Kemalist cumhuriyet kimileri için mutlu, kimileri içinse mutsuz | Mehmed S. Kaya
Kemalist cumhuriyetçilerin açıklamalarına ne kadar güvenilebilir? Cumhuriyetçi sistem, hem Türk milliyetçiliğinin bir ideoloji olarak doğduğu yer, hem de bu dönem boyunca Kürtlere yönelik ayrımcılık ve zulmün yaşandığı yerdir.
Kemalistler tarafından sürekli olarak «cumhuriyetin değerlerini» korumaya teşvik ediliyoruz. Dünya edebiyatında cumhuriyet değerleri genellikle bir monarşi yerine seçilmiş temsilciler tarafından yönetilen bir devletin temel ilkelerini ifade eder. Bu terim özellikle Fransa’da yaygın olarak kullanılmaktadır ve “Liberté, égalité, fraternité” (özgürlük, eşitlik, kardeşlik) sloganı ve laiklik ile ilişkilendirilmektedir. Bu üç kavram aynı zamanda adalet, bireysel onur, etnik eşitlik ve demokrasiyi kapsamaktadır.
Çoğu Türk değil, ancak azınlıkta olan Kemalistler İstanbul’daki İslam Halifeliğinin devrilip yerine Cumhuriyet’in kurulmasıyla övünmüşlerdir ve hala Cumhuriyet’le gurur duyarlar. Peki, kemalistler, ҫağdaş cumhuriyetlerde olduğu gibi, cumhuriyetin evrensel değerlerini yerine getirdiler mi?
Çağdaş karşıtı bir cumhuriyet projesi
Cumhuriyet geniş bir konudur ve felsefi konular üzerine birçok düşünceyi içerir. Bu yazıda, cumhuriyet tanımındaki hileler ve adaletsizliklerle ilgili olarak bazı insanları memnun eden, bazılarını ise mutsuz eden bazı konulara değineceğim.
Günümüzdeki siyasi durumu anlamak için ülkenin yönetimini belirleyen ideoloji olan Kemalizmi açıklamak zorunludur. Yani, Kemalist cumhuriyetin tanımının nasıl yapıldığını ve kurucusu olan Mustafa Kemal’in bu cumhuriyetin toplumla ilişkisi bağlamında nasıl bir konumda olmasını amaçladığını belirtmek gerekir.
Türkiye Cumhuriyeti 1923’te kurulduğunda Mustafa Kemal, Kemalizm olarak adlandırılan politik felsefesini ortaya koydu ve bunun ilkeleri hâlâ Türk Devletinin temelleriyle iç çatışmalarını belirlemektedir. Buna göre cumhuriyet, bir ideolojinin (Atatürk milliyetçiliği) hâkim olacağı ve topluma kendi egemenliğini dayatacağı bir aygıttır.
Modern cumhuriyetler millet için işlev görmek üzere kurulmuşken; Kemal tam tersini yaptı, yani cumhuriyetin milletten üstün olduğu görüşünü egemen kıldı. Bundan sonra millet devlet için vardır anlayışı yerleştirildi ve devlet artık bir kutsal kurum haline getirildi. Bu zihniyet, Batılı anlamda liberal devlet ideolojisi ile çelişiyor; çünkü demokraside, cumhuriyeti kimin yöneteceğine millet karar verir. Türkiye’de kim iktidarda olursa olsun, Atatürk’ün devlet zihniyeti geҫerliliğni korur.
Kemal, “yeni bir Türk ulusu yaratma projesini” tüm dünyaya örnek teşkil edecek “modern bir cumhuriyet projesi” olarak adlandırmıştı. Buna karşılık, birçokları bunu sorgulamış ve bu projede modernleşmeyle ilgili bir durum bulamamışlardı (1).
Hilekarlık, cumhuriyetin temel ilkesinden başlar
Öncelikle, modern bir cumhuriyetin ilk ilkesi, seçilmiş temsilciler tarafından yönetilmesidir. Ancak, Kemal’in cumhuriyetinde halka temsilcilerini seçme fırsatı verilmedi. Parlamento üyeleri, bazı sembolik, sözde seçimler dışında, Kemal’in kendisi veya yakın çevresi tarafından atanıyordu. Atama kriterleri, tanışıklık, dostluk ve kişinin Mustafa Kemal’e sadık olup olmaması esasına dayanıyordu.
