Makaleler

Published on Mayıs 7th, 2026

0

Faşizm, süreç ve yüzleşme | Hüseyin Şenol


Faşist devlet sandıkta değil, mücadeleyle yıkılarak yenildi. Bugün ise bu topraklarda “süreç” söylemi, sömürgeci gerçekliği gizliyor; Türkiye’de devlet sömürgeci bir oligarşi, günümüz hükümeti ise faşisttir…

Faşizm sandıkta değil, mücadelede yenildi. 8 Mayıs 1945’in 81. yılında, yalnızca geçmişi anmak değil, bugünün tehlikesini doğru kavramak zorundayız.

8 Mayıs 1945… Bu tarih yalnızca Hitler Almanyası’nın çöküşü değildir. Aynı zamanda insanlığın en örgütlü barbarlığa karşı verdiği en büyük yanıtın adıdır. Faşizmin yenilgisi, bir devletin yıkılışından çok daha fazlasını ifade eder; halkların birleştiğinde en karanlık rejimleri bile tarihin çöplüğüne gönderebileceğinin somut kanıtıdır. Ancak bu tarih yalnızca bir zafer değil, aynı zamanda bir uyarıdır. Çünkü faşizm geçmişte kalmış bir sapma değil, kapitalist sistemin kriz anlarında başvurduğu bilinçli ve sistematik bir tercihtir.

Faşizmi hâlâ bir avuç “çılgın liderin” ürünü olarak anlatanlar ya tarihi anlamıyor ya da bilinçli biçimde çarpıtıyor. Faşizm, finans kapitalin en çıplak diktatörlüğüdür. Sistem krize girdiğinde, işçi sınıfı ve ezilenler sahneye çıktığında, burjuvazi demokratik biçimleri askıya alır ve faşizmi devreye sokar. Hitler de Mussolini de bu nedenle iktidara geldi; seçildikleri için değil, seçtirildikleri için. 1930’ların Almanyası’nda sermaye sınıfı bir yol ayrımına geldi ve tercihini açıkça faşizmden yana kullandı. Bugün de bu gerçek değişmiş değildir.

Örgütlü barbarlığın inşası

Hitler’in 30 Ocak 1933’te iktidara getirilmesiyle başlayan süreç, yalnızca bir “otoriterleşme” süreci değildi; yükselen işçi hareketini ve antifaşist örgütlenmeyi ezmeye yönelik planlı bir sınıf saldırısıydı. İlk hedef komünistlerdi; ardından sosyalistler, sendikacılar ve tüm muhalif kesimler geldi. Süreç ilerledikçe Yahudiler, Romanlar, engelliler ve rejimin “istenmeyenleri” sistematik olarak hedef haline getirildi. Toplama kampları, işkence, sürgün ve kitlesel imha politikaları tesadüf değildi; bunlar devletin bilinçli politikalarıydı. 1 Eylül 1939’da Polonya’ya saldırıyla başlayan süreç, kısa sürede küresel bir yıkıma dönüştü ve 65 milyon insanın ölümüyle sonuçlandı. Bu bilanço yalnızca bir savaşın değil, bir sistemin bilançosudur.

Sosyal demokrasinin rolü

Bu süreçte sosyal demokrasinin rolü görmezden gelinemez. Almanya’da sosyal demokratlar, komünistlerle birleşik mücadele hattı kurmak yerine “düzeni koruma” adına tarafsız kalmayı tercih etti. Bu tarafsızlık, fiilen faşizmin önünü açtı. Daha açık söylemek gerekirse: Sosyal demokrasi, faşizmi durduramadığı gibi, onu mümkün kılan siyasal zeminin oluşmasına katkı sundu. Faşizm gelmeden önce onu durdurmayanlar, geldikten sonra zaten durduramaz.

Bugün de tablo özünde değişmiş değildir. Almanya’da SPD, Türkiye’de CHP ve benzeri yapılar, sistemin sınırlarını aşmayan, aşmamayı da bilinçli biçimde tercih eden bir siyaset izliyor. Kriz anlarında ise rollerini değiştirmiyorlar; tam tersine, düzenin sarsılan dengelerini yeniden kurma görevini üstleniyorlar. Bu nedenle sosyal demokrasi, faşizme karşı bir alternatif değil; sistemin kriz yönetim araçlarından biridir. Faşizmi geriletmez, en iyi ihtimalle erteler, çoğu durumda ise önünü açar.

