünyayı sardı, mahalli markalara dünyada yer yok” deyip bunu, “Coca-Cola’nın fabrikası, şişesi ve içinde meşrubatı olmadan sadece ‘Coca-Cola’ markasının piyasa değeri 80 milyar dolardır” diye örnekliyordu. Koç’a göre: “Dünyada o kadar keskin rekabet vardır ki, herhangi bir konuda ya birinci, ya ikinciyseniz şansınız vardır; üçüncüyseniz ortadasınızdır; dördüncü ve beşinciyseniz hiç şansınız yoktur. Yani erozyona ve yok olmaya mahkumsunuzdur.” Koç, “Allah herkese bir el vermiştir, kağıt oyununda olduğu gibi, her ülke o eli iyi oynamak mecburiyetindedir. Biz elimizi şimdiye kadar pek iyi oynayamadık, büyük fırsatlar kaçırdık. Bundan sonra elimizi iyi oynayabilirsek dünyada bir yerimiz olur. Yoksa gelişmekte olan bir ülke olarak kalırız” demişti.

“Akıllı bir diktatör” ve “ikinci en iyi” olarak “başkanlık sistemi” bu amaç ve hedeflerin siyasi, iktisadi, mali şefi olmalıydı. Tekelci burjuvazi o dönem “değişim” programını savunuyor, AB’ye giriş ve Kıbrıs’ta çözüm istiyordu.

Rahmi Koç’un gönlündeki “en iyi” ve “ikinci en iyi” tercihleri ve “muntazam çalışan hukuk sistemi” 2015 yazından itibaren örgütlendi ve faşist şeflik rejimi biçiminde ete kemiğe büründürüldü. Tekelci burjuvazi ve genel olarak sermaye, faşist şeflik rejimi koşullarında artıdeğer sömürüsünü yağma düzeyine vardırdıkları ve işçilerin, emekçilerin değişik yollarla soyulmasından yüksek paylar aldıkları bir sömürü-soygun cennetine kavuştular. Gerçi, “diktatör”ün tercihleri ve “başkanlık sistemi”nin “muntazam çalışan hukuk sistemi” öncelikle politik İslamcı burjuvaziyi ihya etti, fakat o kadarına katlanmaya değerdi!

Bugün, Erdoğan ve Bahçeli, faşist şeflik rejiminin devamı dışında bir seçenek tanımıyorlar. Devletin eski politikası “cihanda barış” yanlışını düzeltmek için “iç cephe”yi sağlamlaştırmaya çalışıyorlar. NATO’ya sımsıkı sarılırken, “AB’ye girmekte aceleleri olmadığını” açıklıyor; Rusya’yla dostluk siyaseti adına “tarafsızlık” görünümünü önde tutmak yerine, ABD’den Ukrayna’ya, ABD üretimli 70 adet taktik balistik füze, 12 adet çok namlulu roketatar sistemi, misket bombası, harp başlığı taşıyan 2 bin 500’den fazla roket ve 47 bin adet 203 mm misket bombalı topçu mühimmatı satma izni istiyorlar. Pakistan ve Suudi Arabistan’la birlikte, metnine NATO Anlaşmasının 5. maddesini kopyalayan bir madde konulan Mekke İttifakını kuruyorlar. Bu yıl en çok vergi verenler arasında adlarını Rahmi Koç’un yanına yazdıran, 2004’te bu açıdan esameleri bile okunmayan Bayraktar kardeşler gibi faşist şeflik rejimini destekleyen ve onun kanatları altında büyümeye devam eden politik İslamcı burjuvazinin çıkarları başta olmak üzere, Türk tekelci burjuvazisinin çıkarları için bölgede nüfuz alanları peşinde koşuyorlar. İşçilerin sendikasız, güvencesiz, sosyal hakları en alt düzeye çekilmiş biçimde, asgari ücretle veya ona çok yakın bir ücretle ve 8 saati aşan sürelerle çalıştırılması; emekçilerin, yoksulların soyulacağı ekonomik politikalar uygulanması; demokratik hak ve özgürlükler ya da ekonomik talepler için yürütülecek mücadelelerin ezilmesi; parlamenter sisteme dönüş programlı burjuva muhalefetin faşist devlet terörü dahil her türlü yol ve araçla etkisizleştirilmesi çizgisi izliyorlar. “Demokratikleşme”nin, “demokrasinin” sınırlarını bunlarla çiziyorlar.

Bu görüşü, politik özgürlük sorununun temel konularından biri olan Kürt ulusal sorunu karşısındaki tutumlarıyla da ölçebiliriz. Politik özgürlüğün, dolayısıyla Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkının yeminli düşmanı olan Erdoğan-Bahçeli ittifakının; siyasi rejimin demokratikleştirilmesinin en açık ifadesi olarak Kürt ulusal demokratik talepleri karşısındaki tutumları da ikinci bir ölçüdür.

Şu sözler Bahçeli’ye ait:

“Devletimizin bükülmez bileği ile toplumsal bütünleşmeyi, Terörsüz Türkiye hedefi ile Terörsüz Bölge ülküsünü aynı stratejik istikamette buluşturan bütüncül bir irade, nihayet hayat bulmuştur. Gazi Meclisimizin iradesiyle hukuki bir zemine kavuşan Terörsüz Türkiye hedefinde bundan sonraki safhanın kutup yıldızı; Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne ağır bedeller ödeten terör belasını gelecek nesillerimizin omuzlarına bir yük olarak bırakmadan devlet ve toplum hayatımızdan bütünüyle çıkarmak, terörün silahla ulaşamadığı çeşitli hedeflerin farklı kisveler altında ve vasıtalar aracılığıyla yeniden üretilmesine hiçbir surette imkân tanımamak olacaktır.”

