Makaleler

Published on Nisan 30th, 2026

0

Gövdeleriyle burada, düşünceleriyle Türkiye’de | Cumali Yağmur


Bugünkü yazımda, önemli bir meseleyi ele alarak bazı gerçekleri gündeme getirmeyi amaçlıyorum. Bazı kuruluşları ve kişileri karşıma alacağımı bildiğim hâlde, yanlış gittiğine inandığım bu konuya değineceğim.

Almanya’daki sorunları çözmek yerine bazı kuruluşlar ve şahıslar, kendi çıkarları doğrultusunda göçmenleri asıl sorunlarından —bilerek ya da bilmeyerek— uzaklaştırmaya çalışıyorlar. Sanki bir görev üstlenmişçesine, Türkiye’deki sorunları sürekli buraya taşımaya devam ediyorlar. Oysa Türkiye’de yaşayanlar kendi sorunlarıyla yeterince ilgilenseler, bu sorunları zaten kendileri çözeceklerdir. Eğer durum böyle olsaydı, Almanya’daki gerçek sorunlara odaklanmak yerine burada “havanda su dövenlere” ihtiyaç kalmazdı. Almanya’da yaşayıp Türkiye’deki sorunlara müdahale etmeye çalışmak ve bu sorunları buraya taşımak tamamen yanlış bir yöntemdir.

Geçmişte bu metodu; İspanya İç Savaşı’ndan sonra yurt dışına çıkmak zorunda kalanlar, Yunan İç Savaşı mağdurları, Şili’de 1971 darbesiyle sürgün edilenler ve İranlı öğrencilerin CISNU (Konfederasyon) grubu da denemiş; ancak bir işe yaramadığını görünce vazgeçmişlerdir. 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 askerî darbelerinden sonra yurt dışına kaçmak zorunda kalanlar da Türkiye’deki cuntayı buradan yok edebileceklerine inanmışlardı. Bu uğurda Avrupa’da yılmadan, usanmadan çok çetin mücadeleler verdiler.

Bugün gelinen noktada, bu çabaların bir sonuç vermediği açıkça görülmektedir. Hiçbir somut yararı olmayan bu mücadelelerin içinde o nesiller de yavaş yavaş tükenip gidiyor.

Diyalektik olarak çelişkilerin iç içe olduğu bir gerçektir. İç çelişki uyanmadan, dış çelişki iç çelişkiyi harekete geçiremez. İç çelişki uyandığında ise dış çelişki buna ancak sınırlı bir etki edebilir; buna “otodinamizm” denir. Kısacası, bir ülkedeki toplumsal yapının değişimini ancak o ülkede yaşayan halklar belirler. Çok uzaklardan başka ülkelerin siyasetine müdahale etmeye çalışmanın bir hayalden öteye gitmediği artık bilinmelidir.

Buna rağmen bazıları, Avrupa’ya ve Almanya’ya her yeni gelen kuşakla birlikte Türkiye’nin sorunlarını buraya taşıma geleneğini sürdürüyor. Ancak bir süre sonra işlerin yürümediğini görünce usanıp bırakıyorlar. Onlardan sonra gelenler, başkalarının bıraktığı yerden yeniden başlıyor; onlar da birkaç sene aynı şeyi yapıp vazgeçiyor. Böylece yıllardır her ulustan insan, kendi ülkesindeki sorunları buraya taşıyor ve bu kördüğüm bu şekilde sürüp gidiyor.

Yürüyüşler, paneller ve genellikle Türkiye’deki tutuklularla dayanışma ya da anma günleri düzenlemek, kendi egolarını tatmin etmekten başka bir şeye yaramıyor. Bunu sadece Türkiyeliler değil, Almanya’da yaşayan diğer tüm göçmen grupları da yapıyor. Bilerek ya da bilmeyerek, buradaki göçmenlerin gerçek sorunlarını baltaladıkları gibi onlara zarar da veriyorlar. Bir müddet sonra buradan bakarak Türkiye’de bir şeyi değiştiremeyeceklerini anlayanlar geri çekilip kendi dertlerine düşüyorlar. Bu, tüm göçmen gruplarının ortak sorunudur ve aynı hata sürekli tekrarlanmaktadır.

Bu insanlarla konuştuğunuzda, kendilerinden önce gelenlerin hiçbir şey yapmadığını iddia ederek “Ben buradan Türkiye’deki sorunların çözümü için etkili olurum” iddiasıyla ortaya çıkıyorlar. Onlara “Haydi bakalım, görelim” demekten ya da “Siz ne ilksiniz ne de son olacaksınız” deyip geçmekten başka bir seçenek kalmıyor.

Bunların çoğu Avrupa’daki toplumsal yapıyı ve politik içeriği bilmiyor, hatta bilmek dahi istemiyor. Yaşadıkları toplumu tanımadıkları için kendi ülkelerindeki politik anlayışla burada hareket etmeye çalışıyorlar. Sanki kopmuş bir film şeridini birbirine bağlayıp yeniden oynatmaya çalışır gibiler. Aradaki devasa mesafeyi kendi gövdeleriyle kapatmaya çalışıyorlar.

