Erdoğan’ın mutlak butlan darbesi.. Faşist darbe rejiminde yeni bir aşama | Hasan Ozan İltemur
Devletin kurucu partisi, burjuva ana muhalefet ve Türkiye’nin gelecek seçimlerde Erdoğan’ı yenme olasılığı yüksek bir numaralı partisi CHP hakkında alınan “mutlak butlan” kararı, dinsel faşist diktatörlüğün Erdoğan liderliğinde gerçekleştirdiği açık bir darbedir. Bu darbenin “hukuki” olup olmadığı tartışması boş bir tartışmadır. Yasalarla bağlanmış, az-çok yasalara, hukuka bağlı hareket etme kaygısına dayanan bir devlet ve rejim yok ortada. “Hukuk” Erdoğan’dır. Bu hukuksuzluk ya da hukuksuzluğun hukuk olması “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi”nin karakteridir. CHP’ye dönük başlatılmış saldırılar, butlan darbesi ile yeni bir aşamaya yükselmiştir. Devlet terörü sınır tanımıyor. CHP herhangi bir parti değil, egemen ve ayrıcalıklı ulusun “Beyaz Türk” partisidir. Ayırıcı olan bu olgudur. Dün Kürt hareketi ve halkının maruz kaldığı saldırılar bugün daha özgün nedenlerle “Beyaz Türk” partisini hedefleştirmiştir.
“Mutlak butlan” kararı da dahil CHP’ye dönük kapsamlı provokatif saldırı dalgasının arkasında ABD, ABD’nin onayıyla sermaye, devlet, Saray, “Cumhur İttifakı” durmaktadır. Saray’la işbirliği yapan Kemal Kılıçdaroğlusöz konusu darbenin taşeronudur. Kılıçdaroğlu Saray’ın CHP’ye atadığı kayyım, Saray’ın “siyaset mühendisliği”nin bir diğer sac ayağıdır.
Kılıçdaroğlu Saray’ın darbesini “Türkiye’ye hayırlı olsun” diyerek selamladı. “Bayramlaşma” vesilesiyle eline tutuşturulmuş metni okuyan Kılıçdaroğlu Erdoğan’ın CHP’ye dönük suçlamalarını, tam bir sadakatle dile getirdi. Sırtını Erdoğan ve Bahçeli’ye dayamış olmanın güveniyle, “Yargı kararlarına herkes uymak zorunda.” dedi.
Kılıçdaroğlu CHP’nin 38. Kurultayı’nda (2023) genel başkanlık seçimini kaybettikten kısa bir süre sonra “Cumhur İttifakı”na iltihak etmişti. Süreç bu olguyu açığa çıkarmıştır. Bu sürecin arkasında hangi pazarlıkların durduğunu ve “Bay Kemal’e hangi vaatlerde bulunulduğunu zamanla daha iyi göreceğiz. Orta yerde küresel, bölgesel, iç durum ve gelişmeler bağlamında “devletin bekası” ve “iç cephenin sağlamlaştırılması” stratejisi, stratejileri durmaktadır. Erdoğan-Bahçeli-Kılıçdaroğlu ittifakı bu bağlama dayalı kurulmuştur. Dolayısıyla meseleyi salt bireylere, onların bireysel hırslarına indirgeyen analizler manipülatiftir.
“Tek kişi diktatörlüğü”, “başkanlık rejimi”, “otoriter sistem” kendi gereklerine uygun bir politik biçimlenme ister ve yaratır. Siyasetin sınırlarını olduğu gibi muhalefetin de sınırlarını çizer. Sermaye devleti, Erdoğancı diktatörlük ve politik rejim, Türkiye’nin tarihsel, toplumsal, siyasal gerçeklerini bir çırpıda silip bir kenara atamadığı için biçimsel de olsa hala “sandıklı, seçimli, çok partili demokrasi”ye tahammül etmek zorunda kalmaktadır. “otoriter, yönetilebilir demokrasi” rejiminin bir diğer sac ayağı da, yönetilebilir bir “demokratik muhalefet”e duyulan ihtiyaçtır. Bu bağlamda ihtiyaç duyulan “muhalefet” politik rejime payanda olacak sözde “demokratik muhalefet”tir.