Kemal ve haleflerinin tanımladığı özgürlük, bireysel haysiyet, etnik gruplar arası eşitlik, modern bir cumhuriyetle ilişkilendirilen değerlerle aynı değildir. Kemalist cumhuriyet, şiddet, korku, işkence, Kürtlere ve diğer Türk olmayan milliyetlere karşı etnik inkâr ve ayrımcılık ilkesi üzerine kurulmuştur. Kemalist elit, Kürtler üzerindeki kontrolü sadece eylemleriyle sınırlı kalmayan, aynı zamanda onları ve tüm gayri Türkleri “kutsal Türkler”e dönüştürmeyi amaçlayan bir “Türkleştirme” programı aracılığıyla düşüncelerini, duygularını ve arzularını da kapsayan otoriter ve totaliter bir anayasayla kurumlaştırdı. Bu Anayasa, çoğunluğu Kemal tarafından atanan parlamento tarafından 1924’te onaylandı (2).
Bundan sonra Kemal, Kürtler ve diğer azınlıklar pahasına etnik Türklere istedikleri her türlü faydayı sağlamaya odaklandı (3). MÖ 5. yüzyıl gibi erken bir dönemde Glaukon ve Adeimantus, Sokrates’e adil bir yaşamın adaletsiz bir yaşamdan neden daha mutlu olduğuna dair tatmin edici bir açıklama getirmesi için meydan okumuşlardı (4). Şimdiye kadar hiçbir Türk muhalif siyasetçi veya düşünür, adil bir yaşamın Kemal’in adaletsiz cumhuriyet modeline meydan okumamıştır. Tam tersine, Türk siyasi propagandası hala Kemal’i ölümsüzleştirmeye çalışıyor. Ancak İslamcılar 2002 zaferinden sonra, “eski Türkiye geride kaldı retoriği sürekli tekrarlıyorlar.
İddia edilen “yeni Türkiye”, eski Türkiye’den farklı mı?
“Yeni Türkiye”den bahsedildiğinde, aklıma Erdoğan ve hareketinin 2002’de Kemalistleri yenmesinden ve cumhuriyeti yeni bir zihniyetle yönetmesinden bu yana yaşanan süreç geliyor. AKP lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan defalarca “eski Türkiye geride kaldı” diye kendini tekrarlıyor. Gerçekten eski Türkiye ile bir kopuş yaşandı mı? Yeni Türkiye aslında neyi temsil ediyor? “Yeni Türkiye”, önceki Kemalist Türkiye’den bir kopuşu mu temsil ediyor? Bu iddia en iyi Kürtlerin durumuyla doğrulanabilir ya da reddedilebilir. Kürtlere bakış açısı değişti mi? Belki de daha önemli olan soru şudur: Kemalistlerin Kürtlere karşı kullandığı siyasi hileye son verildi mi? Bilindiği üzere, Kemalistler neredeyse yüz yıl boyunca Kürtlerin varlığını inkar etmek, doğal haklarını talep etmelerini engellemek ve onları Türk kültürüne asimile etmek için inanılmaz kaba güҫ ve ırkҫı yöntemler ve hileler kullandılar; idamlar, sürgünler, etnik temizlik, işkenceler, kӧy yakmalar, kӧylülere kendi bokunu yedirmek, sivillere devlet terӧrü uygulamak vesair. Liste oldukҫa uzun.
Ben ve Kürtler için, yeni zihniyet, hakikate, ilerlemeye ve özgürlüğe mutlak bir inanç beklentisiydi. Bu, Kürtlere ve diğer etnik gruplara karşı ciddi suçlar işlemiş olan Kemalizmin geçmişinin açıkça kınanmasını gerektirirdi. Eğer adalet “yeni Türkiye”nin zihniyetine yerleşmiş olsaydı, bu durum baskıcı Kemalist doktrinin sahtekarlığını ifşa edilmesine, Kürtlere karşı önyargıların ortadan kaldırılmasına ve ırkçı Kemalizmin resmi devlet ideolojisi olarak sona ermesine yol açardı.
Entegrasyon, Mustafa Kemal’in Türkleştirme planının yeni bir versiyonudur
Bir yılı aşkın süredir, Kürtlerin gelecekte Türk devleti ve Türk toplumuyla nasıl ilişki kurması gerektiğine dair “demokratik entegrasyon” modelini tartışıyoruz. Kürtlerin ve Türklerin konumundan dolayı entegrasyon, Kürtlerin Türk devletine, kültürüne ve idari düzenine tabi kılınması anlamına gelir. Bu bir devlet projesidir ve meşruiyeti, Kürtlerin yerli bir halk olmasına rağmen Türk egemenliği altında yaşadıkları varsayımına dayanmaktadır. Bu modelde egemen gücün kuralları geçerlidir ve Kürtlere egemen gücün kuralları dayatılmış. Bu devlet stratejisi Mustafa Kemal döneminde Kürtlere zorla dayatılmıştır. Şimdi ise Abdullah Öcalan aracılığıyla bir nevi “gönüllü” olarak dayatılıyor.
