Söyleşiler

Published on Nisan 25th, 2026

0

Volkan Yaraşır ile Röportaj


• Birinci Bölüm: Otoriterleşme, Faşizm ve Kapitalist Devlet

• İkinci Bölüm: İşçi Sınıfının Yeni Kompozisyonu, Sermaye ve Alt Emperyalizm

• Üçüncü Bölüm: İşçi Sınıfı, Devrimci Özne ve Devrimci Mücadelenin Güncelliği


Birinci Bölüm: Otoriterleşme, Faşizm ve Kapitalist Devlet

El Yazmaları’nın notu: Marksist araştırmacı yazar Volkan Yaraşır ile günümüz kapitalizminin krizlerini, Türkiye kapitalizminin yeni yapısı ve atılımlarını, geç faşizmin öne çıkan özelliklerini, işçi sınıfının yeni kompozisyonunu ve devrimci özne olma kapasitesini içeren yoğun ve hacimli bir röportaj gerçekleştirdik. Röportajı, uzunluğu dolayısıyla üç bölüm halinde yayınlamayı uygun gördük. Bu kapsamda röportajın birinci bölümünü okuyucularımızın ilgisine sunuyoruz.

El Yazmaları: Günümüz kriz koşullarında devletlerin dönüşümlerini nasıl okumalıyız? Otoriterleşme, neoliberal otoriterlik, otoriter devletçilik gibi kavramlara oldukça sık başvurulduğuna tanık oluyoruz. Doğru adlandırma ne olmalıdır?

2008 kapitalizmin yapısal/sistemik krizini yüksek bir konjonktüre geçiş olarak tanımlayabiliriz. Farklı fazlarla devam eden kriz bugün kendini büyük resesyon ya da senkronize durgunluk olarak dışa vuruyor. Yeni spekülatif balonların oluşmasıyla çok daha yıkıcı bir faza geçebilir. Ayrıca bu olağanüstü moment kriz ve savaş diyalektiği olarak karşımıza çıkıyor. Artık bir dünya savaşının gerçeğe dönüşme olasılığı son derece arttı. Ukrayna Savaşı ve İran Savaşı’nı dünya savaşının ön cepheleri olarak ele alabiliriz. Küresel düzeyde tahmini yirmi coğrafyada yeni jeopolitiğin bir yansıması olarak savaşlar yaşanıyor.

Emperyalist öznelerin hegemonya krizinin ve savaşların şiddetleneceği bir döneme giriyoruz. Aynı dönem özellikle sermaye birikimininin sürekliliğini sağlamayı, toplumsal muhalefeti bloke etmeyi, emeği disiplin ve kontrol altında tutmayı amaçlayan uygulamaları ve çalışma rejimlerini beraberinde getiriyor. Küresel finans kapital manik karakterine uygun, kâr açlığını gidermek ve sermaye birikimin önündeki tüm engelleri ortadan kaldırmak için stratejik hamleler gerçekleştiriyor. Bu noktada kapitalist devletin yeniden yapılanması ya da dönüşümü yönünde önemli adımlar atılıyor.

Aslında her genelleşmiş kriz dönemi yeni sınıf savaşları ve sermayenin yeniden yapılanmasını koşullar ve bu süreçler kapitalist devletin yeniden yapılanması anlamına gelir. Kapitalist devlet yeni sınıf kombinasyonlarına ve güç ilişkilerine bağlı konumlanır ve sürekli karşı devrim odağı olarak yeniden yapılanır. Böylesi çok yönlü, girift ve katmanlı bir sürecin içindeyiz. Vurguladığınız otoriterleşme, neoliberal otoriter devlet, otoriter neoliberalizm, neoliberal otoriter dönüşüm, neoliberal popülizm, neoliberal devletçi otoriterizm gibi tanımlamalar üzerinden yapılan tartışmalar bu süreci anlamaya ve anlamlandırmaya yönelik çabalar. Özellikle akademik alanda yürütülen bu tartışmalar için en başta söylenecek şey, tanımlama ve tartışmaların tek boyutlu izahlar üzerinden yürütülmesidir.

Ve garip bir şekilde ortak paydaları neoliberalizmle demokrasi arasında kurulduğu varsayılan uzlaşmanın kopması üzerinden yapılan bazı açılımlar olmasıdır. Tabi ki burada demokrasi kavrayışı muğlak ve müphemdir ve liberal demokrasiden ya da en fazla parlamenter demokrasiden öteye gitmeyen bir içeriktedir.

Bence 1970’lerin sonlarında N. Poulantzas’ın açımladığı otoriter devlet kavramı1 ve S. Hall’ın 1980’lerin başında İngiltere’de M. Thatcher’ın izlediği politikalara ve devletin yeniden yapılanması üzerine geliştirdiği otoriter popülizm kavramı üzerinde düşünülmesi gereken tanımlamalardır2. Ya da bu iki teorik tanımlama yapılan diğer tartışmaların önünü açmaktadır. Kapsayıcı içeriktedir…

Kısaca vurgulamam gerekirse Poulantzas Marksist devlet tartışmalarında yeri olan ve faşizm, devletin göreli özerkliği, iktidar bloğu, sermaye fraksiyonları üzerine özgün analizler yapmış bir kimliktir. Benim de birçok yorumuna katılmasam da devlet tartışmalarında çok beslendiğim ve kimlik olarak sevdiğim birisidir. Marksist devlet analizi ayrıca akademik çalışma konumdur.

Poulantzas devlet aygıtının özgün ve ilişkisel karmaşıklığı üzerinde yoğunlaşmıştır. Kapitalist devlet tipinin farklı tarihsel momentlerde biçim alışını, olağan ve olağanüstü devlet biçimlerini inceler. Olağan devlet biçimini liberal demokrasi, olağanüstü devlet biçimlerini ise faşizm, askeri diktatörlükler ve Bonapartizm olarak değerlendirir. Otoriter devlet biçimini ise kapitalizmin erken dönemlerine ait liberal demokratik devlet formundan farklı bir devlet biçimi olarak tanımlar.

Bu devlet formunda devlet toplumsal alanın bütününü kapsaması yanında, siyasal alanın daralması yaşanır, dar bir kadro veya elitler, yürütmede karar verici bir noktaya gelir, ayrıca yürütmenin yasama ve yargı üzerinde belirleyiciliği artar, bunun yanında siyasal partilerin toplumsal bağlarında ciddi zayıflamalar görülür. Bu süreç iktidar blokunu oluşturan sermaye fraksiyonları arasında çelişkilerin yoğunlaşmasını da beraberinde getirir. Poulantzas otoriter devlet formunun kapitalizmin aktüel olarak geldiği aşamaya uygun yeni normal olduğunu belirtir.

Bu argümanın Fordizmin krizini açığa çıktığı 1968-75 aralığında ileri sürüldüğünü vurgulamak gerekir. Aynı süreç kapitalizmin organik krizinin nesnel zeminlerinin doğduğu koşullardır. Metropollerde refah devleti aşınmıştır, çevre ülkelerde ise 1964 Brezilya darbesiyle başlayan askeri faşist diktatörlüklerin önü açılır. Poulantzas bu atmosferde avrokomünizm anlayışının bir ürünü olarak otoriter devlet analizini yapar. Bu kavramlaştırmanın pratik yansıması temsili demokrasi kurumlarından yararlanıp, devlet içi güç ilişkilerinin değişebileceği ve bu adımların otoriterleşmeye karşı bir mücadele olduğudur. Devlet içi mücadele avrokomünizmin önemli tezlerinden biridir. Poulantzas devlet içi mücadeleyi bir boyutuyla kendi demokratik sosyalizm anlayışının vazgeçilmez yönü olarak ele alır. Yaşanan konjonktürde SSCB’nin bir siyasi otorite ve sosyalist kutup olarak varlığı, 1945 sonrası FKP, İKP ve İspanya Komünist Partisi’nin içine girdiği düzeniçileşme süreci eksen oluşturucudur.

Aslında bu süreç Sovyet Marksizminin bir simetrik yansımasıdır. Daha sonra süreç avrokomünizmine evrilecektir. Bütün bu olgular Poulantzas’ın düşünsel yönelimlerini belirler. Akademik alanda Poulantzas çalışanların en çok ihmal ettiği nokta çözümlemeleri ve kavram matrisinin tek başına orijinal tanımlamalar olarak ele almalarıdır, Poulantzas politik tercihleri ve yönelimleri, yaşanan konjonktür ve o konjonktürün düşünsel iklimi genellikle gözardı edilir.

S. Hall de önemli açılımlar yapar. Poulantzas’tan etkilenir. Hall, Thatcher döneminde İngiltere’yi ya da neoliberal karşı devrimci sürecin ilk laboratuvarı ve en radikal hayata geçirildiği ülkede devletin dönüşümünü ve Thatcherizm diye tanımlanan politikalarını analiz eder. Geliştirdiği otoriter popülizm kavramı bu dönemi anlamaya yöneliktir. Hall, bir yandan devletin otoriterleşmesi üzerinde dururken, öte yandan yaratılan aktif rızayı irdeler.

Otoriterliğin sadece baskı ve zor olmadığını, ideoloji ve kültür boyutlarının da bulunduğunu ve bu boyutlarının aktif rızayı beslediğini, kitleleri yönlendirdiği ve manipüle ettiğini vurgular. Bu manada medyanın rolü, gündelik hayatın kültürel kodları ve bu kodların inşası ayrıca ötekileştiren, ırkçı, seksist hatta elitist vurguların popülist söylemi nasıl beslediğini ve kitleler üzerindeki etkilerini inceler. Bu sürecin rıza mekanizmaları yarattığını vurgular ve modern kapitalist toplumda otoriteleşme popülizm ilişkisinin içi içe geçişine ve derinliğine bakar.. Gramsciyen bir yaklaşıma sahiptir.

Bence bu iki yaklaşım yukarıda belirttiğimiz tüm argümanları kapsayıcı içeriktedir.

Bu içeriklere hakim olmak önemlidir. Ama bana göre yeni devlet bu tanımları veya vurguları içinde/bünyesinde taşıyan ve bu tanımlardan öte daha konsantre ve finans kapitalle paralel yaşamı olan, organik ve sürekli karşı devrimci bir yapılanmaya dönüşüyor. Bob Jessop mesela araçsalcı yaklaşımın ötesinde ve yapısal yaklaşıma mesafeli daha stratejik ve ilişkisel bir kapitalist devlet tanımlaması yapar.

Ben yeni devletin araçsal, işlevsel ve yapısal karaktere sahip olduğunu, yeni kapitalist devletin bu anlamıyla integral bir devlete dönüştüğünü, sınıflar mücadelesinin ritmi ve yaşanan momente göre bir veya birkaç özelliğinin öne çıktığını düşünüyorum. Yeni konjonktürde bütün toplumsal sözleşmeleri rafa kaldırdığı kanaatimdeyim, bir noktada kök devlet diyebileceğimiz bir yapı var karşımızda. Varlığını finans kapitalle özdeşleştirmiş bir yapı. Bir yapı derken yanlış anlaşılmasın sınıf iktidarlarının bir şebekesi, kristalizasyonu anlamında söylüyorum ve en önemli özelliği sınıf mücadelesi ritmine adapte olan ve bu ritme bağlı hızla biçim değiştiren ya da aynı anda farklı biçimleri hayata geçirebilen bir kapitalist makine karşımızdaki.

El Yazmaları: Günümüz faşizmi ile 20. yy faşizmi arasında “analojik” bağlantılar kurmanın sakıncaları nelerdir? Örneğin iki büyük savaş arasındaki faşizmlerin tahlilinde en önemli odak noktalarından bir tanesi dönemin faşizminin güçlü ve örgütlü işçi sınıfına karşı örgütlenmiş bir reaksiyon olarak öne çıktığı vurgulanırken, günümüz faşizminin böylesi bir durumdan doğmadığına yönelik yorumlar var. Bu yorumlara katılır mısınız? Diğer yandan yine iki savaş arasındaki faşizm pratiklerinde uygulanan ancak günümüz faşistleşme pratiklerinde uygulanmayan parlamento fesihleri, paramileterleşme gibi dönüşümlerin olmamasını neye bağlıyorsunuz?

En başta faşizm bir istisna hali ya da irrasyonel bir durum değildir. Kapitalist rasyonele son derece uygun hatta bu rasyonelin parçası ve tezahürüdür. Bu noktada Z. Bauman’ın Modernite ve Holokost3ve E. Traverso’nun Modern Barbarlığın Eleştirisi’ni4 herkese tavsiye ederim. Faşizm finans kapitalin ruhunda ve ontolojisinde var olan bir halin çıplak dışavurumudur. Faşizm söylene geldiği gibi finans kapitalin devrim tehdidine karşı son noktada devreye soktuğu bir devlet biçimi de değildir.