Son yıllarda Türkiye’deki seçimlerde seçme ve seçilme hakkı verildiğinden beri, tüm partiler yurt dışında örgütlenmeye çalışıyor. Ancak her yerde aynı durum söz konusu: “Emekliye ayrılmış” kişiler ön planda. Avrupa’daki günlük yaşamda hiçbir başarı gösterememiş bu kişilerin sırtı, Türkiye’deki politikacılar tarafından sıvazlanıyor. Dar bir bakış açısıyla Türkiye’deki politik anlayışı buraya dayatıyorlar. Birkaç sene sonra bunların da kaybolup gideceği kesindir. Genellikle bu kişilerin bir kısmı, geçmişte sol hareketler içinde yer alıp ilerleyemeyen, şimdi ise CHP, AKP veya MHP içinde yurt dışı temsilciliği yapan kişilerdir. Bu nesil de bittikten sonra, bu yanlış anlayışla yola devam edecek kimseyi bulamayacakları aşikârdır.

Bu kitle genellikle birinci ve ikinci nesil kuşaklardan oluşuyor; sonraki kuşaklar ise Türkiye’nin politik sorunlarıyla pek ilgilenmiyor. Belki bu yazımda 20 sene öncesini analiz ediyor gibi görünsem de, “Görünen köy kılavuz istemez.” Aralarından çok azı Avrupa’da, özellikle de Almanya’da çeşitli partiler içinde yer alıyor. Avrupa’nın toplumsal yapısıyla uyumlu şekilde yoluna devam edenler de mevcut; ancak sayıları yetersiz.

Göçmen sorununun çözümü; göçmenlerin örgütlenip partileştiği, kalıcı programların hayata geçtiği bir süreçle kolaylaşacaktır. Bu konuda tüm göçmenlerin birlikte hareket ederek sürece katkı sunmaları, örgütlenmenin yöntemlerini tartışmaları gerekir. Sorunun çözümü; örgütlü mücadele ve siyasi yapıların hayata geçirilmesiyle mümkün olacaktır.

Göçmenleri bu yanlış örgütlenme biçimlerine sürükleyen nedenlerin başında, yaşadıkları Avrupa ülkelerinde kendilerine demokratik hakların verilmemesi gelmektedir. Göçmenlere yaşadıkları AB ülkelerinde ve Almanya’da hangi demokratik hakkı verdiler de onlar ellerinin tersiyle ittiler?

15 milyon göçmenin yaşadığı Almanya’da, Alman vatandaşı olmayanların hiçbir politik hakkı yoktur; seçme ve seçilme hakkından mahrumdurlar. Sadece Avrupa Birliği (AB) ülkelerinden gelen göçmenler belediye seçimlerinde oy kullanabilirken; Asya, Orta Doğu, Latin Amerika ve Balkan ülkelerinden gelenler bu haktan mahrum bırakılmıştır. Hatta AB vatandaşı olan göçmenler bile eyalet ve federal seçimlerde oy kullanamamaktadır.

Bazı eyaletlerde göçmenlere “Yabancılar Meclisi” hakkı verildi; ancak bu meclisler sadece danışma (beratende) statüsünde olduğu için seçimlere katılım oranı oldukça düşük kalmaktadır. Politik yaptırım gücü olmayan bir kuruma kimse ilgi duymamaktadır. Hessen eyaletinde Alman vatandaşlığına geçenlerin de bu meclisler için oy kullanması sağlandı; buna rağmen katılım yine de artmadı. Bazı yerlerde ise “Uyum Meclisleri” kuruldu. Bunlar seçimle değil, atama usulüyle oluşturulmakta ve hiçbir politik fonksiyonları bulunmamaktadır. Bu nedenle göçmen azınlık bu kurumları ciddiye almamaktadır.

Almanya gibi demokrasinin geliştiği iddia edilen bir ülkede, 70 yıldır burada yaşayan ve beşinci kuşağa ulaşmış göçmenlerin demokratik haklardan mahrum bırakılması antidemokratik bir uygulamadır. Yıllardır göçmen azınlığa, politik yaptırım gücü olan tek bir hak bile verilmemiştir. Bu tutum, ırkçılık ve milliyetçiliğin bir dışavurumu değil de nedir? Göçmenlerin asimile olup yok olacaklarına inanan politikacılar, bu süreçte başarılı olamadılar. “Yabancı yabancıdır” anlayışı terk edilmediği sürece barış içinde birlikte yaşamak mümkün değildir.

Almanya kendini demokratik bir ülke olarak tanımlıyorsa, bu demokrasi sadece hâkim ulus için değil, 15 milyonluk göçmen azınlık için de geçerli olmalıdır. AB ülkelerindeki politikacılar, başka ülkelerdeki baskıları eleştirirken kendi ülkelerindeki dışlayıcı tutumu görmezden gelmemelidir. Kendi ülkelerindeki göçmenlere eşit demokratik haklar bir an önce verilmelidir.

Sonuç olarak tüm göçmenler, yaşadıkları Avrupa ülkelerinde kendi öz partilerini kurarak sorunlarını kendi ellerine almalıdır. Göçmenler Avrupa’da ne ayrı bir toprak ne de ayrı bir bayrak talep ediyor; yalnızca eşit demokratik haklar için örgütlü bir mücadele yürütmek istiyorlar.


Cumali Naz – 29.04.2026

Tags:


About the Author



Comments are closed.

Back to Top ↑