Böyle bir devlet, politik iktidar ve rejim yapılanması gerçekte seçimlerin, meclisin, muhalefet partilerinin ciddi bir hükmünün olmadığı bir sözde “demokrasi”de cisimleşir. Bu “demokrasi” alabildiğine merkezileşmiş bir rejim inşasında ifadesini bularak sermayenin ve bağımlı olduğu emperyalist devletlerin jeopolitik zorunluluklarına ve politikalarına yanıt verir. “Siyasetin ve sivil toplumun alanı”nı daraltmadan, apolitisizmin hegemonyasını kurmadan, söz konusu siyaset ve rejimin uzun vadeli korunması da olanaklı değildir. Toplumsal rıza üretiminin zayıfladığı koşullarda, söz konusu politik iktidar tekeli, egemen sınıf ancak beyaz terörle, toplumu terörize ederek ayakta kalabilir. Bu bağlam söz konusu olunca Kılıçdaroğlu tipi siyasetçilerin değeri daha da yükselir. İşte Kılıçdaroğlu tam da bu yapılanmanın gereksinmelerine yanıt olan bürokrat siyasetçi tipidir. O, “Yenikapı mutabakatı”nın yani “Milli birlik mutabakatı”nın politikacısı olduğu içindir ki, kaybettiği CHP’nin başına butlan darbesiyle yeniden oturtuldu.
Herkes bilir ki, Kılıçdaroğlu, burjuva politik arenaya devlet bürokrasisinden gelen bir memurdur. Yaptığı politika da devlet refleksi ve bilinciyle şekillenmiş memur politikasıdır. O, “Majestelerin muhalefeti” için biçilmiş kaftandır.
Vurgulamak isteriz; Kılıçdaroğlu her zaman kitlelerin sokak siyasetine karşı çıkmıştı. O bu politikasını, “Bizi sokaklara çekmek istiyorlar. Bu provokasyonlara gelmeyeceğiz.”, “Çözüm yeri meclis, seçim ve sandıktır.” açıklamalarıyla dile getirmişti. O, sokaklarda yapılacak siyasetin kitlelerin birikmiş siyasal ve toplumsal öfkesinin patlamasını kolaylaştıracağını biliyor. Patlak veren anti-faşist kitle hareketlerinin CHP’yi aşarak devleti, rejimi, “majestelerin muhalefeti”ni tehlikeye atabileceğinin bilincindedir. Bunu bildiği içindir ki, devlet ve Saray’ın sınırlarını çizdiği politik çerçevede muhalefet yapmaya daima büyük bir özen gösterdi.
Kılıçdaroğlu, büyük bir utanmazlıkla İmamoğlu’nun tutuklanmasına ve CHP belediyelerine kayyım atanmasına karşı sokaklara çıkılmasını yanlış ve tehlikeli bulduğunu açıklamıştı. Bu duruş, Saray’la çatılmış hareket planının bir gereği ve yansımasıydı; ve bu politika tarzı daima Kılıçdaroğlu’na yönveregelmiştir.
Kılıçdaroğlu, Amerika, devlet ve Saray rejimi tarafından kontrol edilebilir muhalefet çizgisinin iştahlı ve yetkin temsilcisidir. Kılıçdaroğlu’nun Özel-İmamoğlu ittifakı karşısında yenilmesi bu cennahı ciddi bir şekilde rahatsız etmişti. Özel ve ekibinin CHP’nin rejim karşısında göreli bağımsız bir politikleşme yönelimine girmesi Saray’ın ve dayandığı sermaye ve devlet klikleri bakımından tahammül edilmesi olanaklı olmayan bir yönelimdi. Butlan tezgahı ve darbesiyle bu yönelime “dur” denildi.
SÜREKLİLEŞTİRİLMİŞ DARBECİLİK, SARAY DİKTATÖRLÜĞÜNÜN KARAKTERİDİR
Darbelerle iktidarı elde tutma tarzı özellikle 2015’ten bu yana dinci faşist Erdoğan’ın ve inşa ettiği politik rejimin siyaset tarzıdır. Geçmişin askeri darbeleri yerini “sivil darbe”lere, “postdarbeler”e bırakmıştır. Bu “Eski Türkiye” ile “Yeni Türkiye” farkıdır…
2015’ten bu yana kaybedilmiş “siyasi meşruiyet” yerini dinci faşist iktidarın olağanüstü hal ve kriz yönetimine ve darbe sistematiğine bırakmıştır. 2015’lerden bu yana geniş kitleler nezdinde desteğini yitirmiş Erdoğan liderliğindeki siyasal İslamcı faşist politik rejim ancak herhangi bir yasayla sınırlandırılmamış faşist terör, böl ve yönet politikası sayesinde ayakta kalabilmektedir.