Bence burjuvazi genel olarak varlıklı sınıflar, tarihsel olarak ve günümüzde alt sınıflardan her zaman nefret eden, sınıfsal kinle yaklaşan ve alt sınıflardan gelecek tehlikeye karşı her zaman tetikte olan ve bu ontolojik korkuyu her an hisseden bir kozmosa sahip. Ve bu duygularında da haklılar..! Yani faşizm finans kapitalin manik karakteriyle son derece uyumlu, arzularını ve ruhunu en iyi temsil eden bir devlet biçimidir.

Çünkü burjuvazi ile devlet arasındaki ilişki ontolojik bir ilişkidir. Burjuvazi devletsiz yapamaz. Devlet burjuvazinin ana rahmi gibidir. Bir kök devlet olan faşizm bu mana da istisna hali değil, kapitalist emperyalist toplumsal formasyona mündemiçtir. Mündemiç kavramını bilinçli ve taşıdığı ikili anlamında kullanıyorum. Yani bu formasyonun içinde saklı bulunan ve aynı zamanda ona içkin olandır.

Mahir Çayan’ın bu olguyu sezdiğini ve bir düzeyde (yeni ve yarı sömürge ülkeler için) kavramlaştırmaya çalıştığını düşünüyorum. Bir sistematik dahilinde ve kavram matrisinin parçası olarak sömürge tipi faşizm ve tezahürleri olan gizli ve açık faşizm vurgusu, faşizmi bir iktidar perspektifi olarak ele alması son derece iyi bir teorik sezgi olması yanında, bir kapalılığı da ifade ediyor.

İbrahim Kaypakkaya’nın modernizmle faşizmin ilişkisini hatta organikliğini ortaya koyması ve devlet geleneği ve faşist repertuar arasındaki bağı erken göstermesinin altı çizilmelidir. Ayrıca Kaypakkaya üzerindeki ideolojik basınca rağmen militan bir düşünceyle devletin ruhunu net olarak tanımlayarak büyük bir karşı çıkış yaratmıştır. Mahir ve İbrahim’in çözümlemeleri yıkıcı niteliktedir. Mahir faşizmin hayata geçirilişi, biçim alışına ilişkin vurgular yaparken, İbrahim faşizmin ontolojisi üzerine durmuştur. Birbirini inanılmaz besleyici karakterde açılımlardır aslında. Fakat Kemalizm meselesi, Mahir ve THKP-C’nin ideolojik handikapı olurken aynı mesele İbrahim ve TKP-ML’nin üstün performansına dönüşür.

Bu temellerden aslında yüksek derece sofistikasyon yapma olanağı doğabilirdi. Fakat sürecin çok hızlı akması, iki politik figürün pratik ve askeri önder olarak aktif konumlanışı yoğunlaşmaya olanak sağlamamıştır. Aynı dönemde İran’da Halkın Fedaileri’nin benzer bir çabası olduğunu Bijan Cezani’nin yakın argümantasyonlar kullandığı biliyorum . Brezilya’da daha erken dönemde C. Marighella’nın silahlı mücadele deneyimi ve faşizm analizleri dikkat çekicidir.

Unutmadan pek fazla bilinmeyen RAF’ın yeni faşizm anlayışı yüksek bir teorik kapasite yüklüdür. Bu arayışlar kapitalizmin savaş sonrasında yaşadığı canlanma ya da uzun genişleme döneminin sonlarına tekabül eder. Kıymetli arayışlardır. Çünkü faşizmin tarihte bir sapma, hastalık olduğu ya da bir daha gelmemek üzere yok olduğu düşünülürken özellikle III. Enternasyonal’de somutlanan klasik faşizm yada I. kuşak faşizm analizlerinden farklı yeni dönemi anlamaya yönelik militan teorik – pratik uğraşların ifadeleridir. Böylesi uzun giriş yapmanın nedeni bugün yaşanan süreci aynı militan teorik ve pratik cüretle anlayabileceğimizi düşündüğümden dolayıdır. Buna ek olarak özellikle kapitalist devlet üzerine yoğun bir tartışma ve anlama çabasının önemli olacağını zannediyorum.

Maalesef Marksist devlet teorisi tartışmaları en son 1980’lere tekabül eden N. Poulantzas, R. Miliband arasında yürütülen zengin tartışmalar olarak dikkat çeker. Yakın süreçte ise farklı arayış ve tanımlarla aktüel kapitalist devlet çalışan B. Jessop, J. O’Connor, E. M. Wood, D. Harvey ve birkaç adı sayabiliriz. Yani devlet konusu ve tartışmaları halen büyük bir boşluk içinde. Ve özellikle tartışmalar devlet ve devrim diyalektiğinden koparılmış durumda. Bu noktada İbrahim, Mahir, Cezani, RAF ve Marighella’nın çabaları daha da önem kazanmaktadır.

Buradan sorunuzun ilk bölümüne gelirsem faşizm en başta karşı devrimci bir hareket, bir kapitalist devlet biçimi ve bir ideolojidir. Aynı zamanda bir toplum ve kültür inşası, hayat tarzı ve bir dünya görüşüdür.

Faşizm işçi sınıfının stratejik olarak yıkımını ve enkazlaştırılmasını hedefler. Sermaye birikimin önündeki her türlü engelin kalkması ve artı değer sömürüsünün sürekli ve risksiz sürmesi esas olandır. En az onun kadar önemli olan da hayata yönelik taarruzdur. I. Kuşak faşizm ya da klasik faşizmin özellikle Ekim Devrimi ve yarattığı tektonik etki sonucu iki devrimci durumun ortaya çıktığı Almanya ve İtalya’da şekillenmiş olması önemlidir. Bence Ekim Devrimi ve Avrupa’yı saran I. sol dalgada ilk defa ve gerçek bir manada kapitalizmin yıkılacağı ya da ortadan kalkacağı bir konjonktürün kapıları aralanmıştır. Finans kapitalin yok oluş korkusunu şiddetli bir şekilde yaşadığını düşünüyorum. Alman ve İtalyan tekellerinin faşist hareketle girdiği ilişki ve angajman bunu gösteriyor. Genel olarak varlıklı sınıfların tutumu da bundan azade değil. İşçi sınıfının ayağa kalkışı ve devrimin imkanı müthiş bir reaksiyona yol açmıştır. Almanya’da beş yılı kapsayan atak ve geri çekilişlerin yaşandığı uzun devrimci durum, İtalya’da fabrika işgalleri ve işçi konseyleri, toprak işgalleri ve kırda özyönetim pratikleri muazzam deneyimlerdir. Sarsıcıdır… Egemen sınıfları başta finans kapitali harekete geçirmiş, sınıfa yönelik topyekün ve stratejik taarruz gerçekleştirilmiştir.

Faşist hareket İtalya’da ve Almanya’da sokaktan iktidara yürür ve iktidarı farklı özgünlüklerde fetheder. Ve özellikle küçük burjuvaziyi hareketin ana gövdesi olarak mobilize olur. Küçük burjuvazi faşist evren ve hakikatle bir nevi bütünleşmiştir. Başka bir ifadeyle faşist ideoloji küçük burjuvazinin dünyasına son derece yetkin bir şekilde hitap edebilmiştir. Bu yön faşizmin analizlerin sınıfsal çözümlemelerinde bazı zafiyetlere yol açabilmiştir. Faşizm sınıfsal olarak büyük sermayenin, finans kapitalin stratejik yönelimidir ve arzularına hizmet eden bir devlet biçimidir. Küçük burjuvazi faşizmin sınıfsal tabanı olarak dikkat çeker.

O korkusu, öfkesi, arzusu ve arayışlarıyla faşizmin kitle ruhunu ve mobilizasyon gücünü temsil eder. Evet proletaryanın devrim tehdidi ve imkanı I. kuşak faşizmin doğuş, gelişme zeminlerine yol açmıştır. Aynı şekilde parlamento iktidar yürüyüşü ve hamlelerinde önce bir araç ve meşrulaşma kanalı ve kendini kabul ettirme alanı olarak kullanılmasına rağmen daha sonra faşizmin iktidar olması ve kurumsallaşma sürecinde ise fiilen tasfiye edilmiş ya da faşist bir kurumsal yapıya dönüşmüştür. Paramiliter karakter yine I. kuşak faşizmin temel özelliğidir.

Sokağın fethedilmesi stratejik önemdedir. Sokağın fethi aynı zamanda iktidarın fethine giden yoldur. Paramiliter güçler yani Kara Gömlekliler ve SA’lar işçi sınıfının ve toplumsal muhalefetin tasfiye edilmesi ve atomize olmasında etkin rol oynadılar. Aynı oluşumlar faşizm sıradanlaşması ve kitlesel temelde şekillenmesinin zeminlerini yaratmıştır. W. Reich’ın ifadesiyle “küçük adam” ritüel, dil, jargon, davranış, eda, giyim, ambiyansla anlam dünyası ve aidiyet duygusunu paramiliter oluşumlar içinde bulmuştur5. Faşizmin kitlelere bir anlam dünyası verdiği unutulmamalıdır. Faşist düşüncenin bence en büyük cazibesi anlaşılır, basit argümanlar içinde ırkçı, öjenik, seksist, ötekileştirici mana dünyaları ve kodlar yaratmasıdır.

21. yüzyıl faşizmi ya da günümüz faşizmine geçersek kapitalizmin yapısal krizinin açtığı yüksek momentumun önemli olduğu düşünüyorum. Ya da söylemek istediğimi şöyle açayım her tarihsel momentum sınıf mücadelesinde yeni bir ritmi işaretler. Sermayenin yeniden yapılanmasını ve devletin dönüşümünü koşullar. 1848 Devrimleri ve 1845-47 tarımsal kriz ve tarım ve ticarette durgunluk momenti Marx’ın Bonapartizm analizleri beraberinde getirmiştir6. Marx, Sezarizm tanımının devletin yeniden yapılanmasına yanıt vermediği üzerinden hareketle yeni devlet analizine yönelir. 1929-39 genelleşmiş krizi yeni bir moment olarak faşizm tartışmalarını önünü açar. Sınıf mücadelesi yeni bir ritme girmiştir. 1945-70 arası yani kapitalizm genişleme dönemi/momenti ve sosyalizmin bir sistem olarak varlığı sosyal devlet tartışmaları beraberinde getirdi. Sosyal devlet, devletin yeni biçimlenişi oldu. Neoliberal karşı devrim süreci neoliberal otoritarizm, askeri diktatörlükler ve farklı faşizm uygulamalarını beraberinde getirdi.

Ben yeni devleti iki olgu üzerinden tanımlıyorum: Kapitalizmin yapısal krizi ve bu krizin yeni nesil krizlerle varoluşsal krize evrilmesi birinci özelliği teşkil ediyor. İkincisi yine krizle bağlantılı olarak sınıfsal antagonizmanın şiddetlenmesi, küresel isyan ve ayaklanmaların dalgasal seyri, diğer taraftan yine küresel bir faşist dalganın yükselmesi ve kapitalist entegrasyon sürecinin ve kapitalist ilişkilerin olağanüstü derinleşmesi üzerinden izah ediyorum.

Buna ek olarak sistemin olağanüstü asalaklaşma ve çürüme haliyle yeni kapitalist devletin yakın ilişkisi olduğunu düşünüyorum. Yeni kapitalist devlet bu asalaklaşmanın sürdürülmesi ve korunmasının güvencesidir. Lenin’in bu önemli vurguları bugün inanılamayacak bir noktaya ulaşmıştır. Artık yeni kapitalist rasyon bu gerçekliğin üzerinden şekilleniyor. Bu manada ekolojik kriz, dünyanın eko ölüm riski, milyarlarca insanın açlığı ve olağanüstü küçük bir azınlığın elinde bulunan servetin, 12 kişinin servetinin 4 milyar insanın toplam varlığından daha fazla olması kapitalist devletin varoluş nedenidir.

Bazı vurgular yapmam gerekirse: Neoliberal otoriterleşme ve türevleri olan kavramlaştırmalara karşı mesafeliyim. Yeni ve geç faşizm kavramlarını iç içe geçiren bir tarzda ve Marksist teorinin zengin devlet analizlerinden yararlanarak yeni devleti yorumlamaya çalışıyorum. R. Paxton’un süreç olarak faşizm analizinin kıymetli yönleri var7. Faşizmi statik bir olgu olarak yorumlanmasına karşı faşizmin belirli parametrelerle inşa olan ve aşamalar kaydeden bir süreç olarak tanımlıyor ve bu parametreleri ayrıntılı açıklaması ayrıca manalı.

