Almanya’daki Türk kökenli politikacıların siyasi tutarsızlıkları üzerine | Cumali Yağmur
Bugün, Almanya’daki çeşitli partilerde siyaset yapan bazı Türkiye kökenli politikacıların tutarsız politikaları üzerinde durmak istiyorum. Almanya’da SPD (Sosyal Demokrat Parti), Yeşiller, Sol Parti, CDU (Hristiyan Demokrat Birlik) ve hatta aşırı sağcı AfD içerisinde yer alan Türkiye kökenli siyasetçilerin Türkiye meselelerine dair tercihleri, ne yazık ki bazen Almanya’daki siyasi çizgileriyle taban tabana zıt olabiliyor.
Almanya’da sosyal demokrat, çevreci veya sol partilerde politika yapanların bir kısmının, konu Türkiye meseleleri olduğunda AKP veya MHP çizgisine kaydığını görüyoruz. İnsan sormadan edemiyor: Bu nasıl mümkün olabiliyor? Almanya’da demokrat ve solcu partilerde yer alırken, Türkiye meselelerinde nasıl bu kadar “statükocu” veya aşırı sağcı bir tutum sergileyebiliyorlar? Acaba bu kişiler, “dostlar alışverişte görsün” mantığıyla mı Almanya’daki sol, Yeşil ve sosyal demokrat partilerde yer alıyorlar?
Siyasette insanın bir dünya görüşü olmalı ve kişi, Almanya’da benimsediği ideolojiyi Türkiye’deki benzer evrensel değerlerle bağdaştırmalıdır. Örneğin Yeşiller Partisi; 1915 olaylarını “Ermeni Soykırımı”, 1938 Dersim olaylarını ise “katliam” olarak tanırken, parti içindeki bazı Türkiye kökenliler bu kararları kabul etmiyor. Hatırlanacağı üzere Cem Özdemir, Ermeni meselesine dair kararın federal parlamentodan geçmesi için yoğun bir çaba sarf etmişti. O dönemde bazı Türkiye kökenli Yeşil milletvekilleri, oylamaya katılmayarak veya “o gün orada değildim” gibi mazeretler üreterek kendilerini temize çıkarmaya çalışmışlardı. Hatta Türkiye elçiliklerine giderek Ermeni soykırımını kabul etmediklerini söyleyip ikiyüzlü politika yapanlar da olmuştur.
Türkiyeli politikacılar elçiliklerde ve konsolosluklarda 23 Nisan, 19 Mayıs ve 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı kutlamalarına katılıyorlar. Oysa 23 Nisan’ın, 24 Nisan Ermeni Soykırımı’nı gölgelemek için cumhuriyetçilerin tasarladığı bir tarih olduğu savunulmaktadır. Yine 19 Mayıs 1919 tarihi, Pontos Rum Soykırımı ile ilişkilendirilmektedir. Türkiye’de cumhuriyet tarihi “yalan ve dolana” dayalı bir tarih olduğu için, bu anlayışın çöplüğe atılıp yenisinin doğru bir şekilde yazılması gerekir.
Türkiye Cumhuriyeti kurulurken diğer uluslar yok sayılarak bir inşa süreci yürütülmüştür. Ermeni, Kürt, Laz, Arap ve Çerkez halkları dışlanmış; “tek devlet, tek ulus, tek bayrak” şiarı üzerine kurulan Cumhuriyet, Kemalizimi yeni bir idolojimis gibi lansa edilerek doğrultusunda şekillenmiştir. Türkiye çok uluslu bir toplum olmasına rağmen, sadece Türk ulusu adına kurulan bu Cumhuriyet’te toplumsal huzur uzun süreli olmamıştır. Diğer halklar devamlı horlanıp aşağılandıkları için Cumhuriyet’i tam anlamıyla sahiplenmemişlerdir.
Her dönemde, Cumhuriyet’e karşı ayaklanmalar olduğu gerekçesiyle baskılar ve tutuklamalar yapılarak rejim ayakta tutulmaya çalışılmıştır. 1915’ten itibaren süregelen süreçte, Cumhuriyet’i kuran kadroların bir kısmı Ermeni Soykırımı’nı desteklemiştir. Yine aynı kadroların baskısına karşı 1925’te başlayan Şeyh Sait hareketi kanla bastırılmış; bu süreç binlerce Kürdün, diğer azınlıkların ve Alevilerin ölümüyle sonuçlanmıştır. 1934’te Trakya Olayları sırasında Yahudilerin dükkânları yağmalanmış, çok sayıda Yahudi yerinden edilmiş ve tutuklanmıştır. 1938’de Dersim’de büyük bir katliam yapılarak çok sayıda Dersimli öldürülmüş, binlercesi sürgüne gönderilmiş ve şehrin ismi “Tunceli” olarak değiştirilmiştir. Prof. Dr. Hüseyin Çelik, AK Parti saflarında olduğu dönemde bile Dersim Katliamı’nı kabul etmiş; özür dilenmesi ve el konulan malların iade edilmesi gerektiğini savunmuştur. Dersim’de kanaat önderi Seyit Rıza, oğlu ve çok sayıda Dersimli idam edilmiştir. Tarihimizle yüzleşip bu acılardan kurtulmamız gerekmektedir.