Eğer «demokratik entegrasyon» planı Kürtler tarafından kabul edilip uygulanırsa, maalesef Kemalizm ile Erdoğan rejiminin Kürtlerin geleceğine dair görüşü arasında net bir ayrım yapmak mümkün olmayacaktır. Hükümetin Abdullah Öcalan’ı sözde “demokratik entegrasyon”da kullanması, “yeni Türkiye”nin Mustafa Kemal’in hayatının eseri olan ve mimarı olduğu Kürtlerin türkleştirme hedefinden vazgeçmediğinin bir kanıtıdır. Kürtler ve Türkler arasında barış, özgürlük, eşitlik ve kardeşliği sağlamanın tek yolu, Kemalistler tarafından kurulan devlet sistemini temelden değiştirmektir.
Kemalist olmanın başka bir yolu
Kemalistler gibi islamistler de Kürtlerle ӧzgürlüğü, eşitliği, egemenligi ve kardeşliği paylaşmak istemiyor. Bu durum Türkiye sınırları dışında da kanıtlanabilir. Kürtler komşu ülkelerde kendi bölgelerinde egemen olmaya kalkıştığında “yeni Türkiye” hemen müdahale etmekten geri kalmıyor. Bunu Kuzey-Suriye de yaşadık. İran’da da benzer bir plan hazırlanıyor.
Dünyada hangi devlet, kendi ulusal sınırları dışında, başka bir halkın hakları için verdiği mücadeleyi bu kadar engellemeye çalışır? Böyle bir gerekçesi ve amacı olan herhangi bir devlet bilmiyorum. ABD ve İsrail’i örnek gösterirseniz, bu doğru değil çünkü bu ülkelerin farklı hedefleri ve gerekçeleri var.
İslamcı yönetime ve sözde kardeşlik, eşitlik ve özgürlük palavralarına rağmen, Kemalist görüş, Türk toplumunun yapısına tamamen yansımıştır. Sokak reportajlarında Kürtler tarafından sıklıkla şӧyle ifade edilir:
“Kürtlerin hakları söz konusu olduğunda sağcısı/solcusu, dincisi/laiki, aydını/cahili, işҫisi/sermayedarı vesair hepsi Kürt düşmanıdır».
«Demokratik entegrasyon» Kürt kamuoyunu ikiye böldü
Türk devleti ile Kürtlerin geleceği için standart belirleyen Abdullah Öcalan arasında neler oluyor? Bu standart toplumumuzun yaşam biçimini ve temel değerlerini de etkiliyor. Entegrasyon her yönüyle Türk olmaya doğru bir geçiş süreci olarak ӧngӧrülüyor. Amaç Kürtleri Türklerle tek bir millet haline dönüştürmektir. Bu durumda Kürtler bağımsızlık talep etmeyecekler. Kendi kendilerini yönetme hakkı talep etmeyecekler. Kürtçenin okullarda öğretilmesini talep etmeyecekler. Kürtçenin ikinci resmi dil yapılmasını talep etmeyecekler. Ve kültürel haklar talep etmeyecekler.
Öcalan’ın (belki de Türk devletinin adına) 27 Şubat 2025 tarihli ҫağrısında bu şartları kabul ettiğini teyit etti. Bu, aşırı bir teslimiyet itirafı demektir. Ve onu yakından takip edenler iҫin hiҫ de şaşırtıcı gelmedi; Öcalan, 1999’dan bu yana resmi ideolojiye tamamen bağlı olduğunu hisettirmiş, Kürtlerin bağımsızlığını veya özerkliğini reddetmiş, Kürt ulusal kimliğini inkar ediyor ve “demokratik entegrasyon” uydurması yolu ile tüm Kürtlerin Türk toplumuna ve devletine gönüllü olarak bütünleşmesini dayatıyor. “Beni anlamıyorsunuz” diyerek örgütüne baskı yapıyor. Öcalan’ın bu dönüşümü Kürtleri derinden böldü.
Öcalan’ın “demokratik entegrasyon”a verdiği destek, Kürt kamuoyunu ikiye böldü. Öcalan’ı yalnızca azınlık destekliyor. Özellikle gençler, “Kürtleri Türkleştirme” plan ve politikalarına karşı çıkıyor.
İkinci Lozan darbesi mi geliyor?