Faşizm nasıl gelir ve gider

Faşizm tartışmalarının en çok çarpıtılan başlıklarından biri de “nasıl geldiği ve nasıl gideceği” meselesidir. Faşizm, seçim süreçlerinden yararlanabilir; ancak devlet biçimi haline geldiğinde seçimle gitmez. Bu tarihsel bir gerçektir. Hitler de Mussolini de sandıkla gitmedi; yıkılarak gönderildi. Bu nedenle faşizme karşı mücadeleyi yalnızca seçimlere indirgemek ciddi bir yanılsamadır. Sandık bir araç olabilir, ama belirleyici olan örgütlü halk gücüdür.

Türkiye’de yıllardır süren “faşist diktatörlük var mı yok mu” tartışması, çoğu zaman yanlış bir zeminde yürütülüyor ve bu nedenle politik bir sonuç üretmiyor. Oysa mesele oldukça somut: Türkiye’de faşist partilerin iktidarı vardır, ancak bu durum henüz klasik anlamda kurumsallaşmış bir faşist devlet biçimine dönüşmüş değildir. Bu tespiti bulanıklaştıran şey ise hem iktidarın uyguladığı faşizan politikalar hem de muhalefetin bu politikalar karşısındaki etkisizliğidir. Faşist diktatörlük, ele geçirdiği alanları seçimle geri vermez. Oysa Türkiye’de, tüm baskı ve sınırlamalara rağmen, siyasal alanın tamamen kapatılmadığı bir gerçeklik vardır. Bu, sistemin hâlâ farklı araçlarla yönetilebildiğini gösterir.

Ama bu durum bir rahatlama gerekçesi değildir. Tam tersine, kriz derinleştikçe sistemin daha sert biçimlere yönelme ihtimali her zaman vardır. Bugün eksik olan şey, bu ihtimali ortadan kaldıracak bir toplumsal güçtür.

Faşist devlet sandıkta değil, mücadeleyle yıkılarak yenildi. Bugün ise bu topraklarda “süreç” söylemi, sömürgeci gerçekliği gizliyor; Türkiye’de devlet sömürgeci bir oligarşi, günümüz hükümeti ise faşisttir.

Süreç tartışmaları ve gerçeklik

Bugün yeniden gündeme getirilen “normalleşme”, “yumuşama” ya da “süreç” tartışmaları da bu çerçevede değerlendirilmelidir. Açık konuşmak gerekir: Ortada gerçek bir çözüm iradesi yoktur. Kürt meselesi hâlâ güvenlikçi politikaların merkezinde ele alınmakta, devletin sömürgeci karakteri tartışma dışı bırakılmaktadır. Dolayısıyla yürütülen şey bir çözüm süreci değil, bir kontrol sürecidir. Sorun çözülmemekte, yönetilmektedir; çatışma ortadan kaldırılmamakta, yeniden düzenlenmektedir.
            Nitekim, süreç tartışmalarının sürdüğü bir dönemde, Mardin’de kayyımın görev süresinin uzatılması gerçeğin en somut ifadesidir. Seçilmişlerin yerine atanan bir valinin görev süresinin keyfi biçimde uzatılması, sömürgeci yönetim anlayışının kesintisiz devam ettiğini göstermektedir. Bu tablo, “normalleşme” ve “süreç” söylemlerinin ne kadar karşılıksız olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Açık konuşmak gerekir: Bu, sömürgeci devlete ve onun bugünkü faşist nöbetçilerine neden güvenilemeyeceğinin en net göstergesidir.

Muhalefetin bu tabloya yaklaşımı da farklı değildir. CHP başta olmak üzere sistem içi muhalefet, köklü bir dönüşüm yerine düzenin daha “yumuşak” işlemesini hedeflemektedir. Bu da iktidarın faşizan uygulamalarını ortadan kaldırmaz; yalnızca onları daha yönetilebilir hale getirir. Sonuç olarak ortaya çıkan tablo şudur: Sistem kendini yeniden üretirken, “çözüm” söylemi bu yeniden üretimin ideolojik örtüsü haline gelmektedir.

Bu tartışmalar sürerken, son birkaç gündür dillendirilen “Apocu Hareket Yönetimi” tanımlaması da dikkat çekmektedir. PKK, fesih ve silah bırakma kararının birinci yıl dönümünde ilk kez bu ad altında bir açıklama yaptı. Bu adlandırma, yalnızca sürece dair beklentileri değil, aynı zamanda hareketin yeni dönemdeki siyasal ve örgütsel kimlik arayışını da yansıtmaktadır. Açıklamada, sürecin ilerlemesi için Abdullah Öcalan’ın statüsünün belirlenmesi temel şart olarak öne çıkarılmaktadır.

Ancak bu yeni adlandırma, zaten belirsizliklerle dolu olan süreci daha da belirsiz ve tartışmalı bir zemine taşımaktadır. PKK sonrası dönemin nasıl tanımlanacağı, hareketin hangi siyasal çerçevede yol alacağı ve bunun toplumsal karşılığının ne olacağı soruları hâlâ netlik kazanmış değildir.