1955 yılında (6-7 Eylül olayları ile) İstanbul’da gayrimüslimlerin dükkânları yağmalanmış, insanlar sokaklarda şiddete maruz kalmış ve yuhalanmıştır. Devletin gayriresmi dini “Sünni inancı” olarak kabul edilmiş; Alevilere “kardeşimizsiniz” denilmesine rağmen temel hakları verilmemiş, her dönemde Alevilere karşı katliamlar yapılmıştır. Yakın tarihte; 1978-1980 yıllarında Çorum, Malatya ve Kahramanmaraş’ta büyük acılar yaşanmıştır. 1993’te Sivas’ta 33 yazar ve sanatçı, dünyanın gözü önünde sırf inançlarından dolayı diri diri yakılmıştır. Bugün dahi Alevilere hiçbir hak tanımayan AKP-MHP hükümeti döneminde baskı ve aşağılamalar devam etmekte; vergileri alınmasına rağmen cemevleri hâlâ ibadethane statüsünde sayılmamaktadır. Erdoğan, bir dönem cemevleri için “cümbüş evi” ifadesini kullanarak bu inancı aşağılamıştır.
Bugün Türkiye’den gelen çok sayıda Alevi, Kürt, Ermeni, Çerkez, Laz ve Gürcü, Almanya’da işçi olarak yaşayıp çalışmaktadır. Almanya’da Türkiye devletinin temsilcileri ve yandaşları tarafından 23 Nisan ve 19 Mayıs gibi tarihler, çeşitli “safsatalar ve yalanlar” eşliğinde kutlanmaktadır. Bu kutlamalar, burada yaşayan Kürtlere, Alevilere, Çerkezlere ve Ermenilere geçmişteki acıları hatırlatmakta; insanlar burada da aynı ayrımcılığı ve horlanmayı yaşamak istememektedirler. Avrupa’daki erdemli politikacılar bu tarihsel çarpıtmaları biliyorlar. Osmanlı tarihini bile kendileri değil, Hammer gibi yabancı tarihçiler yazmıştır; Cumhuriyet tarihinin yalanlarını da çok iyi bilmektedirler. Bu noktada Türkiyeli politikacıların yerlerini belirtmeleri gerekir: Almanya parlamentosunda mı politika yapıyorlar, yoksa Türkiye’deki gerici, milliyetçi ve ırkçı partilerle mi beraberler? İki tarafa birden yaranmaya çalışan ikiyüzlü bir politika yürütülemez.
Burada yeri gelmişken bir örnek de Ozan Ceyhun’dur. Yeşiller’in ideolojisini tam olarak benimsememesine rağmen sol kanatta görünerek Avrupa Parlamentosu adaylığına kadar yükseldi. Süreç içerisinde Yeşiller’den SPD’ye geçti; ancak orada da aradığı yeri bulamayınca Türkiye’ye dönüp AKP’den İzmir milletvekili adayı oldu. Seçilemeyince de AKP hükümeti tarafından Viyana Büyükelçisi olarak atandı. Bazı Alman siyasetçiler, bu tip kişileri “çıkarına göre yer değiştiren politikacı” olarak nitelendiriyor.
Benzer şekilde, Avrupa’daki Türk konsolosluklarının düzenlediği etkinliklerde sanki bambaşka bir kimliğe bürünerek Almanya’yı karalayan konuşmalar yapan siyasetçiler de mevcut. Oysa büyükelçilikler ve konsolosluklar, Türkiye’de iktidarda hangi parti varsa onun politikalarını temsil ederler. Alman partilerinde siyaset yapan bazı isimlerin, konsolosluklara şirin gözükmek adına Türkiye’deki Kürt, Çerkez, Arap veya Ermeni realitesini inkâr etmesi ve bu kesimleri “bölücü” olarak yaftalaması kabul edilemez.
Bu nasıl bir siyasi anlayış ve nasıl bir siyasi etiktir? Bunu anlamakta insan gerçekten zorlanıyor. Bir bukalemun gibi sürekli renk değiştirip Almanya’da farklı, Türkiye meselelerinde tam zıttı bir çizgide durmak siyasi ahlaka sığmaz. Kamuoyunun bu tip siyasetçileri sorgulaması ve gerçek renklerini belli etmelerini sağlaması gerekir. Eğer sosyal demokrat, çevreci veya solcuysanız; ve Yesill seniz Türkiye’de de bu değerlerin yansıması olan bir duruş sergilemelisiniz. Almanya’da “solcu”, Türkiye meselelerinde ise “sağcı” veya “statükocu” olmak, siyasi tutarlılığa aykırıdır. Bu tutumlarından vazgeçmedikleri sürece, Almanya’daki demokratik partiler bu politikacıların yaptıklarını “etik sınırlar” içerisinde görmemelidir.
Almanya’da solcu, Yeşil veya sosyal demokrat olup Türkiye’de AKP-MHP çizgisine yakın durmak, siyasetin doğasına aykırıdır. Partiler, bu siyasetçilere hangi çizgide olduklarını netleştirmeleri için saflarini beli etmeye zorlamalidir.
Cumali Yağmur – 02.06.2026

























