Öcalan ile devlet arasında, tarafların ortak bir isim vermeden yürüttüğü süreç şeffaf değil. Bir taraf «terӧrsüz Türkiye», diğer taraf «Barış süreci» diyor. Devletin Öcalan ile müzakerelerin yapılıp yapılmadığına dair iddialar da güvenilir kaynaklara dayanmıyor. Öcalan’ın devletin yanında durduğuna dair birçok kanıt var, ancak gizli tutuluyor.
Öcalan, gerek kendi örgütüne gerekse Kürtlere karşı tutarlı bir tavır sergilememiştir. Ayrıca Türk devletine karşı da herhangi bir direniş göstermedi. Kürtlerin haklarını da savunmuyor. Neden artık Kürtler adına müzakere etsin ki? Neden Kürtlerin geleceğini belirlesin ki? Kürt sorununun çözümünde demokratik bakış açısını temel alırsak, seçilmiş temsilcilerin halk adına müzakere etmesi gerekir. Öcalan seçilmiş biri değil.
Öcalan’ın Kürtlerin hakları konusunda müzakere etmediğine dair de birçok kanıt var. Devlet, Öcalan’ı tamamen kontrol altında tutuyor. O sadece devletten talimat alıyor ve talimatları DEM partisine iletiyor, deniliyor. Hükümet ne emir ediyorsa Öcalan ve DEM kabul ediyor. Eğer durum böyleyse, Kürtler Lozan’dan sonra yüzyılın en büyük darbesini yiyecekler.
Öcalan, eski Kürt isyancı liderlerinin tam tersi bir tutum sergiledi
Öcalan, Türk devletine karşı net bir tavır alamadı. Öte yandan, Kürdistan’ın dört parҫasında Kürtler, sömürgeci güçlere karşı birlik ve bağımsız bir gelecek arzusu mücadelesi veriyorlar. Zengin entelektüel kaynaklara sahip bir millet olarak Kürtler, kendi adlarına müzakere edebilecek liderlere sahip olma güvenini hak ediyorlar. Bu millet, güvenmedikleri liderler tarafından manipüle edilemez.
Önceki pek ҫok Kürt isyancı liderlerin aksine, Öcalan halkına karşı pişmanlık ve sadakatsızlık göstermiştir. Türk devletine karşı herhangi bir direniş göstermedi. 27 Şubat 2025 tarihli çağrısında teyit ettiği koşullarıyla, aşırı bir teslimiyet göstermiştir. Bir halkın kültürel hakkı yoksa başka neye hakkı var? O zaman neden 41 yıl kan dӧküldü, sorusu sıkҫa soruluyor.
Seyit Rıza, Alişêr Alişanzade, Qazi Muhammed, Nuri Dersimi, Abdurahman Qasımlo gibi Kürt isyancı liderler sömürgecilerin hakimiyetine boyun eğmediler ve Kürdistan tarihinde unutulmaz örneklerdir. Bu liderlerin sarsılmaz ve kararlı ruhu, onları Kürt özgürlük mücadelesinin en güçlü sembolleri haline getirdi.
Başa dӧnersek; Özgürlük, adalet, bireyin insanlık onuru, etnik eşitlik ve demokrasi kavramlarını temel alırsak, kemalist cumhuriyet Kürtler için mutsuz bir projeydi ve hâlâ da öyledir. Mustafa Kemal’in tanımı «Cumhuriyet, eşitliktir, özgürlüktür, yani adalettir, çağdaşlıktır. «Cumhuriyet bilhassa kimsesizlerin kimsesidir, demokrasiye giden yolun ilk ve en önemli adımıdır» talihsiz bir palavra idi.
Kaynaklar:
Metin Heper: “The Republican People Party and Kemalism, 2010.
Türkiye Cumhuriyeti 1924 Anayasası “Teşkîlât-ı Esâsiye Kanunu”).
Şark Islahat Planı, 1925.
Paideia hakkında daha fazla bilgi için bkz. Werner Jaeger, Paideia. The Ideals of Greek Culture, çev. Gilbert Highet. Oxford University Press 1939.
*Mehmed S. Kaya: Bingöl’ün Solhan ilçesinin Keşkon mezrası doğumludur. Norveç Inland Üniversitesi’nde sosyoloji profesörüdür. ‘The Zaza Kurds of Turkey’ kitabının yazarıdır.
Mehmed S. kaya – 19.05.2026

























