Faşistlerin mezarları ve hafıza meselesi

Selahattin Demirtaş’ın bu tartışmalar bağlamında yaptığı “kardeşlik hukuku” vurgusu da bu çerçevede ele alınmalıdır. İlk bakışta iyi niyetli bir çağrı gibi görünse de, bu yaklaşım meselenin tarihsel ve siyasal karakterini bulanıklaştırmaktadır. Kürt meselesi bir “duygu” değil, yapısal bir tahakküm ilişkisidir. Süreci “kardeşlik” eksenine indirgemek, devletin süreklilik arz eden politikalarını görünmez kılar. “Silahın değil kardeşliğin konuşması” vurgusu ise silahı ortaya çıkaran koşulları tartışma dışı bırakır ve devleti dolaylı biçimde temize çeker.

Daha da sorunlu olan, faşist bir liderin mezarının ziyaret edilmesini önermesidir. Bu tür bir yaklaşım, faşizmi normalleştirir. Sosyalistler açısından bu konuda bir belirsizlik yoktur: Faşistlerle “kardeşlik” kurulmaz. Bu tür semboller uzlaşmanın değil, hesaplaşmanın konusudur.

Bu noktada yalnızca “ziyaret” meselesi de değildir. Faşistlerle halay çekme, onlara “uzun ömürler dileme” gibi yaklaşımlar, siyasal olarak kabul edilemez bir savrulmayı ifade eder. Bu tür jestler, toplumsal barış değil; faşizmin ideolojik olarak aklanmasına hizmet eder.

Faşist liderlerin anıt mezarları, dünyanın birçok yerinde olduğu gibi korunmaz; kaldırılır. Çünkü bu anıtlar yalnızca geçmişi değil, bugünün faşist ideolojisinin yeniden üretimini de temsil eder. İspanya’da Franco’nun anıt mezarının kaldırılması bu açıdan çarpıcı bir örnektir.

Barış, faşizmi onurlandırarak değil; onu mahkûm ederek kurulur.

Emperyalizm ve savaş

Faşizmi emperyalizmden bağımsız düşünmek mümkün değildir. 2. Dünya Savaşı bir liderler savaşı değil, emperyalist paylaşım savaşıydı. Bugün Ukrayna’dan Ortadoğu’ya uzanan çatışmalar da aynı mantığın ürünüdür. ABD, Rusya, Avrupa Birliği ya da diğer güçler açısından mesele demokrasi değil; güç, nüfuz ve kâr mücadelesidir. Venezuela, Filistin’de, İran’da, Kürdistan’da ve dünyanın birçok bölgesinde yaşananlar bu gerçeğin açık göstergesidir. Bu nedenle “senin emperyalizmin, benim emperyalizmim” ayrımı anlamsızdır; emperyalizm bütünüyle insanlığın düşmanıdır.

Avrupa’da yükselen tehlike

Avrupa’da ırkçılığın ve faşizmin yükselişi de bu tarihsel çerçevede değerlendirilmelidir. Almanya’da AfD’nin güçlenmesi, Fransa’da aşırı sağın yükselişi, göçmenlere yönelik saldırıların artması rastlantı değildir. Ekonomik kriz derinleştikçe sistem yeni “günah keçileri” yaratır ve bugün bu rolü göçmenler ve azınlıklar üstlenmektedir. Bu tablo, 1930’ların Avrupa’sını hatırlatmaktadır. Tarih birebir tekrar etmese de benzer koşullar benzer sonuçlar üretir.

8 Mayıs bize şunu hatırlatır: Faşizm yenilebilir, ama kendiliğinden değil. Faşizm sandıkta değil, mücadelede yenilir. Sokakta, işyerinde, mahallede, örgütlü halk gücüyle yenilir. 81 yıl önce Hitler faşizmini yıkan güç buydu; bugün de değişen bir şey yoktur.

Faşizmi lanetliyor, direnenleri selamlıyor ve mücadelede yitirdiğimiz tüm antifaşistleri saygıyla anıyorum.

Faşizme karşı mücadele geçmişin değil, bugünün meselesidir ve bu mücadele ancak örgütlü, birleşik ve enternasyonal bir halk hareketiyle başarıya ulaşabilir.

Bu nedenle, faşizmin nasıl adım adım ilerlediğini anlatan ve bugün için de geçerliliğini koruyan şu uyarı bugün hâlâ geçerliliğini koruyor:
“Önce komünistleri götürdüler, sesimi çıkarmadım…
Sonra beni almaya geldiklerinde, benim için sesini çıkaracak kimse kalmamıştı.”


Hüseyin Şenol – 07.05.2026

Tags: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,


About the Author



Comments are closed.

Back to Top ↑