Yine de bana Poulantzas’ın faşistleşme süreci kavramı bazı eklerle çok daha katmanlı izah olarak geliyor8. E. Traverso post-faşizm tanımlaması süreci tanımlamakta yararlanılacak başka bir kavramlaştırma9. Traverso bir bağlamda sorunuza yanıt veriyor. Yeni kuşak faşizmlerin parlamenter sistemin içinde anlaşılabileceği hatta bu sistemin içinde şekillendiğine ve bu alanı etkin olarak kullandığına vurgu yapıyor. I. kuşak faşizmle ideolojik akrabalığı olduğunu, yeni vurgusundan öte sonrası anlamında bir geçiş ve melez form özelliği taşıdığının altını çiziyor. Yeni kavramını kullanmaya mesafeli olan Traverso argümanlarıyla bir taraftan yeniyi tarif ederken, sınıfsal analizlerinde zafiyetler taşıyor ve faşizmi bir olağanüstü devlet biçiminden öte burjuva siyasal alanın bir politik figürüne indirgeme riskini barındırıyor.

Diğer önemli bir açılım ise A. Toscano’nın geç faşizm analizinde kapitalist kriz vurgusunu üzerinden bir tanımlama yapmasını önemsiyorum, kendisi geç faşizmi kapitalist dönüşümler ve kapitalist krizle iç içe geçmiş bir olgu olarak değerlendiriyor10. Ve geç kapitalizmin bir ürünü olarak analiz ediyor. Kullandığı kavram I. kuşak faşizmle bir yanıyla tarihsel bir süreklilik taşıdığını ortaya koysa da diğer yanıyla aktüel bir durumu göstermesi itibariyle kopuşu ifade ettiği söylenebilir. Geç kapitalizm tanımlaması E. Mandel’in erken dönemde yeni kapitalizmi analiz etmek için ileri sürdüğü bir kavram setini ifade eder, bildiğiniz gibi bu konuda kapsamlı bir çalışması var11. Toscano’nun bu kavram setinden yararlanıp, kapitalist yeniden yapılanma ve kriz bağlamında geç faşizm çözümlemesi yaptığını düşünüyorum.

Yeni devlet ve faşizm tartışmasını Marksist devlet teorisinde kendi okumalarından gördüğüm üç temel yönelim ya da aks üzerinden tanımlamaya çalışacağım: Bunlar devletin araçsal, işlevsel ve yapısal nitelikleridir. Literatürdeki devlet analizi okumalarımdan çıkardığım yedi parametre var. (Yeni Yaşam Gazetesi’nde konuyu “Yeni Devlet: Avcı ve İstilacı” başlığı altında kapsamlı bir biçimde inceledim. İlgili arkadaşlar bakabilir. Burada konumuz itibariyle ancak konsantre bazı vurgular yapacağım.)

Marx ve Engels farklı tarihsel momentlerde devlet üzerine farklı analiz ve yorumlar yaptılar. Birbirini tamamlayan bu analizler bir yanıyla da Marksist devlet teorisinin farklı varyantlarını ifade ediyor. Marx sonrasında Lenin ve Gramsci’de gördüğümüz yüksek performans daha sonraki süreçte devam etmez. Ağırlıkta devlet üzerine yorumlar yukarıda vurguladığımız üç eksen üzerinden ele alınır. Sosyalist hareketin Sovyet Marksizminin etkisiyle araçsal niteliğine yönelik vurgular yaptığını düşünüyorum. Bu tek boyutlu algı ve yorum hem devletin organik yapısını kavramakta, hem de sermaye fraksiyonları arasındaki çelişkileri yakalamakta problemler oluşturdu.

Daha ilginci devletin tarafsız bir karaktere sahip olduğu hatta alt sınıflar tarafından kullanılabileceği gibi bir yanılsamayı ortaya çıkardı. Bu yaklaşım aynı zamanda sınıf mücadelesinin değişen ritmini kavramakta problemlere yol açtığı gibi, başta işçi sınıfı ve alt sınıfların pasif bir özne gibi ele alınmasını beraberinde getirdi. Yapısalcı yaklaşım ise her ne kadar Sovyet Marksizminin taşlaştırıcı eğilimlerine karşı bir tepki olarak şekillense de (L. Althusser ve etkilediği Poulantzas ve Balibar’da gördüğümüz) Marx’ın düşünsel gelişimini genç ve olgun Marx diye spekülatif olarak ayrıştırılması ve epistemolojik kopuş vurguları, özellikle diyalektiğin ya da Hegel’in mirasının devre dışı bırakılması şeklinde karşımıza çıkar. Devlet analizinde bütünselci bir yaklaşımı ve tarihsel bir bakışı engelleyen bu tutum ayrıca tarihsel/devrimci özneyi muğlaklaştıran hatta yok sayan sonuçlar yaratmıştır.

Bu noktada Gramsci’nin integral devlet çözümlemesini önemli görüyorum12. Gramsci’nin bu çözümlemesi üzerinden yeni devleti hem araçsal, hem işlevsel, hem de yapısal bir bütünlük üzerinden tanımlıyorum. Aslında yeni kapitalist devlet hepsi: Hem o, hem o, hem de o. Sınıflar mücadelesinin farklı tarihsel momentlerinde bazen bir özelliğinin domine olup, diğer özelliklerinin resesifleşmesi bahsettiğimiz yorumları koşulluyor. Yeni kapitalist devlet, devletin bu karakteristik özelliklerini iç içe bir arada kullanma performansına sahip, yetkin bir manevra ve esneme kabiliyeti gösteriyor.

Bunu aynı anda ikili rejim uygulama kabiliyetinde görebiliyoruz. Ernst Fraenkel diktatörlük üzerine düşünürken İkili Devlet13 diye tanımladığı norm ve önlem devletini bir rejimde birleştirir, ben aynı anda ikili rejim (ülkenin farklı coğrafyasında ya da bir şehrin farklı bölgelerinde geçici değil, uzun süreli faşist ve burjuva demokratik normları bir arada) uygulama kabiliyeti üzerinde duruyorum. Olağan ve olağanüstü rejimlerin birinin sona erip, diğerinin başlamasından öte (genel algılayış budur) birbirine hızlı geçebilme, aynı anda uygulanabilme ve sınıflar mücadelesinin ritmine kendini hızla adapte edebilme gücünden bahsediyorum. Bu manada yeni devleti finans kapitalin sınıf iktidarının kristalize olduğu, kapitalizmin entegrasyon düzeyi ve küresel iş bölümüne uygun biçim alan, sermaye birikimini sağlamakla mükellef ve küresel artı değer transferinde aktif misyon yüklenen organik bir ilişkiler ağı olarak düşünebiliriz. Ya da bu ilişkiler ağının ya da matrisinin en stratejik parçası.

Ben daha anlaşılır olması için yeni devleti bir yanıyla jel ve diğer yanıyla predator-avcıya benzetiyorum. Sınıflar mücadelesinden öğrenen, esnek, tarihsel deneyimlerini kullanan, devlet ve finans kapital ilişkisine dokunulmadığı ölçüde tolerans ve konfor alanları yaratan ve bu risk doğduğunda ise avcının rafine ve seçici olarak devreye girdiği, muhalefeti enterne ettiği, onun dışında görünmediği ama varlığını her an hissettirdiği bir yaşayan organizma. Varlığını finans kapitalin varlığıyla özleştiren ama onun bir aleti veya aparatı olmayan paralel yaşayan bir nevi “kapitalist makina”.

Yeni faşizm ise bu sürecin aktüel bir tezahürü… Yeni devletin karakteristik özelliklerinden biri… İkili rejimin ayrılmaz parçası… Kısaca parlamentonun varlığı için de şunlar söylenebilir: Parlamento tarihinde olmadığı kadar işlevsiz durumda olmasına karşın, büyüsünün yanında göz boyama ve kolektif halüsinasyon yeteneğinin en çok arttığı bir dönemi yaşıyoruz. I. Kuşak faşizmden farklı olarak yeni faşist, pro-faşist, ön faşist yapıların yüksek meşruluk kazandığı ve tanınırlık açısından ihtiyaç duyduğu bir mekanizma. Modern zamanların belki de en önemli rıza imal eden mekanizması.

İyice parodiye dönmüş seçimler ve parlamento muhalefetine tırnak içinde hareket kabiliyeti tanıyarak onun enerjisini soğurtuyor, manipüle ediyor, hatta bu muhalefetten meşruluk kazanıyor ve güç devşiriyor. Ayrıca aynı parlamento sistem karşıtı hareketlerin boğulması ve enerjilerini tüketmeleri için son derece işlevli bir araç. Ve bir nevi kitlelerin yeni afyonu.

Ayrıca otokratın her zaman kazandığı, bir zamane casinosunun kasası gibi rol oynuyor… Son olarak faşist paramiliter yapılar için bir iki vurgu yaparak ikinci sorunuzu bitireyim: Evet bugün yaşadığımız küresel faşist dalga içinde geçmişteki gibi bir paramilitaristleşme olgusunu bazı istisnalar dışında (Hindistan’da Modi rejimi orduyla organizeli çalışan ve devlet destekli paramiliter oluşumlarıyla dikkat çekmektedir) görmüyoruz. Buna karşılık yaklaşık yarım yüzyılını kapsayan neoliberal karşı devrimci politikaların kendi sosyolojisini yarattığı ortada. Bunun anlamı toplumsal çürüme ve toplumun bir nevi paramilitaristleşmesi diyebiliriz. Toplumun lümpenleşmesi, atomizasyonu ve sosyal medyanın yıkıcılığı içinde apolitikleşmesi yeni faşizmin beslendiği ve faşizmin normalleştiği zeminleri ortaya çıkartıyor.

Paramiliter oluşumlar yok ama kartel rejimler ve toplumun çeteleşmesi var. Diğer yandan yeni devlet makro tahakkümünü hayatın her alanına kurmaya çalışıyor. G. Delueze’in ifadesiyle sürekli akışkan görünmez bir kontrol toplumu14 bugün yapay zeka ve robotik teknolojinin olanaklarıyla olağanüstü bir aşamaya yükselmiş durumda. Ve bu düzenlemeler şirket devletin ayrılmaz parçası olarak işlev görüyor…

Dipnotlar

  1. N. Poulantzas, Devlet, İktidar, Sosyalizm, Epos Yayınları, 2000 ↩︎
  2. S. Hall, Authoritarian Populism: A Reply to Jessop et al., içinde: Selected Writings on Marxism, Duke University Press, 2021 ↩︎
  3. Z. Bauman, Modernite ve Holokaust, Alfa Yayınları, 2016 ↩︎
  4. E. Traverso, Modern Barbarlığın Eleştirisi, Ayrıntı Yayınları, 2024 ↩︎
  5. W Reich, Dinle Küçük Adam, Cem Yayınevi, 2021 ↩︎
  6. K. Marx, Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i, içinde: Fransız Üçlemesi, Yordam Kitap, 2022 ↩︎
  7. R. O. Paxton, Faşizmin Anatomisi, İletişim Yayınları, 2020 ↩︎
  8. N. Poulantzas, Faşizm ve Diktatörlük, İletişim Yayınları, 2023 ↩︎
  9. E. Traverso, Faşizmin Yeni Yüzleri, Ayrıntı Yayınları, 2024 ↩︎
  10. A. Toscano, Geç Faşizm, Dipnot Yayınları, 2025 ↩︎
  11. E. Mandel, Geç Kapitalizm, Versus Yayınları, 2008 ↩︎
  12. A. Gramsci, Hapishane Defterleri 3, Kalkedon Yayınları, 2012 ↩︎
  13. E. Fraenkel, İkili Devlet, İletişim Yayınları, 2021 ↩︎
  14. G. Deleuze, Denetim Toplumları Konusunda Bir Ek, 1992 ↩︎

İkinci Bölüm: İşçi Sınıfının Yeni Kompozisyonu, Sermaye ve Alt Emperyalizm

El Yazmaları’nın notu: Marksist araştırmacı yazar Volkan Yaraşır ile günümüz kapitalizminin krizlerini, Türkiye kapitalizminin yeni yapısı ve atılımlarını, geç faşizmin öne çıkan özelliklerini, işçi sınıfının yeni kompozisyonunu ve devrimci özne olma kapasitesini içeren yoğun ve hacimli bir röportaj gerçekleştirdik. Röportajı, uzunluğu dolayısıyla üç bölüm halinde yayınlamayı uygun gördük. Bu kapsamda röportajın ikinci bölümünü okuyucularımızın ilgisine sunuyoruz.

El Yazmaları: Yaşanılan otoriterleşme sürecinin adına ne diyeceksek diyelim, sonuç olarak günümüz dünyasında egemen sınıfların en büyük başarılarının emeğin örgütlülüklerini parçalamak olduğu gerçekliğiyle yüz yüze olduğumuzu söyleyebilir miyiz? Sendikal hareket bir kriz içerisinde midir? İşçi sınıfının güncel kompozisyonunu dikkate aldığımızda nasıl örgütlenme modellerine ihtiyacımız var? Her koşula uyan tek bir biçim mi yoksa çeşitliliğe dayalı bir biçim mi geliştirmeliyiz?