Süreklileştirilmiş bir OHAL ve kriz yönetimi, süreklileştirilmiş bir darbe rejiminde yaşadığımız açıktır. Anayasa da, yasama da, yargı da, yürütme de Erdoğan’dır. Türkiye’de “kötü” ya da “eksik” de olsa hala “demokrasi, meclis, anayasa, hukuk, seçme ve seçilme hakları” olduğunu ileri sürerek sözde “muhalefet” yapan partiler, başta da CHP büyük bir ikiyüzlülük sergilemektedirler. Zaten Erdoğan ve rejimi bunu istemekte ve dayatmaktadır. Erdoğan ve AKP iktidarının meşruiyet kaynağı rıza üretimiyle desteğini alabildiği geniş kitleler değil, sermaye, ele geçirdiği devlet ve ABD emperyalizmidir. ABD’ye koşarak giden, biatını tazeleyerek Trump’tan yüzsüzce “meşruiyet” dilenen ve alan da dinci faşist ele başıdır.
CHP’YE NEDEN ÇÖKÜLDÜ?
CHP burjuva ana muhalefet partisidir. Son yerel seçimlerden başlayarak politik etkisi, kitlesel ve eylemsel gücü ve inisiyatifi büyümektedir. Bu yükseliş Kılıçdaroğlu’nun kurultayda başkanlığı kaybetmesiyle açılan yeni dönemde gerçekleşti. Özel ve İmamoğlu ittifakına dayanan CHP bir sonraki genel seçimleri ve cumhurbaşkanlığı seçimini kazanmaya aday en büyük partidir.
Erdoğan bir sonraki genel seçimleri ve cumhurbaşkanlığı seçimini kaybetme yüksek riski ile karşı karşıyadır. Böyle bir gelişme hem hızla semiren, büyük sermayenin bir bileşeni haline gelen İslamcı sermayeyi; hem henüz oturmamış, sürekliliği güvenceye alınamamış “başkancı” politik rejimi tehdit ederken; hem de iç, bölgesel, uluslararası suçlar işlemiş iktidar cenahının yargılanması riskinin büyümekte olduğunu göstermektedir. Bu olgular, ABD, Türk tekelci sermayesi, Erdoğancı sermaye kliği bakımından bir “Milli Güvenlik” sorunu oluşturmaktadır. Dolayısıyla “iç cephenin sağlamlaştırılması” için birinci parti haline gelen, toplumsal muhalefetin etrafında toplandığı CHP’nin ağır kuşatma ve baskılarla etkisizleştirilmesi gerektirmektedir.
CHP’nin varlık yokluk sorunuyla karşı karşıya kaldığı bir politik kesitte büyümekte olan toplumsal öfkenin ve tabandan gençliğin ve kitlelerin baskısıyla sokaklara çıkarak siyaset yapması; CHP’nin Kılıçdaroğlu’nun liderliğinde bir tür “Majestelerin muhalefeti” rolüne mahkum edilmiş olmaktan çıkmaya başlaması, “Yeni Türkiye” ve “küresel liderimiz” için açık ve güçlü bir tehdit taşımaktaydı. “Mutlak butlan” saldırısı bu gelişmelerin önünü kesmek, söz konusu tehlikeleri etkisizleştirip bertaraf etmek için alındı. Erdoğan’nın “Sokakları, Anadolu’yu bırak, Ankara’ya gel, Ankara merkezli siyaset yap” çağrısı boşuna değildi yani. Bu çağrı Kılıçdaroğlu’nun da çağrısıydı.
Açık ki, butlan darbesiyle de CHP’ye “ayar” veriliyor. CHP’nin Erdoğan, AKP, “Türk tipi Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi”yle uyumlu, o çerçevede kalarak “muhalefet” yapması isteniyor. Böyle bir siyaset tarzının üstadı olduğu için bu görev taşeron “Bay Kemal”e havale edildi. Üstelik böyle bir operasyonla Saray’ın ve Erdoğan’ın istediği şey, sorun sanki CHP’nin iç sorunuymuş gibi gösterilmiş, “Görüyorsunuz işte CHP’liler birbirini yiyor. CHP’den ne köy ne de kasaba olur” mesajı da kitlelere verilmiş oluyor.
