CHP’ye saldırılar, Erdoğan’ın yol temizliği ve müttefik üretme çabası | Aziz Tunç
Uzunca bir süredir CHP’ye yönelik, bu düzeyde olacağı öngörülemeyen hukuksuz saldırılar yapılmaktadır. Bu saldırıların düzen içi bir parti olan CHP’ye yapılıyor olması, saldırılara ilgisiz kalmayı gerektirmez. Çünkü bu saldırılar hem bütün toplumu hem de demokratik gelişmeleri yakından ilgilendirmektedir. O nedenle bu saldırılar, etkisi ve olası sonuçları bakımından hemen her gün değerlendirilmekte ve tartışılmaktadır.
Konuya girmeden önce bir noktayı netleştirmek gerekiyor. Türk devleti, siyasal olarak gerici, ırkçı ve faşist bir devlet olmasının yanında aynı zamanda bir zenginleşme ve zenginleştirme mekanizmasıdır. Bu mekanizmanın emekçi memurları yaşamlarını sürdürebilecek imkânlara sahip olmak için canını dişine takıp çalışırken, üst düzey bürokratlarının tamamı maaşlarının çok çok üstünde bir zenginliğe sahip olabilmektedir. Söz konusu bürokratik oligarşinin zenginleşmesinin kaynağı, devletin gücünün ve imkânlarının kullanılmasıdır. Söz konusu zenginleşmenin yöntemi ise rüşvettir, zimmete mal veya para geçirmek ve nüfuz kullanarak haraç almaktır.
Türk devletini yönetenler ve devletin hâkimi olan, yani gücü elinde tutan askerî, idari, siyasi ve bürokratik yapının içinde yer alan istisnasız herkes, bu yolsuzluğu yapmış, bu yöntemi kullanarak zengin olmuştur. Ne yazık ki bu yolsuzluk ve rüşvet uygulamaları, “bal tutan parmağını yalar” türünden ifadelerle topluma da benimsetilmiştir.
Doğal olarak en çok da iktidar partileri devletin imkânları üzerinde tepinmektedir. Bugün AKP ile MHP’nin bu konuda yaptıklarının çetelesi tutulsa kalem de yetmez, defter de. Çünkü bu bir politikadır ve CHP dâhil bütün düzen partilerinin sicilleri bu tür kirliliklerle doludur.
Halklar gerçekten yolsuzlukları, rüşveti ve torpili devreden çıkarmaya yönelse ne devleti yönetecek parti kalır ne de devlet kalır. O nedenle CHP’ye yapılan operasyonların hiçbirisi bu uygulamaları ortadan kaldırmak amacıyla yapılmamaktadır.
Söz konusu saldırıların en büyük rakip parti olarak CHP’yi ve CHP’nin cumhurbaşkanı adaylarını zayıflatmak, böylece iktidara giden yolu temizlemek ve yeni müttefikler üretmek amacıyla yapıldığı kamuoyunun ortak kanaatidir. CHP’ye yapılan saldırıların amacının bundan ibaret olmadığını, Erdoğan’ın bu saldırılarla devleti yeniden yapılandırmaya çalıştığını, ancak bu konunun ayrı bir yazı konusu olduğunu belirterek yazının konusuna dönelim.
Erdoğan bu saldırılarla birinci olarak, CHP’nin en bilinen cumhurbaşkanı adayı olan İmamoğlu’nu cezaevine atmış, tepesinde Demokles’in kılıcını salladığı Mansur Yavaş’ı da “yavaş yavaş” zayıflatarak toplumda gelişen umudu ve heyecanı zayıflatmaya çalışmaktadır. Böylece Erdoğan, zayıf rakiplerle seçime girerek cumhurbaşkanlığına giden yolu temizlemeye çalışmaktadır.
İkincisi, Erdoğan, kazanmak için rakiplerini etkisizleştirmenin yeterli olmayabileceği ihtimaline karşı yeni müttefikler açığa çıkarmayı, potansiyel rakiplerinin bir kısmını yanına çekmeyi de hesaplamaktadır.
Erdoğan’ın bu hesabına uygun olarak Kılıçdaroğlu’nu potansiyel müttefik durumuna getirdiği anlaşılmaktadır. Erdoğan, Kılıçdaroğlu’na rövanş alma imkânı vermiş, Kılıçdaroğlu da minnet borcunu ödemek için ihtiyaç hâlinde Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığını aktif olarak destekleyebilecektir. Ne yazık ki Erdoğan, CHP içindeki işbirlikçisi Kılıçdaroğlu vasıtasıyla her iki amacını da gerçekleştirmiş görünmektedir.
Bu sonuç ne Erdoğan’ın yeteneğinden ne de devletin imkânlarını, siyasallaşmış yargıyı ve zor gücünü kullanmasından kaynaklanmıştır. Erdoğan’ın bu sonucu elde edebilmesini sağlayan bir diğer neden, Kılıçdaroğlu’nun antidemokratik politikaları, kişisel zaafları ve yetersizliğidir.