Küresel düzeyde neoliberal karşı devrim sürecinin en büyük başarısı sınıfı amorfe ve atomize ederek, tüm örgütlenme alanlarını parçalaması oldu. Aynı süreç bir modern çitleme süreci olarak yaşandı. İlksel birikim ve bunun somut biçimlenişi olan çitleme hareketi kapitalizm kanla irinle doğuş sürecini ve izlediği yöntemleri ifade eder. İlksel birikim kitlelerin kolektif ya da komün topraklardan sürülmesi, mülksüzleştirmesi ve yıkıcı proleterleşme süreci olarak tanımlanabilir. D. Harvey bu sürecin aktüelliğine vurgu yapar. Harvey bu süreci, kapitalist yeniden üretimin parçası olarak değerlendirir ve mülksüzleştirme yoluyla birikim olarak tanımlar1. Doğanın ve toprağın metalaşmasını, kentin metalaştırılmasını ve mutenalaştırılması, radikal özelleştirme politikalarını bu çerçeve de ele alır.

Harvey bir anlamda neoliberal kapitalizmin aktüel pratiklerini yorumlar. D. Harvey’in bazı tek boyutlu yorumları ve ekonomik determinist izahlarının dışında bu açılımları önemlidir. 1990 yılların ortalarından sonra, sermayenin yeniden yapılanmasına bağlı olarak, küresel düzeyde yoğun bir proleterleşme dalgası içine girildi. Son 25 yılı tarihin en büyük proleterleşme süreci olarak ele alabiliriz. Aynı süreç küresel meta, değer ve tedarik zincirinin oluştuğu/ kurulduğu dönem oldu. Bu konuda DELL üzerine akademik bir çalışmam oldu. Son derece ilginç bir tablo ortaya çıkmıştı. Bir ürünün tasarımından, hammadde teminine, farklı parçalarının farklı yerlerde üretimine, lojistiğine, monte edebilmesine ve küresel pazara çıkarılmasına kadar bütün süreçlerinin farklı aktör ve ülkelerde gerçekleştirilmesini sağlayan ağa bu tanımı yapıyoruz. Bu süreç bir başka manada dünyanın fabrikalaşması, ülkelerin atölyeleşmesi anlamına geliyor. Ve modern çitleme şeklinde biçim alıyor, işliyor. Bu sürecin sonucu olarak Küresel Güney, proletaryanın yeni aksı olarak öne çıkıyor.

Küresel Kuzey ise kolektif işçi sınıfının odağı olarak biçimleniyor. Bu noktada proletaryanın kapsamının genişlediğini, profilinin değiştiğini, farklı fraksiyon ve segmentlere ayrıldığını söyleyebiliriz. Fordist döneme göre kapsamındaki muazzam genişlemeye karşın, kompozisyonu değişmiş, organik birliği dağılmış, amorfe olmuş ve örgütsel olarak parçalanmış durumda… Bir döneme damgasını vuran kitle sendikacılığı bütünüyle işlevsizleşmiş, etkisini kaybetmiş hatta zombileşmiş halde. Sendikal yapılar özellikle sınıf mücadelesinin yeni momenti olarak kabul edeceğimiz 2008 kapitalist krizi sonrası, devletin yeniden yapılanmasına bağlı olarak, devletin organik aparatına dönüşmüş durumdalar. Ve sınıf içinde gerçek bir Truva atı işlevi görüyorlar. Sınıfın devrimci enerjisini soğuran ve onu güçsüzleştiren, rıza mekanizmaları üreten bir misyonla hareket ediyorlar.

Bugün sendikalar sınıfın karşısındaki kompleks bir şebekenin önemli bir aparatı. Bu yapılara sarı sendika demek bile vakayı hafife almak olur. Sarı sendikanın hatta faşist bir sendikanın bile sınıflar mücadelesi içinde bir yeri vardır. Karşımızdaki olgu sınıf mücadelesini bastıran, sınıfı deforme eden, karakterini aşındıran ve gerçek manada finans kapitalin yönetişim aracına dönüşmüş, bir nevi insan kaynakları departmanı haline gelmiş yapılar.

Teorik anlamda bu durumu yeni dönem sendikal emperyalizm diye de tanımlayabiliriz. Yani bir anlamda kapitalist emperyalist sistemin ihtiyaçlarına göre konumlanan, misyon yüklenen, sınıfın tarihsel kazanımlarını ve sınıf mücadelesinin dinamiklerini bozucu yapılar olarak değerlendirebiliriz. Bu yapılar finans kapital, kapitalist devlet, onun hukuk ve güvenlik aygıtları, taşeron sistemi, devşirme sol ya da “sosyalistler”, mafya ve yerel oligarşilerle içice geçmiş bir şebekeyi oluşturuyor. Sınıf bir anlamda bu şebekenin tam bir ablukası altında. Bugün sınıfın her eyleminde bu şebekeyi ya da uzantılarını görüyoruz.

Migros depo işçilerinin fiili grevi ve direnişleri bu şebekeyi son derece çıplak bir biçimde açıya çıkardı. Sınıfa gösterdi. Benzer biçimde Polyak ocak işgali aynı etkiyi yarattı. Başaran AksuMehmet Türkmen ve ekoloji aktivisti Esra Işık’ın tutuklanmasının bu şebekeyi açığa çıkarmaları ve kitlelerin nezdinde büyük onay görmelerinin sonucu olduğunu düşünüyorum. Ek olarak Umut-Sen ve özelde Başaran Aksu’nun sınıfla ontolojik bağı, sınıfla kurdukları stratejik ilişki ve proletarya devrimciliğine ilişkin yaklaşımlarının önemli ve ayrıştırıcı olduğunu düşünüyorum. Benzer biçimde yeni dönemde farklı sektörlerde örgütlenen mücadeleci sendikaların pratikleri ve örgütlenme adımları da son derece önemli birikimlerdir.

Var olan sendikal yapılar, sendikal emperyalizmin kurumları ve zombileşmiş yapılar olarak gerçek manada yıkılması gereken oluşumlardır. Bunu net olarak ortaya koymak gerekiyor. Bu sözleri ilk defa bugün değil 2008’den beri ifade ediyorum. Bu alanlarda muhalefet yapmak olanaklı değildir. Ancak yıkma esaslı bir çalışma sınıfın nefes almasını sağlayabilir ve kuşatılmışlığı bertaraf edebilir. Bu manada mücadeleci sendikaların varlığı son derece önemlidir. Sosyalist hareketin bazı kesimlerinin bu alana yönelik ısrarını da anlamakta zorluk çekiyorum. Aslında alanda çalışan herkesin bildiği gibi değişen zombi sendikalar olmuyor, onların enfekte ettiği muhalefet oluyor. Tony Cliff de benzer vurguyu yıllar önce yapar. Sınıf çalışması içinde ortaya çıkan en iyi kadroları, militanları sendikal çalışma içinde yönetimlere taşıdığında hepsinin istisnasız bürokratlaştığını veya bu yapının parçası olduğunu vurgular2. Bugün durum daha vahimdir.

(Sendikaların rollerini tarihsel moment içinde ele alan ve aktüel olarak sendikal yapıların niteliğini analiz eden başka bir yazım Yeni Yaşam Gazetesi’nde “Sendikalar Tarihsel Rolünü Tamamladı mı?” başlığı altında yayınlandı. İlgili arkadaşlar bakabilir.)

Bu bir sendikal kriz değildir. Sendikal kriz ifadelerini kullanan arkadaşlar olayı dar ve bağlamından kopuk olarak ele alıyorlar. Eskimiş ifade olsa da bu alandan hâlâ bir şey beklemeyi ifade ediyor. Sorunun daha kapsamlı ve kompleks olduğunu düşünüyorum. Sorun sınıfın hareketinin yeniden yapılanması ve Marx’ın altını özellikle çizdiği sınıfın bağımsız ve birleşik gücünü, örgütlülüğünü yaratmaktır. Sendikal alan ya da krizi bu sorunun ancak sonucu veya türevi olabilir. Perspektifi böyle belirlediğinizde sınıfla stratejik ilişki kurmanın ve ontolojik bağın yaşamsallığı ortaya çıkar.

Bu perspektifle Polyak, depo işçileri direnişi ve İnşaat-İş ve Yapı Yol-İş’in fiili eylem, grev ve direnişlerinde ilk örneklerini gördüğümüz var olan hukuk rejimini devre dışı bırakan, sınıfın fiili inisiyatifine ve gücüne dayanan, çıplak sınıfsal öfkeyi açığa çıkaran ve sonuç alıcı pratikler önemlidir. Ve her biri ciddi mayalanmaya ve uzun soluklu çalışmaya dayanır. Bir nevi Vahşi Kedi Grevleri diyebileceğimiz eylem biçimleridir. Daha önce Kazova özyönetim pratiği, Fen-İş uzun soluklu işgali, fabrikadaki makina ve kalıplara el koyma pratikleri, üçüncü havalimanı inşaatı direnişi, Greif fabrika işgal eylemi, Metal Fırtınasını, Tuzla tersanesinde iş bırakma pratiği, Aliağa gemi söküm işçilerinin eylemlerini vahşi kedi grevleri içinde sayabiliriz.

Vahşi Kedi Grevleri sınıfın çıplak öfkesini dışa vuran, doğrudan eylemlere dayanan, resmi sendikaları devre dışı bırakan, direkt işçi inisiyatifine dayanan ve var olan hukuki düzenlemeleri işlevsizleştiren eylem repertuvarlarıdır. İçine girdiğimiz yüksek konjonktürde sınıfın, yaşadığı çok boyutlu kuşatılmışlığa karşı bu ve benzeri tarzda hareket edeceği düşünüyorum. Havzalarda, işyerlerinde sınıfsal öfkenin şiddetle biriktiğini biliyorum. Hayat pahalılığı krizi, hiper enflasyon, finans kapitalin stratejik saldırıları, işsizlik tehdidi ve savaş koşulları sınıfı alarma geçirmiş durumda.

Sınıfın atomizasyonuna ve parçalanmışlığına karşı taban inisiyatifine dayanan, işyeri komiteleri ekseninde örgütlenmiş, işkolu ayrımı gözetmeyen, sınıfın farklı segment ve fraksiyonlarını farklı örgütlenme metotlarıyla bir araya getiren ve sınıfın yıkıcı enerjisini açığa çıkaran bir emek/sınıf odağının örgütlenmesine ihtiyaç var. Bahsettiğim sendikal bir yapılanma değil (tabii ki bugünkü çürümüş yapılar değil, mücadeleci sendikaları demek istiyorum) onu da kapsayan ama fiili örgütlenmeyi esas alan formel ve informel örgütlenme yeteneklerine haiz, bir sınıf örgütünden bahsediyorum. İşçi komiteleri, işçi komisyonlarına ve dar anlamda işçi konseylerine dayanan bir ağı örgütlemeliyiz. Bu organik bir ağ ve bütün havzalara, işyerlerine, şantiyelere uzanan ve ulaşan bir ilişkiler ağı. Sınıf kardeşliği ve yoldaşlığın, dayanışma ve paylaşmanın maya işlevi gördüğü bir ruhun inşa olduğu bir tarz.

Söylediklerimi bir ölçüde mücadeleci sendikalar, Umut-Sen’liler yapıyor. Emek odağı fiili örgütlenmeyi ve fiili mücadeleyi esas alan, doğrudan eylemle sermayenin acıyan yerine vuran, işçi demokrasisini yada doğrudan demokrasiyi hayatın her alanında uygulayan bir işleyişi baz almalıdır. Böylesi çalışmalarda açığa çıkan patriyarkayı, bürokrasiyi, iktidar ve otorite ilişkilerini kesen bir kültür ve bilinci ilk andan başlayarak inşa edilmelidir. Sınıfın bugünkü profilini iç içe geçmiş üç daire üzerinden tanımlayabiliriz. Nispeten daha küçük daire Marx’ın global işçi diye tanımladığı teknik, mühendislik formasyonunda olan, bugün açısından beyin işgücünün proleterleşmesini ifade eden, içinde robot, yapay zeka mühendislerinin, yazılımcıların, doktor, öğretmen, mühendis, mimarların vs. dâhil olduğu kesimleri barındırır.

Dün göreceli iş güvencesi olan ve yüksek ücret alan bu kesimler, bugün ciddi anlamda işsizlik tehdidi altında, düşük ücretlerle çalışmaktadır. Bu çeperi çekirdek işgücü diye de tanımlayabiliriz. Dairenin en geniş kesimini ise çevre işgücü oluşturuyor. Bu kesim küresel işgücünün ana gövdesini meydana getiriyor. Ve Küresel Güney’de yoğunlaşmış durumda. Ağır koşullarda ve düşük ücrete, güvencesiz ve enformel sektörlerde çalışıyorlar. Her an işten atılma riskiyle karşı karşıyalar. İç içe geçmiş dairenin son halkasını ise işsizler oluşturuyor. Finans kapitalin rezerv işgücü olarak değerlendirdiği, sınıfın organik parçası bu kesim çalışanlar için hem ücret, hem de istihdam olarak tehdit ögesi olarak kullanılıyor. Tarihin en büyük işsiz yığınlarıyla karşı karşıyayız. Özellikle çevre işgücü ve işsizler arasında hızlı geçişkenlik yaşandığının altını çizmekte yarar var. Bir de bu profile potansiyel işçi sınıfını eklemek gerekir. Potansiyel proletarya da proletaryanın parçasıdır. Bugün küresel düzeyde 4 milyara ulaşmış, ülkemizde ise 40 milyonu geçen bir gücün örgütlenmesinden bahsediyoruz.