Bu taktiğin kurnazca bir taktik, CHP’yi dışa dönük politikadan kopararak yüzünü içe dönmesine, kendini tüketmesine hizmet ettiği ve edeceği açıktır. Bu politika, Erdoğan’ın tek parti, tek lider diktatörlüğü politikasının, “meşruti monarşiyi” kurumsallaştırma politikasının; muhalefetsiz seçim ya da görünüşte “muhalefet” olan ama “Majestelerin muhalefeti” olmanın ötesine geçmeyen “seçimler ve çok partililik” politikasının yansımasıdır. Bu sınırları aşmaya çalışan parti ve siyasi yapıların ise, kayyumlarla, butlanlarla, mebusluğunun düşürülmesiyle, hapisle, seks kasetleriyle, her türlü şantajla, CHP örneğinde olduğu gibi genel merkezlerinin polis terörüyle, plastik mermiyle, gaz bombalarıyla kapılarının kırılarak işgal edilmesiyle karşılaşması kaçınılmazdır.
Kılıçdaroğlu’nun Saray ile birlikte inceden inceye planlanmış olan harekatı tam bir gözü dönüklükle yaşama geçireceği açıktır. Kılıçdaroğlu, kamuoyunda aldığı tepkilere, geniş bir şekilde teşhir olmasına aldırmadan yürüyecektir. CHP’nin bölünmesine, Özel’in ve çevresinin meclisten tasfiyesine ve hapislere kadar bu işin yolu açıktır. MİT tarafından Kılıçdaroğlu’nun eline tutuşturulan seks ve şantaj kasetleri de cabası. Kesin olan şudur ki, Kılıçdaroğlu, Özer-İmamoğlu kliğine karşı her hamlesinde Erdoğan’ı, sözde “bağımsız yargı”sını hep yanında bulacaktır.
Dahası Kılıçdaroğlu her aşamada Erdoğan’ın şantaja açık nesnesi haline gelmiştir. Erdoğan’ı ve rejimi rahatsız edebilecek her durumda dinci faşist elebaşı, Kılıçdaroğlu’nu ve kliğini kolayca yönlendirebilecektir. Devlet ve rejimin çizdiği sınırlarda CHP’nin yönetimini ele geçiren Kılıçdaroğlu bu tabloyu bilakis kendi politikasıyla, kendi elleriyle yaratmıştır. O artık Saray’ın tutsağıdır.
Fütursuzca faşist terörün hedefi haline getirilen, kışkırtılan ve yönlendirilmeye çalışılan CHP ve CHP’deki kapışma, açık bir şekilde, uysal ve etkisiz bir CHP yaratmayı; Özel’lerle birlikte göreli ama önemli olan CHP ve DEM yakınlaşmasını yıkmayı; işçi sınıfı ve halkların, ezilen toplumsal kimliklerin toplumsal muhalefetini terörize etmeyi hedeflemektedir.
Kılıçdaroğlu Ergenokon’un Sarayla ittifak kurmuş kanadına dayanmaktadır. Söz konusu devletli klik, özellikle 2010-11 sonrası neo-liberal, neo-Osmanlıcı, bölgesel yayılmacı saldırgan program ve stratejinin gereklerine uygun bir “muhalefet” çizgisinde politik iktidarla anlaşmış bulunmaktaydı. “FETÖ darbesi” bu süreci olgunlaştırıp açığa çıkardı.
İktidar ve rejimi tehlikeye sürüklemeden muhalefet yürütme politikası ve bu politikanın Kılıçdaroğlu ve CHP eliyle yürütülmesi, “Yeni Türkiye”nin şekillendirdiği bir politikadır. “Katı” ulusalcı Kemalist kliklerin CHP’deki hegemonyasına son vererek CHP’nin yeni döneme hazırlanmasının başat lideri ise Kılıçdaroğlu oldu.
Sorunu ve butlan kararını haksızlığa uğramış Kılıçdaroğlu’nun “Alevi”liğiyle, Alevi sorunuyla izah etmek gerçekleri ters yüz etmek demektir. Kılıçdaroğlu, “Beyaz Türk”tür. Kürtlüğünü açıktan inkar ederek kendisini “Türk”, “Türkmen” olarak tanımlamıştır. Kılıçdaroğlu, sayısı 15-20 milyonu bulan Alevilerin kimlik sorununu gündemleştirmemiş, Alevilerin haklı ve meşru taleplerinin mücadelesini herhangi bir biçimde vermemiştir. Onun Alevi kitlelerden beklediği tek şey oylarını CHP’ye vererek payanda olmalarıdır.