Öncesini ayrı tutalım. CHP, Kılıçdaroğlu döneminde gerçek anlamda ve esas olarak demokratik bir politika izlemedi. Ne insan haklarını ne özgürlükleri ne de toplumların kolektif haklarını savunma, koruma ve geliştirme konusunda hiçbir pozitif adım atmadı. Kürtlerin, Alevilerin ve diğer toplumsal kesimlerin sorunlarının çözümü, devletin sadık bir bürokratı olan Kılıçdaroğlu’nun gündemine girmemiştir.
Aynı şekilde Kılıçdaroğlu CHP’si halkçı bir ekonomik model de geliştirmedi. İşçinin, emekçinin, köylünün ve bütün üretenlerin haklarını savunmak CHP’nin işi olmadı. Güvencesiz toplumsal kesimlerin, kadınların, gençlerin, yaşlıların ve çocukların huzurlu ve sağlıklı yaşayabilmeleri de CHP’nin çözmeyi amaçladığı sorunlar arasında değildi.
Kılıçdaroğlu, Erdoğan’ın militarist, yayılmacı, Osmanlıcı-İslamcı dış politikasına da itiraz etmedi. Hatta bu politikanın payandası olduğunu yaptığı bir açıklamayla itiraf etmiştir.
Özetle Kılıçdaroğlu, on üç yıl boyunca izlediği politikalarla ezilenlerin demokrasi mücadelesine hiçbir katkı sunmamış, tam tersine Erdoğan’ın koltuk değneği olmaktan öteye gitmemiştir. Bütün bunlara rağmen Kürtler, Aleviler ve demokrasi güçleri, son cumhurbaşkanlığı seçimlerinde “bağırlarına taş basarak” Kılıçdaroğlu’nu desteklediler. Kılıçdaroğlu, Alevilerden, Kürtlerden ve demokrasi güçlerinden aldığı bu olağanüstü değerli oyları, en küçük bir insani özellikten bile etkilenmeden, bir hırsız gibi gizlice halkların düşmanlarından Ümit Özdağ’a pazarlamaya çalışmıştır.
Aynı kafa yapısındaki Kılıçdaroğlu, bugün de yanıp tutuştuğu intikam alma arzusuyla Erdoğan’a hizmet etmekten, CHP’ye yönelik saldırıların asli faillerinden biri olmaktan hiçbir tereddüt duymamaktadır.
Kılıçdaroğlu’nun bütün bu yaptıkları, İmamoğlu-Özel ekibinin günahlarını ortadan kaldırmaz.
Daha düne kadar Kılıçdaroğlu’nun yardımcısı Özgür Özel, favorisi ise İmamoğlu’ydu. Ayrıca Kılıçdaroğlu, Özgür Özel’in; ya da Özgür Özel, Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlığını kabul etse aralarındaki sorunlar çözülmüş olacaktır. Yani iki ekip arasında ilkesel bir sorun yoktur.
Buna rağmen Kılıçdaroğlu’nun yanlış politikalarının yanında insani değerlerden kopmuş olması, kişisel hırsının, kininin ve kibrinin esiri hâline gelmesi, halkın çıkarlarına gözünü kapatması, kişisel basiretsizliği ve Erdoğan’ın hizmetine girmesi, Kılıçdaroğlu’na yaklaşım açısından dikkatle değerlendirilmesi gereken özelliklerdir.
Aynı şekilde İmamoğlu-Özel ekibinin kitlesel desteği ve demokratik kurumlarla kurduğu olumlu ilişkiler önemli gelişmeler olarak görülmektedir. Kılıçdaroğlu’nun olumsuz özellikleri nasıl mevcut sonucu yaratmışsa, İmamoğlu-Özel ekibinin imkânlarının doğru değerlendirilmesi de çıkış yolunu açabilir.
Ayrıca CHP’nin hakların düşmanı bir tarihinin ve sistem içi bir politik yapısının olduğu unutulmamalıdır. Aynı şekilde, bir sistem partisinin yöneticileri olan İmamoğlu-Özel ekibinin de pürü pak olduğuna kefil olunmamalıdır. Söz konusu politik kadrolar, kitlelerin ciddi ve demokratik baskısıyla yürümektedir.
Her şey Erdoğan’ın ve Kılıçdaroğlu’nun karanlık hesaplarına uygun gelişmeyebilir. Halkların örgütlü gücü, bütün zalimlerin tuzaklarını boşa çıkarabilir. İmamoğlu-Özel ekibinin kitlelerin beklentilerine ve umutlarına cevap olup olmayacağı, halkların baskısının, umudunun ve heyecanının yükseltilmesine bağlıdır. Aynı şekilde İmamoğlu-Özel ekibinin halkların politik taleplerine doğru, cesur ve kararlı yaklaşması, Erdoğan-Kılıçdaroğlu ikilisinin oyununu bozacaktır. Zaten gelişmeleri doğru okuyan Türkiye halkları da hem Erdoğan’ın hem de Kılıçdaroğlu’nun oyununu bozacak şekilde davranmaktadır.
Aziz Tunç – 04.07.2026
























