Temel problemimiz bu. Bu noktada kompozisyonu değişmiş, katmanlaşmış, fraksiyonlara ayrılmış sınıfı çoklu mücadele ve örgütlenme yöntemleriyle örgütlemek ve yıkıcı enerjisini açığa çıkarmak gerekiyor. Her deneyim önem taşıyor. Bu manada bir emek/sınıf odağı yaratmak kaldıraç işlevi görebilir. Buna ek olarak total örgütlenme diye tanımladığım sınıfın çalışma ve yaşam alanına hatta boş zamanına nüfuz eden, başından itibaren bir özneleşme perspektifiyle hareket eden, çalışma alanından sınıfa ulaşılmıyorsa yaşam alanından ulaşan, böylesi bir diyalektiği önüne koyan yani sınıfın yedi gününü ve yirmi dört saatini örgütlemeyi ve alternatif ilişkiler yaratmayı hedefleyen bir tarzı inşa etmeliyiz. Böylesi bir tarzın yaratılması ancak sınıfla kurulacak ontolojik bağla mümkündür. Yine Başaran arkadaşımın madencilerle, Yapı-Yol Sen ve İnşaat İşçileri Sendikası’nın sınıfla ilişkilenmeleri anlattıklarıma örnektir.

Bir alt çizme olarak inşaat, motokurye ve benzeri işlerde yani son derece iletişim ve ilişki kurma sorunu olan sektörlerde ise organik ağlar kurarak yada sektörler arasında seyyar örgütleyiciler aracılığıyla bağlar oluşturarak, birebir temas üzerinden esnek, değişken ama kök salan ilişkileri hedeflemeliyiz. Total örgütlenme bu esnekliğe ve müdahale kabiliyetine sahiptir. Ayrıca sınıflar mücadelesi içinde bugün zaten kesişim noktalarının pratik olarak ortaya çıktığı anti kapitalist alanların rezonansını kurmak emek odağı çalışmasının bir parçasıdır. Ancak emek odağının yaratacağı sosyal anaforla antikapitalist alanların enerjileri kristalize olabilir, tekillik riskinden kurtulunabilir.

Yeni kapitalizmin farklı geçişkenliklere sahip üç sömürge alanı olduğunu düşünüyorum: Emek, doğa ve kadın. Modern çitleme yöntemleri ve ekstraktivist uygulamalar çelişkileri paralelleştiriyor, derinleştiriyor, ve iç içe geçiriyor. Yani emeğin, kadının ve doğanın sömürgeleştirilmesine karşı emek ve kadın özgürlük mücadelesi ve ekolojik mücadelenin devrimci bileşkesini kurmak stratejik önem taşıyor. Emek odağı bu manada bir direniş, karşı duruş, mücadele ve kavganın örgütüdür.

Sınıfın nesnel ve öznel şekillenmesini sağladığı gibi antikapitalist alanların enerjisini kristalleştirir, siyasal mücadelenin zeminlerini örer. Aynı zamanda devrimci öznenin kendini yeniden yarattığı veya yeniden yapılandığı ilişkiler ağıdır. Sınıflar mücadelesinin nabzı ve ritmine göre şekil alan fiili mücadele, fiili örgütlenme, doğrudan eylemi örgütleyen, komiteler veya komisyonlar ve dar anlamda konseyler şeklinde örgütlenen havza, kent, bölge düzeyinde üst örgütlenmeleri olan sınıf örgütüdür.

Emek odağı aktüel olarak iç içe geçmiş anti faşist, anti- kapitalist ve anti- emperyalist mücadeleyi senkronize bir tarzda yürüten ve bu mücadele alanları içinde yeniden şekillenen sınıf örgütüdür. Emek odağı ve Total örgütlenme perspektifini devrimci öznelerin ve alanda militanca faaliyet yürüten mücadeleci sendikalar gibi yapıların, alanda çalışma yürüten militanların yaygın bir şekilde tartışmalarının zenginleştirici ve anlamlı olacağı düşünüyorum.

Türkiye kapitalizminin son yıllardaki atılımı, bölgesel yayılımı ve ülkede kurulan emek rejimi için ne söylersiniz? Bu olgular birbirleriyle ilişkili mi?

Türkiye kapitalizmini; kapitalist entegrasyon düzeyi, kapasitesi ve uluslararası iş bölümündeki yeri itibariyle ikinci kuşak kapitalist ülkeler içinde değerlendiriyorum. Bir anlamda farklı kapasitelerine ve özelliklerine rağmen Arjantin, Brezilya, Güney Afrika, Güney Kore, Filipinler gibi ülkelerin skalasında yer alıyor. Özellikle son çeyrek asırda önemli ataklar yaptı. Türkiye kapitalizmi 1990’ların ortalarından başlayarak, küresel düzeyde şekillenen daha doğru ifadeyle inşa olan küresel emek, değer ve meta zincirinde bir tedarik, üretim ve lojistik merkezi/odağı olarak konumlanmaya çalışıyor. Özellikle pandemi süreci ve Çin’nin tedarik zincirinin kırılmasından sonra atakları yoğunlaştı.

Türkiye kapitalizmi bir anlamda Avrupa’nın Bangladeş’i olmak yönünde adımlar atıyor. Bunun anlamı Avrupa’nın ucuz emek cenneti ve tedarik merkezi olma anlamına geliyor. Yani bir nevi mutlak artı değer diktatörlüğü kuruluyor. Aynı zamanda bir off shore ülke niteliğine bürünüyor. Bu yönde despotik emek rejimleriyle sınıfın tam anlamıyla kontrol edilmesi ve maksimum sömürüsü hedefleniyor. Sınıfın bir nevi kölelik rejimi içinde ezilmesi ve stratejik olarak parçalanması arzulanıyor. Ayrıca en agresif yöntemlerle doğanın metalaştırılması yönünde düzenlemeler gündeme geliyor.

Kapitalist devlet ilksel birikim hamleleriyle ve modern çitleme pratikleriyle finans kapitale ve siyasal iktidarın organik sermayesine alanlar açıyor. Doğanın şiddetli sömürgeleştirilmesi yönünde yasalar çıkarılıyor, farklı kamulaştırmalarla doğa, sermaye birikimi ve yoğunlaşmasının temel enstrümanına dönüşüyor. Bugün Anadolu kentleri ve Kürt illerinin bir maden yatağına dönüştürülmesi, ırmakların, derelerin, toprakların, dağlarının metalaştırılması ve sömürgeleştirilmesi kapitalist yıkımın boyutları gösteriyor. Bu adımları patriyarkal kapitalizmin kadınlara yönelik çok yönlü sömürgeleştirme politikaları ve sürekli abluka hali izliyor. Yani bir anlamda kapitalist devlet tüm direniş odaklarına topyekûn saldırıyor. Ve her alanda sermayenin tahakkümünü inşa etmeye çalışıyor. Bu noktada despotik emek rejimleri üzerine bir vurgu yapmamız gerekirse, despotik emek rejimleri salt iktisadi içerikteki bir uygulama değildir.

M. Burawoy fabrika rejimleri üzerine çalışır3. Kapitalist devletin ve siyasal rejimlerin üretim ilişkilerini düzenlerken, rejim düzenlemelerin karşılıklı birbirini etkilediğini vurgular. Yani despotik emek rejimi aynı zamanda despotik devlet ve despotik siyasal rejim anlamına gelir. Aynı zamanda ideolojik ve siyasi boyutları içerir. Kısaca Burawoy, devlet, üretim ve emek rejimleri arasındaki organik bağa gönderme yapar. Türkiye’de en rijit biçimde hayata geçirilen despotik emek rejimleri siyasal rejimin ve kapitalist devletin niteliğini de açığa çıkarmaktadır.

Benzer vurguyu A. Negri ve M. Hardt biyopolitik üretim kavramıyla yaparlar4. Biyopolitik üretimin topluma içkin olduğunu, toplumsal ilişkilere tekabül ettiğini ve bu ilişkileri yeniden ürettiğini vurgularlar. Sınıf için çok boyutlu yıkım ve stratejik örgütsüzlük anlamına gelen bu düzenlemeler, bir anlamda doğanın canının söküp alınması, talanı ve yağması demek olan ekstraktivizm uygularıyla birlikte hayata geçiriliyor. Kısaca despotik emek rejimleriyle ekstraktivist uygulamalar arasında birbirini tamamlayan bir ilişki var. Ve bu yönler Türkiye kapitalizm sermaye birikim rejimini ve yönelimlerini belirliyor. Bu yorumu burada bırakırsak eksik olur. Ve genellikle yapılan hata bu yöndedir Türkiye kapitalizmin bir yönelimi gösteren bu olgular aslında Türkiye kapitalizminin hızlı militarizasyon süreciyle birlikte ele alındığında bir mana taşır.

Bu iki yönelim Türkiye kapitalizminin aktüel şekillenişini ve yeniden yapılanmasını ortaya koymaktadır. Türkiye kapitalizmi bölgede hegemonik bir yapı, güç yansıtan bir alt emperyalist ülke olarak biçimleniyor. Bu kavramı R. M. Marini 1960’lı yılların ortalarından sonra Brezilya kapitalizminin bölgede konumlanışı ve emperyalizmle kurduğu yeni bağımlılık ilişkisini tanımlamak için kullanıyor5. Bazı mekanik ve indirgemeci yönleri devre dışı bırakılarak ve aktüel kapitalizmin ve emperyalist hiyerarşinin (değişken karakterine ve) yeni biçimlenişe uygun bir kavramlaştırma olarak kulanılabileceğini düşünüyorum.

(Siyasi Haber’de Alt Emperyalizm üzerine çok geniş dosyam yayınlandı. Orada hem Marini’nin tezlerini Bağımlılık Okulu’nun perspektiflerini ayrıca I. Wallerstein tezlerini, Türkiye kapitalizminin sermaye ihracı, askeri hamlelerini ve bölgedeki ilhak ve işgal adımlarını detaylı inceledim. Ve aynı tezi ileri süren yapılarla farklılıklarımı ortaya koydum.)

Kısaca alt emperyalizm bir konjonktürel gelişme biçimi ve özellikle emperyalist özneler arasındaki gerilimin yol açtığı hegemonya boşluklarında, bölgesel düzeyde hegemonya ikame edebilmeyi, ekonomik, askeri, diplomatik güç aktarmayı ve küresel düzeyde bakıldığında çok cüzi olsa da sermaye ihracını içeren ve özellikle sermaye birikim rejiminin bir sonucu, sermayenin yoğunlaşma ve merkezileşmesinin yansıması olan bir konumlanışı izah ediyor. Bağımlılığın yeni ve girift biçimlenişini dışa vuruyor. Paradoks gibi gözükse de ekonominin çoklu kırılganlığı, kronik dış kaynak bağımlılığı, dış borcun yüksekliği alt emperyalist yönelimi dışlayan bir oldu değildir.

Alt emperyalizm aynı zamanda kapitalizmin eşitsiz birleşik gelişim yasasının (çevre ülkelerdeki) bir yansıması olarak ele alınabilir. Bu konumlanış statik bir durum değil. Bir başka konjonktürde bu konumlanma biçimi bir dizi iç ve dış nedenden dolayı kaybedebilir. Toparlarsak Türkiye kapitalizminin birbirini etkileyen ve biçimlendiren iki yönelimi var. Ancak sınıfı bloke ettiğinde, kültür ve kimlik politikalarıyla atomize edip, örgütsel olarak parçaladığında bu alt emperyal hamleleri gerçekleştirebilir. Bu noktada kapitalist devlet içeride ve dışarıda yol temizleyici, stabilize edici, sorunları fiilen ortadan kaldıran bir kolektif kapitalist gibi hareket ediyor. Özellikle sınıfın kontrol edilmesine stratejik önem veriyor.