O, Alevilerin kanını içse de doymayacak biri olan Erdoğan’ın Dersimlilik ve Alevilik üzerinden Kılıçdaroğlu’nu sürekli aşağılayan ideolojik ve politik saldırısına karşı da sessiz kalmış, sadece bir kez, Cumhurbaşkanlığı adaylığı döneminde, “Evet, Aleviyim, Alevi olmak suç değildir” türünden geçiştirici bir açıklama yapmakla yetinmiştir.
Kılıçdaroğlu, Aleviler devrimci harekete kaymasın, Aleviler Kürt ulusal mücadelesi ile ittifak kurmasın, Aleviler doğal haklarının ve meşru taleplerinin mücadelesini vermesin diye özellikle CHP’nin başına getirildi. O, CHP’yi Sünni, Türk, sağcı, dinci, ülkücü kadrolarla doldurdu. Bozkurt işaretleriyle, “helalleşme” şarlatanlığıyla, devlet ve rejimin taleplerine yanıt verdi. O, bu duruşuyla bir de buradan Aleviliğin aşağılanmasına, horlanmasına hizmet etti. Kılıçdaroğlu Dersimli değil Tunceli’lidir… Dün olduğu gibi bugün de Kılıçdaroğlu’nun Aleviliği hikayesi butlancı Erdoğan merkezli cephe tarafından Alevi Sünni, laik anti-laik çelişkilerini kışkırtarak kitleleri bölmenin ve yönetmenin aracı olarak kullanılmaktadır…
Ayrıca altını çizmek isteriz: İmralı’yla başlatılmış olan ve iki yıla yakın bir süredir devam etmekte olan “Süreç” pek çok açıdan Saray’ın eline olağanüstü bir fırsat ve imkan sunmuştur. “Süreç” adına girilen yol, Kürt yurtsever hareketini ve DEM’i pasifize etmiş; aktif muhalefet yerini “tarafsız” ve etkisiz siyasete bırakmış; aktif muhalefet çizgisi yerini berbat bir diplomasiye, fiilen Erdoğan’ın tek parti, tek lider diktatörlüğüne; Erdoğancı dinsel faşist diktatörlüğün planlarını amansızca yaşama geçirmesine hizmet etmiştir. Objektif durum budur.
Öcalan, bayram görüşmesinde “Özgürlük ve demokrasiye her zamankinden daha yakın olduğumuzu belirtiyor, halkımızın bayramını kutluyorum.” hayallerini pompalamaya devam ederken, görüşmeden birkaç gün önce çıkarılan yeni bir yasayla, Türkiye çapında tüm belediyelerin kuracağı şirketler, kooperatifler ve bunların iştirakçilerinin belirlenmesine kadar her şey Erdoğan’ın imzasına bağlı hale getirildi…
Geçerken hatırlatalım; bugün CHP’nin başına gelenler aynı zamanda Kılıçdaroğlu CHP’sinin ve Kılıçdaroğlu sonrası CHP başına geçen kliğin geçmişteki zaaf ve suçlarının da kefaretidir…
MESELENİN ANA NEDENİ, “YENİ TÜRKİYE”NİN GEREKLERİ VE İNŞASIDIR
Meselenin temelinde yer alan sorun esaslı bir şekilde yıkılmış olan “Eski Türkiye”nin yerine geçirilen “Yeni Türkiye”nin gereksinimleridir.
Hatırlayalım; ABD tarafından Erdoğan’nın iktidara taşınmasıyla birlikte Türk burjuva devleti adım adım neo-Osmanlıcı proje kapsamında yeniden yapılandırıldı. İçeride İslamcı-Osmanlıcı-Türkçü politika ile dışarıda bölgesel yayılmacı strateji söz konusu yeniden yapılanmanın birbirini tamamlayan bileşenleri oldu.
“Yeni Türkiye” yöneliminin maddi temelini, Türk tekelci burjuvazisinin sermaye birikimi temelinde artık kabına sığmaz hale gelmiş olması oluşturmaktaydı. “Eski Türkiye” artık gelişmenin önünde bir engele dönüşmüştü. Tasfiye edilmesi kaçınılmazdı. Bu tasfiye eylemi, yeni dönemin gereksinmelerine bağlı olarak devletin, üstyapının, iç ve dış politikanın yeniden yapılandırılmasında ifadesini buldu. Öncesi bir yana, 12 Eylül askeri faşist darbesi söz konusu sürecin yolunu açtı. Özal ve ANAP’ıyla bir aşama kaydedildi. En gelişkin ve güçlü ifadesini ise, Erdoğan ve AKP’sinde buldu…
Türk egemen sınıflarının Amerikan emperyalizmiyle çatışmadan, ABD’nin “BOP” stratejisine yedeklenerek; jeopolitik çatışma ve kamplaşmalardan yararlanarak bölgesel yayılmacı gelişme çizgisi takip etmesi, “Yeni Türkiye” gerçeğidir.
