Makaleler

Published on Nisan 14th, 2026

0

Anı-yorum: Ersen Savurur (Saksı Cihat) – Geç kalınmış bir anma | Necati Akın


İtirazı yaşam biçimi haline getiren “Saksı Cihat”ın ve tüm gidenlerin ardından, yoldaşlığa ve yitirdiklerimize dair bir anı-yorum...


Saynur ve Yavuz yoldaşlarımızın ölümünden sonra Avrupa çapında yaptığımız interaktif anma ve dayanışma toplantılarında, Aytaç yoldaşımızın “Kardeşim Ersen de yoldaşınızdı, neden es geçtiniz” sitemi karşısında mahcubiyet dolu, titrek bir sesle cevap vererek özür dilemiş ve becerebildiğim kadarıyla Ersen’i yazacağıma söz vermiştim. Aytaç’la tanışmam ise bir başka dertleşmenin konusu olsun.

Geç de olsa bu sözü yerine getirmek istiyorum. Bu vesileyle Avrupa’da birlikte mücadele ettiğimiz; Bülent Yaman, Zarife Yurtseven, Şule Tanrıverdi, Saynur Çetiner, Ergun Bay (Süleyman), Kamber (Fransa), Cemal Yurtseven, Bülent Uluer, Dr. Şakir Derkut, Yavuz Kaya, Kamil (Fransa), Doğan Güler, Muzaffer Yavaş, Ali Hıdır Bingöl, Murat Genç, Kerem Bingöl, Mehmet Dombalak, Seyhan Sanalan, Erhan Beşikçi, Muzaffer Genç, Cemil Hoca, Ersin Doyar yoldaşlarımızı bir kez daha sevgiyle anıyor ve onların anıları önünde saygıyla eğiliyorum.

Ersen’i, kadim dostum ve uzun yıllar yoldaşlık yaptığım Aytaç üzerinden tanımıştım. Aradaki bir yaşın bile ilişkileri belirlediği, çok genç olduğumuz dönemlerdi. Ama Ersen bizden daha gençti ve biraz abi-kardeş gibiydik. Birbirimizi seviyor ve güveniyorduk.

Onunla en son, abisinin elim bir trafik kazasında yitirdiği oğlu Can Fırat’ın cenazesi için gittiğimiz Hannover’de karşılaşmış ve bir fırsatını bulup uzun uzun dertleşmiştik. Zira bizlere küsmüş, pılı pırtıyı toplayıp Paris’e, oradan da Londra’ya göçmüştü. Yaşadığının haberini alma dışında görüşemiyorduk. Haberlerini de daha çok abisine yazdığı, ancak cevap almak istemediği mektuplardan alıyorduk. Bu mektuplar hem elimde olmadığı hem de muhatabından izin almadığım için içeriklerinden bahsetmeyeceğim.

Saksı Cihat

Ersen’in olduğu her yerde kendini hemen hissettiren bir yapısı vardı. Soru sorma merakı onun en belirgin özelliklerinden biriydi. O dönemler her yıl düzenlediğimiz Ostern (Paskalya) toplantılarından birinde sorduğu soru, Cihat mahlaslı Ersen yoldaşımızın “Saksı Cihat”a dönüşmesine neden olmuştu.

Yıl 1981 ya da 1982 olmalı. 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi sonrasında teşkilatımızın aldığı “geri çekilme ve kadroların korunması” kararını tartışırken, “Tamam kadrolar korunsun da yoldan geçerken bir balkondan başlarına saksı düşerse ne olacak?” diye sorunca, bizim için o artık “Saksı Cihat” olmuştu ve öyle de kalacaktı.

Ersen, sorularıyla, huysuzluğuyla, aykırılığıyla çok samimiydi ve bir o kadar da sahiciydi. Her an birimizin kafasına düşmeye hazır bir saksıydı! Şimdi dönüp geriye baktığımızda, Ersen’in saksısı hepimizin kafasına düşmüş gibi. Yoldaşlığımızı, dostluğumuzu, arkadaşlığımızı koruyamadığımız ne çok insanımız var ve ne çok saksı düşmüş kafamıza da sonradan fark etmişiz!

İtirazdan bahsedeceksek önce Saksı Cihat’tan başlamak gerekir

Onun için “hayır” bir kelime değil, bir yaşam biçimiydi. Hayır demeyi bilmediğimiz bir dönemde onun hayır demeleri, çekip gitmeleri, süzgeçten geçirmeden onay vermeyişi onun asi, samimi ve sahici halleriydi. Kendinizce dünyanın en mantıklı önerisini de getirseniz, “Ben buradayım ve benim de fikrim var” demenin en yalın hali gibi dururdu karşınızda. Herkesin “doğru” demesi, Ersen’in itiraz etmesi için yeterli bir sebepti.

Abisiyle çekişmeleri hiç bitmezdi

Onu tanıyan herkes, abisiyle hep bir “savaşın” içinde olduğunu hemen görebilirdi. Abisi onun için hem saygı duyulacak bir yoldaş, sevginin yalın hali, hem de yıkılması gereken bir otorite, aşılması gereken bir engeldi. Bu engeli yıkmaya çalışırken kendini yaralamayı bile göze alabilirdi.

Yoldaşlarıyla uyuşmazlığı ve aykırılığı

Ersen’i iyi tanımazsanız, onunla oturduğunuzda aranızda bir duvar var hissine kapılabilirdiniz. Birlikte bir masada sohbet edip çay içerken, onun zihninde o masayı devirip gitmenin planlarını yaptığını zannederdiniz. Uyum sağlamak onun lügatinde “teslimiyet” ile eş anlamlıydı. Bu yüzden en sevdikleriyle bile arası her an kopmaya hazır bir ip gibiydi.

Kendi içindeki – içimizdeki çelişkilerimiz

Ersen’in kavgası aslında başkalarıyla değil, kendisiyledir. Huysuzluğu kendinedir.

Reddederken aslında bir yere ait olma arzusunun sinyalini verir. Yalnızlıktan şikâyet eder ama birisinin ona elini uzatmasını bekler. Şahsına mahsus o aykırılıkta, anlaşılmaya dair bir özlem ve açlık yatar. Zira anlaşılmak arzusu onun için bir “zayıflık” göstergesi olduğundan, kendi içindeki bu inceliğin görünmesini istemez.

İşte ona takılan o lakap, ona hem çok yakışan hem de onu içine almış; kök salıp çiçek açmasını engelleyen bir “saksıdır”.

İtirazı ve asiliği yaşam ilkesi yapmış, bunların getirdiği yorgunluğu en çok kendi ince yüreğinde hisseden Ersen’in ve Ersenlerin anılarına saygıyla…

Anlamaya çalışmazsan onları sevmek zordur, ama unutmak imkânsız…


Necati Akın – 14.04.2026

Tags: ,


About the Author



Comments are closed.

Back to Top ↑