Benzer vurguyu ekolojik mücadele ve kadın özgürlük mücadelesi i̇çi̇n de söyleyebiliriz. Bu noktada kapitalizmin bir dolaylı tahakküm biçimleri yaratarak makro iktidarını sürdürdüğünü ve sınıfsal ve anti kapitalist çelişkilerin bazı momentumlarda düğümlenebileceğini unutmamak gerekir. Ayrıca bu dolaylı tahakküm biçimlerinin somutlandığı yer kapitalist devlettir. Yani bazen ortaya çıkan bir çelişki tüm çelişkilerin kristalizasyonu haline gelebilir ve tüm zembereği boşaltabilir. Tam öyle bir momentumun içindeyiz. Ekolojik bir direniş ülke sathına yayılan, senkronize etkiler yaratan bir dalgaya yol açabilir. Benzer şekilde emek ve kadın direnişi ve eylemleri i̇çi̇n de benzer şeyleri söyleyebiliriz. Bütün bu süreç sınıfsal antagonizmayı ve farklı çelişkileri şiddetlendiriyor ve derinleştiriyor. Olasılıklar ve olanakların arttığı bir konjonktürün içindeyiz.

Türkiye kapitalizminin atılımlarının yarattığı yeni sınıf kompozisyonunu nasıl görüyorsunuz? Son birkaç yılda çok sayıda işçi direnişine tanık olduk ve bu direnişlerin neredeyse tamamı ekonomik temelli. Direnen işçiler kimler, hangi iş kolları öne çıkıyor ve bu direnişlerin öncüleri kimler? Sendikal hareketin krizde olduğu tespitinden hareketle bu militan direnişler neye işaret ediyor?

Türkiye kapitalizmi özellikle son yirmi beş yıllık süreçte ciddi atılımlar kaydetti. Küresel emek, değer ve meta zinciri içinde bir odak coğrafya olma yönünde adımlar attı. Türkiye kapitalizmi tedarik, lojistik ve üretim merkezi olarak öne çıktı. Küresel düzeyde yaşanan bu sürecin somut yansıması yoğun bir proleterleşme dalgası oldu. Bir evvelki soruda detaylı olarak bu konuyu açtığımdan burada bazı eksenlere vurgu yapacağım. Bir anlamda sürecin akışı Anadolu’nun her kentinin ve Kürt illerinin proleter merkezlere dönüşmesi şeklinde gelişti. Bugün 400’ü geçen organize sanayi bölgesinin varlığı, bu sayının 2030 başında 500’e ulaşması bekleniyor ve ayrıca 20’ye yakın serbest bölgenin bulunması, mega endüstri bölgelerinin inşa projesi ve özellikle İzmir ve Ceyhan’ın özel ekonomik bölgeler olarak öne çıkması dikkat çekiyor.

Bu adımlar bir nevi Güney Asya ülkelerinin izlediği ekonomik programları, hızlandırılmış ve yoğunlaştırılmış ekonomik atakları çağrıştırıyor. Anadolu ve Kürt illerinin hızla küresel fabrikanın atölyelerine dönüştüğünü gösteriyor. Geçmişte muhafazakarlığıyla öne çıkan ya da tipik bir Anadolu kenti kapalılığı görünümünde olan kentler artık bir proleter kente dönüşmüş durumda. Kürt illeri i̇çi̇n de benzer şeyleri söyleyebiliriz. Özellikle Batman, Diyarbakır ve Van öne çıkan Kürt illeri. Bunu yeni işçi eylemlerinin coğrafi dağılımında rahatça görebiliyoruz. Sınıf çelişkilerin yaygınlaştığı, derinleştiği ve şiddetlendiğini gösteren pratikler ortaya çıkıyor.

Ayrıca Kürt özgürlük hareketinin yeni bir dinamiğiyle karşı karşıyayız. Kürt topraklarında ulusal çelişkinin yanında hızla kristalize olan ve domine bir karaktere bürünen sınıfsal çelişkiler yeni bir süreci haber veriyor. Kürt özgürlük hareketinin çok fazla üzerinde durmadığı bu gelişme yakın süreçte ağırlığını hissettirecektir. Bugün kamu ve özel sektörde çalışan 20 milyona yakın kayıtlı işçi, 7-8 milyona gelmiş göçmen ve kayıt dışı işçi, geniş tanımla 12 milyona yakın işsiz ve 5 milyonu bulan potansiyel işçilerle toplam 45 milyonu ulaşan muazzam bir proletaryayla karşı karşıyayız. Son verilere göre toplam sendikalı işçi sayısı 2,5 milyonu yakın ve bu sayının 2 milyonu toplu sözleşme hakkına sahip. Var olan sendikal yapıları daha önce değerlendirmiştim. Tırnak içinde örgütlü bu işçiler bürokratik ve zombileşmiş yapıların kuşatılmışlığı içinde.

Sınıf kısaca kronik bir örgütsüzlük yaşıyor. Ve kapsamındaki genişlemeye rağmen dağınık ve amorfe olmuş durumda. Her şeye rağmen ve her şeye karşın sınıf kendi otonomisine dayanarak özellikle yaygın lokal eylemler gerçekleştiriyor. Bugün açısından lokal eylemler arasında bir koordinasyon, bir ağ ya da üst bir örgütlenme yok ama bu ihtiyaç daha hissedilir bir aşamaya ulaştı. Her şeyden önce bozkırda kıvılcımlardan birinin bitip birinin çakması ya da aynı anda bir kaç kıvılcımın oluşması bozkırın birden alev topuna da dönüşebileceğini gösteriyor. Çünkü sınıfsal öfke bu kıvama/şiddete ulaşmış durumda.

Aktüel olarak eylemlere baktığımızda dikkatimizi çeken bazı özellikleri şöyle tanımlayabiliriz: İşçi sınıfı özellikle işten atılmalara, işyeri kapatmalarına, ücret politikalarına, sendikal örgütlenmelerin engellenmesine karşı ve bir anlamda ortalama ücret haline gelmiş asgari ücretlerin belirlenme dönemlerinde ve toplu sözleşme süreçlerinde mobilize oluyor. Bazen de patronların mobbingi, ayrımcılığı, tacizi ve çeşitli baskıları sınıfı harekete geçiriyor. Son yıllarda çok farklı sektörlerin hızla harekete geçtiğini, çeşitli eylemler ve direnişler yaptığını gördük. Özel sektörde çalışan öğretmenler, motokuryeler, çağrı merkezi işçileri, inşaat işçileri, sağlık çalışanları, belediye, tekstil, metal, maden, perakende, market, lojistik, petrokimya işçilerinin yaygın yerel eylemlerine şahit olduk. Metal, belediye, petrokimya işçileri kısa süreli grevlerde gerçekleştirdi.

Bu eylemler evet ağırlıkla ekonomik karakterli ama yaşanan yüksek konjonktürün sonucu hızla devletin niteliğini açığa çıkaran ve hukuk denilen olgunun kimin hukuku olduğunu ve kolluk kuvvetlerinin esas olarak neye yaradığını gösteren pratikler olarak dikkat çektiler. Sınıf kapitalist devletin ve sermayenin kendilerini düşmanca yaklaştığını, bir nesne ve hiç gördüğü hissetti. Şunu demek istiyorum en ekonomik içerikte görülen eylem bile yüksek konjonktür dönemlerinde hızla politik etkilenmelere açıktır ve politik sonuçlar doğurabilir. Gidişat o yöndedir. Sınıfın her eylemden öğrendiğini, her eylemi izlediğini ve kendi aralarında sosyal medyanın dışında duygusal, ruhsal ve ontolojik bağlar kurduğunu ve simgesel dil oluşturduklarını biliyorum. Sınıf her eylemde, kendi gerçekleştirmese bile biriktirdiğini, öğrendiğini ve dersler çıkardığını düşünüyorum.

Sosyalist harekette yaygın olan hatta küçümseyici bir ifade olarak kullanılan ekonomik karakter vurgularının sınıfın evreninden, kozmosundan uzaklığın bir ifadesi olarak değerlendiriyorum. Sınıfın bu eylem repertuvarı bir başka boyutta sınıfın nesnel ve öznel şekillenme sürecinin önünü açar. Bir birikimdir. Patlamaları besleyen birikimlerdir. Birden gerçekleşen patlamaların arkasında bu “küçük” birikimler vardır. Küçük küçük açığa çıkan enerji fay hatlarını harekete geçirir. Yani diyalektik hükmünü sürdürür.

Spesifik olarak 2026 yılına gelirsek sınıf hareketinin geçtiğimiz on yılın birikimiyle ve sermaye birikim modelin yaratığı sonuçlar, despotik emek rejimlerinin yıkıcılığı, savaş konjonktürü ve Kürt özgürlük hareketinde yaşanan paradigma değişikliğiyle birlikte yeni bir militanlaşma sürecine girdiğini düşünüyorum. Bunu son dönemdeki iki önemli ve sarsıcı eylem üzerinden okuyabiliriz: Migros depo işçileri ve Polyak Maden işçilerinin eylemleri…(Bu eylemleri değerlendiren 5 yazı yazdım. Umut-Sen’de yayınlandı. Yazmak istediğim iki tema daha var. Büyük ihtimalle bu yazıları pdf broşür haline getireceğiz.)

Migros Depo işçileri fiili grev, fiili direniş ve doğrudan eylem pratikleriyle sektörde biriken öfkeyi tetikledi. Eylem dalgası kısa sürede 12 ili etkiledi. Aynı zamanda sektörün bugüne kadar “sessiz” kalmış ya da büyük bir abluka altında olan A-101, BİM ve Şok’u harekete geçirdi. Birikmiş öfke dışa vurdu. Tabi ki bu pratik uzun süreli bir çalışmanın ürünü olarak doğdu. DGD-Sen yöneticileri ve Umut-Sen militanları eylemleri ilmek ilmek ördü. Neslihan arkadaş ve örgütlenme kadroları alandan çıkmış ve bilfiil yaşamlarını aynı işlerde çalışarak sürdürüyorlar. Yani gerçek manada işçilerin yoldaş ve kardeşleri.

Ahlaki olarak profesyonelliğe net bir karşı duruşları var. İşçiler onları eylem ve örgütlenmenin içinden, alandan, aynı işyerinde çalışmaktan tanıyor, güveniyor ve saygı duyuyor. Bunlar kolay elde edilmez, başlı başına emek işidir. Ayrıca güven bir kristale benzer, çok zor kazanılır ama küçücük bir hata, yanlış o kristali parça parça eder ve bir daha onarılması çok zordur. Sınıf çalışmaların bir terbiyesi, görülmeyen kuralları, kırat ölçme yöntemleri, dili, ruhu, ambiyansı, herşeyden önce samimiyeti ve ruhu vardır. DGD-Sen’liler bunu ortaya koydular. Migros depo işçileri fiili örgütlenme, fiili grev ve doğrudan eylemle sermayenin acıyan yerine vurdu.

Doğrudan eylem zaten başlı başına sermayenin stratejik yerlerine vurma ve sermayeyi felç etmeyi içerir. Yine depo işçileri muazzam bir şey yaptılar. Sınıfı uzun zamandan beri vahşice sömüren, onu kuşatan, abluka altına alan, stratejik olarak güçsüzleştiren ve kendini değersiz hissetmesine neden olan bir şebekeyi açığa çıkardılar. Alenileştirdiler. Sınıfın bunu görmesini sağladılar. Finans kapital, taşeron ağı, sarı işbirlikçi sendika, sol, “sosyalist” alandan devşirmelerin oluşturduğu bir çete, şebeke kamuoyu kadar işçiler nezdinde açığa çıktı. Sendikal alan ve yöneticilerin lümpenliği, çürümüşlüğü ve asalıklığı bir kez daha teşhir oldu. Sokağı aktif kullanan DGD-Sen’liler bir zehirli sarmaşık gibi sınıfı saran taşeron sistemini bitirmesi, haklarını söke söke almasıyla sınıfa özgüven ve güç verdiler. Migros depo işçileri bir vahşi kedi grevi pratiği olarak iz bıraktı.

Hemen arkasından gelen Polyak maden işçilerinin kitlesel ocak işgali ve özyönetim yönelimi ve özyönetim pratiğini tartıştırmalarıyla mücadeleyi bir üst aşamaya yükseltti. Kınık yürüyüşü ve fiili Kınık mitingi sınıfın ne derece bir sosyal anafor oluşturduğunu gösterdi. Yedi bin kişinin katıldığı miting kapasite itibariyle hiçbir burjuva partisinin bugüne kadar gerçekleştiremediği bir pratik olarak iz bıraktı. Başaran Aksu’nun madencilerin eyleminin Kınık’taki herkesin dikkatini çektiğini, bir düzeyde katkı verdiklerini, dayanıştıklarını ve ilçede herkesin saygısını kazandıklarını, Bağımsız Maden İş’in bir güç odağı, danışılan bir merkez haline geldiğine ilişkin sözleri ve ilçenin sosyolojisini değiştirdiğine ilişkin vurguları çok önemlidir. Emek odağı tartışmalarında yapmamız gerekenleri ve izlememiz gereken yolu gösteriyor. Ayrıca bir emek odağının ne derece toplumsal etki ve güç oluşturabileceğini aktüel olarak gösteren bir örnektir.