“PKK terörünün sona ermesi, demokrasinin güçlenmesi için bir fırsat olacaktır. Terörsüz Türkiye hedefi doğrultusunda PKK’nın fesih ve silah bırakma kararına yönelik açıklamalarda ayrı bir devlet, federasyon, özerklik ya da kültüralist taleplerin yer almaması Türkiye’de yeni bir başlangıç için önemli bir adım olmuştur.

Bu husus Türkiye’de etnikçi, mezhepçi ve Türk milli kimliğini aşındıran sair kimlikçi siyasetin de tasfiye edilmesini sağlayan bir gelişmedir. Esasen millet olma gerçeğimiz ve demokrasi kültürümüz dikkate alındığında kimlikçi siyaset, birleştirici değil ayrıştırıcı; kapsayıcı değil ötekileştirici, temel hak ve hürriyetleri, bireysel özgürlükleri değil kolektif/arkaik hak arayışını temsil eden bir politik zemine dayanmaktadır.””O sebeple sürecin tam olarak başarıya ulaşması, terör örgütünün silah bırakmasının da ötesinde, herhangi bir şekilde terörü olumlayan, sırtını teröre ya da vandalizme dayandıran siyaset anlayışının ve bölücü zihniyetin de tarihe karışması ile mümkün olabilecektir. Bu kapsamda, ‘Terörsüz Türkiye’ ile yalnızca dağdaki terörist unsurların değil, radikalleşmiş ve marjinalleşmiş yapıların da tasfiyesi, bütünüyle şiddetin bitirilmesi hedeflenmiştir.”

“Türk barışı, başta Suriye olmak üzere Irak, Lübnan gibi bölge ülkelerinde merkezi otoritelerin güçlendirilmesini, milli birliklerinin ve toprak bütünlüklerinin muhafaza edilmesini, demokratik hukuk devleti sisteminin tesis edilmesini hedeflemektedir. Bunun için de öncelikli olarak illegal silahlı yapıların ve terör örgütlerinin mutlaka ortadan kaldırılması gerekmektedir.”

Bahçeli’nin Ocak’ta Halep’te başlayan ve Rojava devrimini tasfiyeyi hedefleyen faşist politik sömürgeci saldırının ardından ilan ettiği Suriye programı da hatırlayalım:

“Federasyon, özerklik ve bölünme tartışmalarının gündemden çıkarılması, merkezi devlet otoritesinin ülke genelinde tesis edilmesi, üniter devlet yapısının korunması./ Yeni ve kapsayıcı bir Suriye anayasasının yapılması, tüm etnik ve dini kesimleri kapsayan, eşitlikçi, demokratik bir anayasal düzenin kurulması./Kürtlerle SDG’nin net biçimde ayrıştırılması, SDG’nin ‘Kürtlerin temsilcisi’ olduğu algısının toplumsal düzeyde kırılması./Kürtçenin seçmeli ders olarak eğitim sistemine girmesi, Türkmenler ve tüm asli unsurların kültürel haklarının gündeme alınması./’Suriye vatandaşlığı’ kavramının güçlendirilmesi, tek resmi dil ilkesinin korunması, toplumsal uzlaşma ve milli birliği sağlayacak adımlar atılması./ Başkanlık sistemi temelinde yönetimde istikrarın sağlanması; kuvvetler ayrılığı, demokratik temsiliyet, serbest ve adil seçimlerin, temel hakların güvence altına alınması.”

“Barış yıldızı” Bahçeli amaç ve hedeflerini yansıtmak için başka ne söylemeli?

Burada, Kürt ulusunun varlığının tanınması, anadilde eğitim veya herhangi bir politik hakkın tanınacağı bir “demokratik gelecek” isteği, planı, yönelimi var mıdır?

Kürt halkının kolektif haklarının bir tekinin bile kabul edilmediği; ulusal demokratik taleplerin “bölücülük” ve suç sayılmasını ortadan kaldırmayan; ulusal demokratik mücadele yürütenlerin “terör suçlusu” sıfatıyla “yasadan yararlanmak istiyorum” diye tek tek başvuruya mecbur edildiği; yüzlerce PKK’li tutsağın zindanda rehin olarak tutulacağı, yine yüzlerce PKK, PJAK ve HPG yöneticisinin, komutanının en hafif ifadeyle tecrit edilecekleri bir anlaşmanın tarihi ve siyasi sorumluluğunu almak bir devrimci partinin neden görevi olsun?

Böyle bir anlaşmaya destek vermemekle, Kürt ulusal demokratik hakları ve Kürt ulusunun kaderini özgürce belirleme hakkı için mücadele yürütmenin birbirini dışladığı veya böyle bir anlaşmaya destek verilmiyorsa ulusal demokratik ve genel demokratik talepler mücadelesinde ittifak zemini kalmayacağı iddialarının demagojiden öte bir içeriği, anlamı var mı?


Seçtiklerimiz: Atılım Gazetesi’nin 28 Ağustos 2026 tarihli 281. sayısının başyazısıdır.


About the Author



Comments are closed.

Back to Top ↑