Zafer Partisi’nin faşist truva atı: İstiklal Kadınları | Arzu Demir
Gerek dünyada gelişen yeni faşist parti ve hareketlere gerekse de Türkiye’de kadın özgürlük mücadelesinin üzerine sürülen “İstiklal Kadınları” gibi truva atlarına karşı mücadele güncel ve son derece önemli. Kadın özgürlük mücadelesi ile faşizmin yeni truva atı “İstiklal Kadınları” arasında hiçbir ortak yan yoktur; bu reaksiyoner oluşum kadın özgürlük mücadelesinin ve genel olarak özgürlüğün düşmanıdır. “Kadın” kimliği faşizmi üreten bir perdeden, bir kalkandan başka bir şey değildir.
Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nde 2 öğrencinin tutsak alınmasıyla sonuçlanan faşist bayrak provokasyonun sorumlularından biri de kendilerini “İstiklal Kadınları” olarak tanıtan grup oldu. Bu faşist güruh daha önce de İstanbul’da 8 Mart ve 25 Kasım eylemlerinde provokasyon peşinde koşmuştu.
“İstiklal Kadınları” misyon ve hedeflerini “Türk kadınını güçlendirmek”, “vatan sevgisi”, “milli Türk kimliği” gibi bilindik faşist ve devletçi kavramlarla tanımlıyor. Elbette politikalarının merkezinde duran “bölücülüğe karşı mücadele” ile Türk ve Müslüman olmayan her şeyin karşısında konumlanarak, saldırgan bir dil kullanıyorlar. Dünya kadınlarının erkek egemenliğine ve baskıcı rejimlere karşı mücadele manifestosu haline gelen “jin, jiyan, azadi” sloganını bile sınırsız bir şovenizmle “bölücü” bularak karşı çıkıyorlar. Sosyal medya hesaplarından “kapatın bu DEM’i, Amedspor’u” gibi çağrılar da yapıyorlar.
Faşist Zafer Partisi’nin kadın kolu olarak örgütlenip, devrimci gençlik ve kadın özgürlük mücadelesinin karşısına çıkartılmalarının içinden geçtiğimiz süreçle yakından ilişkisi var.
Hem devrimci gençlik hareketi hem de kadın özgürlük mücadelesi, faşist şeflik rejimine karşı önemli mücadele dinamikleri. Son faşist provokasyonun örgütlendiği ODTÜ, ‘68 kuşağından bugüne antiemperyalist devrimci gençlik mücadelesinin önemli merkezlerinden biri oldu. Örneğin ABD’nin “Vietnam kasabı” olarak bilinen Büyükelçi Komer’in üniversiteyi ziyareti sırasında arabası yakılmış, o günlerde antiemperyalist mücadelenin en önemli sloganı “tam bağımsız Türkiye” talepli sayısız boykot, işgal ve eylem bu üniversitede gerçekleştirilmişti.
7-8 Temmuz günlerinde Ankara’da yapılacak NATO zirvesine karşı bir araya gelen devrimci gençlik örgütleri, NATO ve Emperyalist Savaş Karşıtı Gençlik Birliği ile yeni mücadele sürecine hazırlanırken, bu mücadelenin önemli merkezlerinden birinin de ODTÜ olacağını tahmin etmek zor değil. İlk eylemini Kızıldere direnişinin 54. yıl dönümünde İstanbul’da İsrail Konsolosluğu’na yürüyerek yapan Gençlik Birliği, 6 Mayıs’ta da hem Ankara’da Karşıyaka Mezarlığı’nda hem de İstanbul’da Dolmabahçe’de Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ı anarak, temel aldığı devrimci mirasa işaret etti.
Tam da NATO karşıtı zirveyi engellemek için hazırlıklar sürerken, Gezi-Haziran ayaklanmasından sonra 19 Mart ayaklanmasının da motor gücü gençlik hareketinin, faşist provokasyonlarla hedef alınması hiç de şaşırtıcı değil.
Kadın özgürlük mücadelesi, İstanbul Sözleşmesi’nin gasp edilmesi gibi önemli bir mevziiyi kaybetse de iktidarın ağır saldırılarına rağmen sokakları terk etmeyen bir pratiğin sahibi oldu. “Aile 10 Yılı” ilanıyla birlikte “şef tipi aile”nin ve “makbul kadınlığın” inşası ve sermayenin ihtiyacı ucuz işgücü üretimi için doğurganlığın artırılması amacıyla siyasal, ideolojik, ekonomik, kültürel, her alandan kuşatmaya alınan kadınların karşısına çıkan bu faşist grup, kadın hareketini bölmeyi, mücadele sembollerini çalmayı, tarihini çarpıtmayı amaçlıyor. “8 Mart’ı terör propagandası için kullananlardan arındıracağız” tehditleriyle 8 Mart’ı “millileştirmek” isteyen bu faşist grup, kimi kadın cinayeti davalarını da takip ediyor. Kadın katliamlarına karşı çıktığını iddia ederken, iktidarın “Aile 10 Yılı” stratejik saldırısı karşısında tutum almak yerine, mücadelesinin merkezine “bölücülüğü” koyarak, kadın özgürlük mücadelesini ve öznelerini hedef gösteriyor.