Böyle bir yeniden yapılanmanın gereksinmelerine yanıt olacak politik rejim, alabildiğine merkezileşmiş; “Başkanlık sistemi”nde ifadesini bulan bir sistem olabilirdi. Özellikle 2015 sonrası bu başarıldı da.
Neo-faşist Trump ve temsilcisi Barrack’ın “Orta Doğu’da işe yarayan tek şey, güçlü liderlik rejimleri oldu: Ya merhametli monarşiler ya da meşruti monarşi türü yapılar. Demokrasi pelerini giyen ve insan hakları adına üzerine gidilen ülkeler ise başarısız oldu.”; Orta Doğu’nun ihtiyacı “güçlü otoriter liderlik rejimleri”dir; “Körfez monarşileri gibi istikrarlı ve sonuç odaklı liderlikler; güvenliği, ekonomik büyümeyi ve halkın yaşam kalitesinde iyileşmeyi sağladı.”; “Cumhurbaşkanı Erdoğan yönetimindeki güçlü ve merkezi liderliğin; istikrarı, ekonomik dinamizmi ve bölgesel nüfuzu nasıl sağladığının bir örneğidir” açıklamaları ABD ve Türk sermayesinin stratejisini, Erdoğan’ın yönelimini çarpıcı bir tarzda ortaya koymaktadır.
“Toplumsal rıza” üretme yeteneğini esaslı şekilde kaybettiği halde, Erdoğan hala gözden çıkarılmamıştır. Kuşkusuz ki ABD ve sermaye açısından daha da önemli olan “Türk tipi Cumhurbaşkanlığı Hükümet sistemi”nin sürekliliğini güvence altına almaktır…
“YESİNLER BİRBİRİNİ” DEYİP KÖŞEMİZDE OTURAMAYIZ
Proletarya ve halkların ağır bir sömürü ve yoksullaşma altında inlediği, sermayenin artı-değer, kar, faiz ve rant vurgununun sınır tanımadığı; dinci faşist terörün yoğunlaşacağı; dış politikada emperyal saldırgan fetihçi yönelimin derinleşerek kapsamlılaşacağı; ahlaki ve kültürel çöküşün at başı ilerlediği; devletin mafyalaştığı, merkezinde Saray’ın bulunduğu devletin Narko devlet olarak yapılandığı; rüşvet ve yolsuzluk çarkının devlet ve burjuva siyaseti ve toplumu korkunç bir şekilde dejenere ettiği; politik ve toplumsal krizin daha da keskinleşmeye; kitlelerin toplumsal ve siyasal tepkisinin büyümeye devam ettiği bu koşullarda CHP’ye dönük faşist terör ve hesapların tutmak bir yana dönüp sahiplerini vurma olasılığı çok yüksektir…
Güçlü, sürekliliğe dayanan, daha kapsamlı ve etkili kitlesel siyasal mücadele önünü kesmedikçe, CHP’ye dönük darbeler ağırlaşarak devam edecektir…
“Yesinler burjuva partiler birbirini” deyip “sol” keskinlik yaparak seyirci kalmak apolitisizmdir. CHP’ye yedeklenmeden ama CHP kitlesi ile birlikte eylem alanlarında “ortaklaşmak”tan da kaçınılmamalı. Kitlelerin anti-faşist öfkesi büyümeye devam etmektedir. Boşluğu Özel’lerin CHP’si doldurmaktadır. Bu objektif bir olgu. Bu boşluk ve sonuç devrimci hareketimizin güçsüzlüğü ve gelişememesiyle izah edilebilir. Ancak CHP’ye yönelen emekçi kitleler bugün devrimci propaganda ve ajitasyona çok daha açık hale gelmiştir. Önemli olan şey bu boşluğu devrimci açıdan doldurabilmektir. Bir dönem devrimcilerin attığı bazı önemli sloganların, okunan şiirlerin Özel’ler üzerinden gündemleşmesi tesadüfi değildir. Bu yansıma tabandan kitlelerin büyümekte ve radikalleşmekte olan öfke ve mücadele isteğinin yansımasıdır. Yoksa CHP durup dururken söz konusu sloganlara, marşlara, şiirlere başvurmayacaktı…
Kuşkusuz ki kitleler yeni bir öz deneyimden geçiyor. Birleşik anti-faşist kitle mücadelesini hızla örgütlemek en yakıcı görevdir. En ufak bir ilerici ve devrimci eylem ve etkinliğin bile faşist devlet terörüyle ezildiği, ezilmeye çalışıldığı politik koşullar dikkate alındığında 19 Mart’tan bu yana sokakların hareketlenmesi geri geniş kitlelerde kendine güveni geliştirmektedir. Sokaklar kitlelerin eylemsel sürecin eğitici gücüyle tanışmasına ve sessizlik perdesini yırtıp Saray rejimi şahsında anti-faşist mücadeleye yönelmesine hizmet etmektedir.