Dipnotlar

  1. D. Harvey, Yeni Emperyalizm, Sel Yayınları, 2019 ↩︎
  2. T. Cliff ve D. Gluckstein, Marxism and Trade Union Struggle: The General Strike of 1926, 1986 ↩︎
  3. M. Burawoy, Üretim Siyaseti Kapitalizm ve Sosyalizmde Fabrika Rejimleri, NotaBene Yayınları, 2015 ↩︎
  4. A. Negri ve M. Hardt, İmparatorluk, Ayrıntı Yayınları, 2023 ↩︎
  5. R. M. Marini, Bağımlılığın Diyalektiği, Dipnot Yayınları, 2021 ↩︎

Üçüncü Bölüm: İşçi Sınıfı, Devrimci Özne ve Devrimci Mücadelenin Güncelliği

El Yazmaları’nın notu: Marksist araştırmacı yazar Volkan Yaraşır ile günümüz kapitalizminin krizlerini, Türkiye kapitalizminin yeni yapısı ve atılımlarını, geç faşizmin öne çıkan özelliklerini, işçi sınıfının yeni kompozisyonunu ve devrimci özne olma kapasitesini içeren yoğun ve hacimli bir röportaj gerçekleştirdik. Röportajı, uzunluğu dolayısıyla üç bölüm halinde yayınlamayı uygun gördük. Bu kapsamda röportajın üçüncü ve son bölümünü okuyucularımızın ilgisine sunuyoruz.

Devrimci özne olarak proletarya” tezi Sovyet sonrası dönemde çokça saldırıya uğradı. Bugün ise bu argümanların ve genel olarak PostMarksizm’in itibar kaybı yaşadığını söyleyebilir miyiz? Sınıfın devrimci özne olma kapasitesi güncel midir?

Devrimci özne tartışmasını bugün gündemde tutmanın önemli olduğunu düşünüyorum. Özellikle Sovyetler Birliği’nin çöküşü ve Doğu Avrupa’da farklı sosyalizm deneyimlerinin yıkılışı bir tarihsel dönemin kapanmasına yol açtı. Aynı dönemde küresel düzeyde neoliberal karşı devrimci politikalar devreye sokuldu. Neoliberalizmin ideolojik hegemonyası inşa edildi. Postmodernizm tartışmaları bu hegemonyanın bir dışavurumu olarak uzun süre gündemde kaldı. Bu tartışmalar özünde tarihin reddi ve tarihsel öznenin yokluğu üzerinden yürütüldü. J. F. Lyotard’ın yazılarında somutlanan “büyük anlatıların reddi” ifadeleri aslında Marksizme yönelik eleştirileri içeriyordu1. Bu tanımlama kapitalizmin eleştirisi ve kapitalizmden kopuş için tarihsel ve bütünlükçü bir bakışın ya da eleştirel bir alt yapının yokluğunu savlamaktaydı.

Yine postmodernist yaklaşımlar kapitalizmin analizinde sınıfsallığı reddetmeleriyle dikkat çekti. Bu reddediş kültür, kimlik politikaları ve başlı başına spekülatif içerikte olan söylem üzerinden kurgulandı. Bir manada gerçek ve hakikat spekülatif bir izaha dönüştü, göreceleştirildi. Nesnel gerçekliğin yokluğunun kabulü, zaten kapitalizmin işleyişini ve çelişkilerini anlama ve aşmayı imkânsız kılmaktaydı. Hakikat ve gerçeklik kaybı ya da hakikatin müphemleştirilmesi bu yöndeki Marksizm’in en önemli ve ayrıştırıcı izah biçimi olan sınıf eksenli çözümlemeleri, sınıf mücadelesi vurgusunu, sınıfsal çelişkilerinin analizini manasızlaşıyordu. Böylesi bir algının sonucu ya da -şaka gibi- kapitalizmin yarattığı farklı çelişkiler, iktidar ve tahakküm ilişkileri ve sömürü kendiliğinden yok oluyordu. Kitlelerin kapitalist labirent ve simülasyon içinde kaybolması kaçınılmaz olarak kolektif bir pesimizmi ve yeni agnostisizmi besledi.

Postmodernizmin kültür ve simülasyon üzerine yoğunlaşması boşuna değildi, sınıfsal eksenini perdelemeye ve kapitalist barbarlığı meşrulaştırmaya yaradı. Bu yorumlar praksise kapalılığı, müphemliği ve yüzeyselliğiyle dikkat çekti ve bir bütün olarak modern fatalizme kapı araladı. Bu gösterişli ve yüksek hacimli tanımlamalar medya tarafından gündemde tutuldu, popüler kültür kodlarına dönüştürüldü. Marx kapitalizmi yaşayan metafizik diye tanımlar. Postmodernizm yaşayan metafiziği anlattı ve bu metafiziğin hüküm kazanmasına çalıştı. Yenilgi dönemleri, yenilgi psikolojisi ve kolektif demoralizasyon ve kısa dönem de olsa ütopya veya gelecek tasavvuru kaybı postmodernistlere büyük sükse kazandırdı. Postmodernist düşünce sosyalist hareket içinde de ciddi tahribatlara yol açtı. İdeolojik etkileri dil, düşünce ve söylemini etkilemesi yanında, bir tür teslimiyet biçimi ve irade kaybı olarak kendini dışa vurdu.

Aynı sürecin bir başka yansıması Post-Marksizm ve versiyonları şeklinde gelişti. Bu tartışmaların en önemli yanı özneyi muğlaklaştıran, yok sayan ya da çoklu özne vurgularıyla özneyi etkisizleştiren açılımlardır. E. Laclau ve C. Mouffe’nin “Marksizm krizi” tespiti üzerinden kaleme aldıkları Hegemonya ve Sosyalist Strateji2 ve Laclau’nun Marksist Teoride İdeoloji ve Politika3 adlı çalışmaları bu ekolün düşünsel perspektifini ortaya koyar. Laclau ve Mouffe, Saussure’un dilbiliminden (Sausure, dili bir göstergeler sistemi olarak ele alır), Lacan’ın psikanalize felsefi boyut kazandırması ve öznenin dil üzerinden yeniden kuruluşundan (Lacan bu düşüncesini Saussure’un analizleri üzerinden geliştirmiştir) ve Althusser’in yapısalcı Marksizm’i ve Gramsci’nin rıza ve hegemonya diyalektiğin etkilenerek geliştirdikleri argümanlarla Marksizm’in krizine yanıt ürettiklerini iddia ederler. Bir boyutuyla eklektik diğer boyutuyla postyapısalcı çözümlemelere varırlar. Bu noktada J. P. Sartre’nın Diyalektik Aklın Eleştirisi adlı çalışmasının giriş bölümünde yaptığı Marksizm yorumu son derece mana kazanır. Sartre Marksizmi “çağımızın felsefi ufku” diye nitelendirir ve devam eder: “… anti Marksist bir tez olsa olsa yalnızca Marksizm öncesi bir fikrin yeniden canlandırılması olabilir. Marksizmin ‘ötesine geçilmesi’ denilen şey ise, en kötüsünden Marksizm öncesine dönüş, en iyisinden de ötesine geçildiğine inanılan (şeyin), felsefede zaten var olan bir düşüncenin yeniden keşfi olabilir.”4

Laclau ve Mouffe en başta sınıf merkezli bir analize mesafeli dururlar. Ve bu yaklaşımın bir ortodoksluk taşıdığını ileri sürerler. Bu tutumun günümüz kapitalizmin karmaşık ve kompleks yapısını açıklamadığını iddia ederler. Analizlerinde toplumsal mücadelenin sadece sınıf çelişkileri üzerinden açıklanamayacağını ve aktüel kapitalizmin doğasında farklı çelişkiler olduğunu ve bu çelişkilerin cinsiyet, etnisite, kültür gibi çoklu kimlikleri yarattığı, ya da çoklu özneleri ortaya çıkardığını iddia ederler. Sınıfın aslında ideolojik bir kurgu olduğunu ya da bir ideolojik kurguya dönüştüğünü, tek bir özneyle bir tarihsel sürecin açıklanamayacağını vurgularlar. Marksizmin indirgemecilikle (redüksiyonizm) ve ekonomik determinizmle malul olduğunu ileri sürerler.

Aslında bütün bu tartışmalar öz olarak, yapı özne gerilimi ve diyalektiği üzerinde düğümlenir. Marksizm yönelik yapılan eleştirilerinde eksenini bu noktalar oluşturur. Ya yapı yani kapitalizmin farklılaştığı, parametrelerinin değiştiği ve buna bağlı olarak öznenin farklılaştığı vurgulanır, ya da özne üzerinden yapılan tartışmalarla öznenin tarihsel rolünü tamamladığı, onun spekülasyona ya da bir kurguya dönüştüğü ifade edilir. Bu noktada çoklu özne, öznenin yokluğu, çoklu devrimci özne, çokluk gibi tanımlamalar ileri sürülür. Bu yaklaşımlar, özünde proletaryanın tarihsel devrimci karakterine yönelik eleştirileri ve mesafeli duruşu ifade eden yaklaşımlardır. Bu eksenden hareketle Frankfurt Okulu’ndan, otonomist Marksistlerin yaklaşımlarına kadar bir çok eğilimin tezlerini rahatlıkla analiz edebiliriz. Yapı özne diyalektiği ya tek boyutlu ele alınır ya da farklı spekülatif yorumlarla iki alan değerlendirilir.

En başta şunu söylemem gerekiyor: Maksizm’de özne sorunu ya da yaklaşımı öyle basit analizlerle veya çıkarsamalarla ifade edilecek bir şey değildir. Bu, son derece katmanlı ve kapsamlı bir konudur. İkincisi devrimci özne tartışması Marksist sistematiğin temel eksenini oluşturur. Şu an bu konu üzerine çalışıyorum. Felsefi ağırlıklı bir makale çalışması içindeyim. Daha önce Yeni Yaşam’da “Evrensel Özgürlüğün Öznesi: Proletarya” başlıklı kapsamlı bir yazı kaleme almıştım.

Marx’ın devrimci özneye yaklaşımı tek boyutlu değildir. Tarihsel, toplumsal, siyasal ve felsefi boyutlara sahiptir. Kısaca açmam gerekirse Marx’ın devrimci özne tanımlaması önce düşünce tarihinde net bir kopuşu ifade eder. Özne tartışması/ sorunsalı yada özne-nesne ilişkisi felsefenin tarihinin temel sorunsallarından biridir. Hatta felsefe tarihini özne-nesne ilişkisi üzerinden okuyabiliriz.

Önce Antik Yunan’da Platon ve Aristoteles’te özne felsefesinin ilk sistematikleştirmesini görürüz. Platon’da özne filozoftur. O bilginin iktidarını simgeler. O, dünyayı ve toplumu yönetme yeteneği olan, olması gereken kişidir. Ortaçağ’da özne yine bilgi üzerinden kurulur. Fakat bu bilgi, tanrısal olana ulaşmayı ifade eder. Skolastik felsefe de özne bir müphemlik kazansa da özne her şeye muktedir ve her şeyin yaratıcısı tanrı olarak karşımıza çıkar. Yeni Çağ’da Rönesans, Reform Hareketi ve Aydınlanma düşüncesi kapitalist dönüşümün öncülleri olarak işlev görür. Bu süreç rasyonalizm ve hümanizmin felsefi olarak hakim görüş olmasını ifade eder. Ve sermayenin kendi tasavvurunda dünyayı yaratmasını koşullar. Ve tanrı gökyüzüne, ebedi hükümranlık alanına yollanır. Dünya insan ve aklın hükümranlığına bırakılır. Karşımızda artık insan özne yada insanın özne olarak ele alınması vardır. Doğa ise fethedilecek nesnedir.

XVII. ve XVIII. yüzyıllarda matematikte ve mekanikte önemli ve sarsıcı gelişmeler yaşanır. Bunun felsefeye yansıması kaçınılmazdır. Descartes bu noktada önem taşır. Burjuvazinin arzularına başta doğanın efendisi olma arzusuna Descartesçı düşünce hizmet edecektir. Modern özne anlayışını ilk Descartes’ta görürüz. Descartes, düşünce ve varlığı eşitler. “Düşünüyorum öyleyse varım.” aforizması aslında düşünebilen ve bilen özneyle, bilinebilen dünya ilişkisine bir göndermeyi içerir. Descartes bir anlamda soyut, özerk ve aynı zamanda epistemolojik bir öznenin temellerini atar.

Ardından Kant gelir. Kant bilgi kuramında bir eşiktir. Kant felsefesinin temel sorunu insanın dünyadaki yeri ve ilişkisi üzerinedir. İnsanın teorik kurtuluşunu dert edinir. Ama insan usunun sınırlılığını vurgular. Kant’ın felsefesi klasik idealizmden farklı olarak dış gerçekliğin var olduğunu kabul eder, teorik akılla pratik aklı birbirinden ayırır. Kısacası Kant ahlâk ve pratik alanda etkili olan bir özneyi öne çıkarır, bilince vurgu yapar, diğer yandan aşkınsal özneyle özneye epistemolojik boyut kazandırır.