X platformundaki hesapları, kurumsal ve siyasal bir kimlikten öte, “günaydın, jinjiyancılar hariç” gibi lümpen paylaşımlarla dolu. Talatpaşa’dan Sabiha Gökçen’e halka karşı soykırım suçunu işlemiş failleri anıyorlar.
Ayrıca, LGBTİ+ hareketi karşısında faşist şeflik rejimi ile aynı temelde buluşuyorlar. Yaklaşan onur haftası ve trans onur haftası günlerinde yine provokasyon yaratmak amacıyla sahneye çıkacaklarına hiç şüphe yok.
Zafer Partisi gençliği, 19 Mart eylemlerine katılarak, hem hedefler hem de kitle bakımından genişlemesini engellemeye çalışmış, istiklal marşı okumak, Kürt halkının değerlerini hedef alan ırkçı pankartlar açmak gibi eylemlerle, harekete Türkçü bir karakter kazandırmaya çalışmıştı. AKP ile birlikte “çözüm sürecini” yürüten MHP ve İyi Parti tabanına da oynayarak faşist şovenist söylemini sertleştiren bu parti, ona bağlı gençlik ve kadın yapıları, antifaşist mücadelenin karşısında şimdiden vurucu bir güç olma yolunda saldırgan provokatif bir güç olarak örgütlenmeye çalışılıyor.
Dünyada burjuva ailenin yaşadığı kriz bir erkek egemenliği krizi ve krizden çıkmak için sermaye devletleri, kadınların kazanımlarını tırpanlamanın, gasp etmenin yollarını arıyor. 3. dünya savaşı hazırlıklarına bağlı olarak geliştirilen yeni faşist hareketler de bir yandan “aile”yi güçlendiren politikaları devreye sokarken, diğer yandan kadınları “siyasi figürler” olarak da öne çıkarıyor. Avrupa’da faşizmin “kilise, mutfak ve çocuk” üçgenine hapsedilen kadın, elbette kapitalizmin ihtiyaçlarına bağlı olarak evden çıktı. Bugün yeniden bu ihtiyaçlar temelinde, faşist partilerin merkezlerinde de görevlendiriliyorlar. Özellikle birçok Avrupa ülkesinde yeni faşist hareketlerin başını kadınlar çekiyor. Almanya’daki AFD’nin başkanı olan Alice Weidel, lezbiyen bir kadın. Partneri de Sri Lankalı film yapımcısı Sarah Bossard.
Fransa’daki Ulusal Birlik Partisi’nin manevi lideri Marine Le Pen’den İtalya’da faşist Başbakan Giorgia Meloni’ye kadar faşist hareketlerde kadınlar öne çıkıyor.
Ancak buna rağmen, aileyi güçlendiren, LGBTİ+’ları ve kadınların kazanımlarını tehdit olarak gören politikaları değişmiyor. Örneğin, eşcinselliği “bireysel bir tercih” olarak tolere eden AFD, LGBTİ+ hakları konusunda ise nefret siyasetinin başını çekiyor, heteroseksüel Alman çekirdek ailenin güçlendirilmesini kadın politikasının merkezine koyuyor. Le Pen’in partisi de kadınları doğuma teşvik ederek, Fransa’nın demografik geleceğini göç yerine yerli nüfus artışı ile çözmek istiyor.
Sonuç olarak; gerek dünyada gelişen yeni faşist parti ve hareketlere gerekse de Türkiye’de kadın özgürlük mücadelesinin üzerine sürülen “İstiklal Kadınları” gibi truva atlarına karşı mücadele güncel ve son derece önemli. Kadın özgürlük mücadelesi ile faşizmin yeni truva atı “İstiklal Kadınları” arasında hiçbir ortak yan yoktur; bu reaksiyoner oluşum kadın özgürlük mücadelesinin ve genel olarak özgürlüğün düşmanıdır. “Kadın” kimliği faşizmi üreten bir perdeden, bir kalkandan başka bir şey değildir. Zafer Partili kadınlardan oluşan bu faşist yapı, kadın mücadelesinin kimi söylemlerini kullanarak demagoji yapsa da kadınların, antifaşist mücadelesinin hedefindedir; kadın özgürlük mücadelesi saflarında bilinç bulanıklığı, kargaşa ve bozgunculuk yapmalarına izin verilmemelidir.
Seçtiklerimiz: Arzu Demir – etha – 15.05.2026

























