Kuşkusuz ki, faşist darbeye karşı direnen CHP birikmiş ve açığa çıkmış ve büyümekte olan toplumsal öfke ve yönelimi elbette ki kendi burjuva sınıf çıkarları temelinde kullanmaktadır ve kullanacaktır. DEM’in şimdilik bir muhalefet ve direniş partisi olmaktan çıkarak İmralı ile devlet-Saray ve “kamuoyu” arasında diplomatik misyon üstlenmiş bir parti haline gelmiş olması, anti-faşist birleşik cephenin geliştirilip sıçratılmasını önlemektedir. Keza DEM’in Öcalan talimatlarıyla üstlendiği bu geri, pasif, aracı, seyirci politika ve pozisyonuyla; keza buna koşut pompalamaya devam ettiği liberal beklentilerle geniş kitlelerin Özel CHP’sine yönelmesine de oldukça elverişli bir ortam sunmaktadır. Oysa CHP’nin ezilmesi, Saray’a tabi bir partiye dönüştürülmesi Kürt halkının da yararına değildir…
Sorun CHP’nin ötesinde faşist teröre, dinci faşist diktatörlüğe, Saray iktidarına karşı birikmiş toplumsal öfkeyi realize edecek ve en geniş kitlelere dayanan anti-faşist bağlaşma ve cepheleşmeyi yaratarak güçlü, örgütlü bir mücadele dalgasını geliştirebilmektir.
Baş düşman Amerikan emperyalizmi ve dinsel faşist diktatörlüktür. Ana darbenin merkezinde bu iki düşman durmaktadır. Bu mücadelede kavranacak halka, Saray diktatörlüğünü yıkmaktır. Saray iktidarı, diktatörlüğün en zayıf halkasıdır. Baş düşmanlara karşı mücadelede başarılı olmak için darbelerin Saray iktidarına yoğunlaştırılması gerekir. Sistemin yedek lastiği olan CHP, egemen sınıflarla kitleleri uzlaştıran başlıca toplumsal güçtür. CHP gerçeğinin sınıf mücadelesi içerisinde kitlelere anlatılması, açığa çıkarılması kesintisiz bir görevdir. CHP faşizme karşı kurulup geliştirilmesi gereken mücadelenin stratejik ittifakı değildir. CHP hakkında hayaller yayılmamalıdır ama CHP tabanı ile yakınlaşmanın, ortaklaşmanın, onları anti-faşist mücadeleye çekmenin yollarını bulmak da yaşamsaldır. Elverişli ortamlardan yararlanarak fiili olarak bu kitleyle buluşabilmek bu yöntemlerden birisidir. Gettolaşmış yapılardan bahsetmiyoruz, politik mücadeleyi ve gündemi etkileme gücü olan DEM gibi bir partinin CHP ile stratejik değil ama değişik biçimler alabilecek çeşitli taktiksel, geçici ittifaklar kurmasına “militanlık” adına karşı çıkılamaz. Fakat yurtsever hareketin girdiği yönelim (“Süreç”) DEM’i “3. Yol” politikasından alabildiğine uzaklaştırmıştır. Büyük bir dezavantajla karşı karşıya olduğumuz açıktır. Önemli olan da dezavantajlı durumu değiştirecek yol ya da yollar bulmaktır…
Hasan Ozan – 09.06.2026
























