Ardından Hegel gelir. Hegel muazzam bir kimliktir. Bir anlamda felsefe tarihindeki tüm tartışma ve sorunsalları diyalektik bir yöntemle analiz eden son derece katmanlı, kompleks ve kendi iç diyalektiği olan ve bir diyalektik sarmal şeklinde biçimlenen olağanüstü bir sistematik kurarak klasik felsefeden ve metafizikten kopar. Bir nevi metafizik bir devrim gerçekleştirir. Felsefeye tarih ve hareketi, çelişkiyi ve praksisi katar. Hegel bir anlamda felsefe de 1789’dur. Hegel yarattığı sistem ve kurduğu yöntemle tarihsel ve düşünsel momentumdur.

Hegel, düşünceyi her şeyin temeli olarak görür. Fakat düşünce Hegel’de skolastik bir şekilde ele alınmaz, yüksek bir soyutlamayı içerir ve metafizik sınırın ötesindedir. Hegel geist, ide, us, töz kavramlarını aynı içerikte kullanır. Dünyayı akılla özdeş tutarak, insanın böyle anlam kazanacağını söyler. Hegel dünyayla aklı, düşünceyle gerçeği özdeşleştirir. Hegel’de Geist-mutlak ruh tarihin ve toplumun yapıcısı olarak bir özne işlevi görür. Hegel’e kadar özne bazen töz, bazen tanrı özne adları alsa da metafizik ve bilgi teorisi içinde kalır. İlk defa Hegel’le birlikte tarihin, toplumun ve hareketin içinde özne tanımı yapılır.

Marx Hegel’in yaklaşımını ileri götürür. Hegel’in soyut tanımlamalarını aşar. Marx’ta özne modern çağın devrimci sınıfında yani proletarya da cisimleşir. Tarihin öznesi proletaryadır. Marx kendi entelektüel gelişimine bağlı olarak proletaryayı önce felsefe bir kategori olarak ele alır. Felsefeye daha aktif bir rol yükler. Ama kısa bir müddet içinde özellikle 1844 Silezya ayaklanmasından sonra proletaryayı toplumsal maddi bir güç olarak değerlendirilir. Evrensel özgürlüğün öznesi olarak tanımlar. Marx’a kadar özne tanımı farklı adlarla spekülatif, metafizik, skolastik içeriktedir. Ve egemenleri ve egemenliği ifade eder. İlk defa Marx’la birlikte düşünce tarihinde bir kopuş yaşanarak toplumsal maddi bir güç üzerinden bir özne tanımı yapılır ve bu özne alt sınıfları tanımlar. Ve bu tanımlama aynı zamanda felsefenin yapılma biçimini değiştiren ya da felsefenin aşılmasını ifade eden bir içeriktedir.

Marx’ın Feuerbach üzerine tezleri bir bütün olarak bir diyalektiği ifade eder. Ve 11. tezde sentez haline gelir. Diğer 10 tez bir anlamda 11. tezi koşullar. Yani dünyayı değiştirmek esastır ve dünyayı kolektif özne olan ve kolektif aksiyon yeteneğine sahip bir sınıf, devrimci bir sınıf yani proletarya değiştirebilir. Bu adım bir başka anlamda felsefenin gerçekleşmesi ya da felsefenin aşılmasıdır. Bu ifadeler dünyanın anlaşılmasını ret etmez, tam tersine spekülasyondan öte ancak bu değiştirme faaliyeti içinde dünyanın anlaşılabileceği vurgulanır. Bu noktada proletarya evrensel özgürlüğün öznesi olarak yani kendi kurtuluşuyla insanlığın kurtuluşunu özdeşleştirerek stratejik rol oynar. Yani tarih yapar.

Marx bu noktadan sonra kapitalizmin analizine yoğunlaşır, çelişkilerini, işleyiş yasalarını çözümler. Yabancılaşma teorisinin temellerinin atıldığı 1844 El Yazmaları’ndan5 başlayan bu konudaki çalışmaları, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’yla6 devam eder. Tarihsel materyalizme ilişkin önemli açılımların bulunduğu bu çalışma klasik iktisadın eleştirildiği ilk metin olarak dikkat çeker. Grundrisse7 ise bir taslaktır ama Kapital8 öncesi bir ön zirvedir. Hatta serbest yazımı ve çağrışımlarıyla dikkat çeken, diyalektik yöntemin en iyi anlatıldığı, bu yöntemle kapitalizmin ruhunun ve işleyiş yasalarının bence en iyi çözümlendiği, kapitalizmi anlama da anahtar çalışmalardan biridir. Kapital çalışmaları ise bir şahikadır. İktisadi çalışmadan öte kapitalizmi yıkmanın yasaları ortaya konulur ve proletaryanın kapitalist sistem içinde stratejik rolü vurgulanır. Aynı zamanda Marx tarafından proletaryaya adanmış entelektüel bir silahtır. Bütün bu yönler Marksizm’in devrimci özneye ilişkin katmanlı teorik açılımlarıdır.

Kısacası yıkıcı bir teori olan Marksizmin, yıkıcı bir güç olan proletaryayla rezonansı kapitalizmin yıkımına yol açtığı gibi bir başka alemi yaratılmasını sağlayacaktır. Kapitalizminden kopuş ancak devrimci öznenin tarihsel rolünü oynaması ya da başka bir ifadeyle proletaryanın politik oluşumuyla olanaklıdır. Ve bu özneye Marksizm hiçbir zaman mesihvari bir rol vermez. Yukarıda vurguladığım çalışmalar bu manada var olan sistemin tam anlamıyla analizini ifade eder ve proletaryanın kapitalist toplumdaki tek devrimci sınıf olarak devrimci özneliğini ortaya koyar.

Sınıf hareketinin içine girdiği dönemi nasıl tanımlıyorsunuz? Mücadeleci sendikalar ve işçi hareketleri nasıl yaratılabilir. Kısacası ne yapmalı?

2026 yılı küresel düzeyde ve Türkiye’de önemli eylemlere sahne oldu. Hindistan’da 2016’da 150 milyon işçinin eylemiyle başlayan mobilizasyon, aktüel olarak 300 milyon işçi ve yoksul köylünün katıldığı eylemlere ulaştı. Bu pratikler tarihin gördüğü en büyük grevleridir. Hindistan bir kıta ülkedir. Grev dalgaları küresel güneyi harekete geçirecek bir potansiyel olarak dikkat çekiyor. Yine aynı kuşakta Bangladeş, Pakistan, Güney Kore ve Filipin işçi sınıfının dönem dönem önemli çıkışları oluyor. Çin küresel atölye ve bir işçi cehennemi olarak çok gündemde olmasa da yıllık 10 binin üzerinde işçi direnişi ve eylemleriyle büyük enerji biriktiriyor. Küresel Güney’deki bu aks büyük dalgalanmalara yol açabilir.

Ayrıca yine 2026 yılında Arjantin işçi sınıfı genel grev ve sokak çatışmalarıyla dikkat çekti. Neofaşist ve anarko kapitalist J. Milei sınıfa stratejik olarak saldırısına sınıfın yanıtı çok sert oldu. Şirket devlete dönüşen yeni kapitalist devlet, sınıfı ezmeye ve atomize etmeye çalışıyor. Arjantin’deki gelişmeler kapitalist birikimin sağlanması ve güvenliği için yeni devletin rolünü ortaya koyuyor. Türkiye’de de benzer yönelimler yaşanıyor ve devletin şirketleşmesi yönünde stratejik adımlar atılıyor.

Aynı süreç yani ultra neoliberal saldırılar bütün ikinci kuşak kapitalist ülkelerde farklı düzeylerde yaşanıyor. Bu ülkeler bir taraftan ucuz emek vahalarına dönüşürken, diğer taraftan yer altı ve yer üstü kaynakları finans kapital tarafından yağmalanıyor. İçine girilen konjonktürde özellikle Arjantin, Türkiye, Brezilya, Filipinler, Meksika, Güney Kore, Güney Afrika, Mısır ve Tunus’ta işçi sınıfının mobilizasyonlarının kritik önemde olacağını düşünüyorum. Aynı kuşak ve aksta yer almaları ve benzer politikalara maruz kalmaları ve tarihsel birikimleri bu kuşakta büyük salınımlara yol açabilir. Bu durum aynı zamanda Küresel Güney’in fay hatlarının tetiklenmesi demektir. Ayrıca neo faşist Trump yönetimine ve savaş politikalarına karşı ABD’de sınıf ve kitle hareketlerinin yükselmesi ve radikalleşmesi olasılık dahilindedir. Son iki yıldan beri gerçekleşen pratikler bu çıkarımımızı doğrulayan içeriktedir.

Yine Kıta Avrupası ve İngiltere’de gelişen işçi sınıfı mücadelesi ve kitle mobilizasyonları dikkat çekicidir. İngiltere’de Filistin Halkını destekleyen muazzam eylemler, Fransa’da emeklilik yasası ve sınıf karşıtı politikalara karşı büyük kitle hareketleri, Yunanistan işçi sınıfın dönemsel mobilizasyonu ve Belçika’da işçi sınıfının sürekli eylem kapasitesi önem taşıyor. Metropollerde neofaşist dalgaya, şirket devlet politikalarına ve siyonizmin Filistin soykırımına, Ukrayna Savaşı’nın ve İran Savaşı’nın yarattığı sonuçlara karşı yükselen mücadeleler ciddi bir potansiyeldir.

Böylesi bir küresel atmosfer içinde önceki sorularda açtığım işçi eylemleri Türkiye’de işçi sınıfının yeni bir militanlaşma sürecine girdiğini gösteriyor. Son olarak Doruk Maden işçilerinin Ankara yürüyüşü ve bir dizi lokal eylem bu sürecin parçasıdır. Özellikle İran Savaşı’nın yarattığı atmosferle birlikte 2026 yılının kritik bir yıl olacağını düşünüyorum. Kapitalist devletin Şirket Devlet olarak biçimlenmesi ve doğanın metalaşması ve sömürgeleştirilerek yağması artarak sürecektir. Modern çitlemenin derinleşeceği bir konjonktüre girdik. Yeni kapitalist devlet her düzeydeki muhalefeti boğmaya ve bastırmaya çalışıyor. Aynı zamanda sistem bir çoklu bir kriz yaşıyor.

Hayat pahalılığı ve bölüşüm krizinin şiddetleneceği bir sürecin içindeyiz. Savaş koşulları, enerji krizi ve bağlantılı gıda krizi ekonomide krizi kontrol altında tutma mekanizmalarını kırabilir. Bu aynı zamanda bir döviz krizi ve borç çevriminin kırılması demektir. Söylediklerimizin gerçekleşme dinamiklerinin bütünüyle açığa çıktığı ve her an hızlı gelişmelerin yaşanabileceği günlerden geçiyoruz. Türkiye kapitalizminin alt emperyalist hamleleri ve İran Savaşı’nın yeni konjonktürü Türkiye’nin savaşa dahil olma olasılığını yükseltiyor. ABD ve İsrail’in bu yöndeki basınçları artabilir. Savaşın özellikle açık işgale dönüşmesi ve NATO yönelimli gelişmeler bu olasılığı bir gerçek haline getirebilir. İşte o konjonktür varolan bütün dengeleri sarstığı gibi sınıfa ve toplumsal muhalefete yönelik stratejik saldırıları beraberinde getirecektir.

Bu noktada özellikle lokal eylemler arasında bir organik bir bağın inşa edilmesi, bir direniş platformunun kurulması ilk adım olabilir. Etkili bir kürsü olacaktır. Ayrıca sınıfın işyeri komitelerine dayanan havza, bölge ve kent düzeyinde üst örgütlenmelerinin yaratılması hayatiyet kazanıyor. En başta mücadeleci sendikaların öncülüğünde kurulabilecek bu üst örgütlenmeler, işçi temsilcilerinden oluşan dar anlamıyla işçi konseyleri sınıfın özgüvenini besleyecek ve doğrudan bir sınıf platformu işlevi görecektir. Zaten bunu Mücadeleci Sendikalar geçtiğimiz 1 Mayıs’ta ve bu 1 Mayıs’ta yaptı. Hatta bu yıl daha da geniş bir çevreyi etrafında topladı. Bütün defansif tavırları terk edip, böylesi oluşumları sürekli kılmak ve nitelikleştirmek için herşey yapılmalıdır. Savaş atmosferi bu ihtiyacı yakıcılaştırmıştır.

Aynı üst oluşumlar anti kapitalist alanlarla rezonansı önlerine koymalı, bu alanları da kapsayacak içerikte yeni formlar yaratabilmelidir. Yine 1 Mayıs platformları buna örnektir. Öğrenci gençlik en atak ve hızla iştirak etmesiyle dikkat çekiyor. Kadın özgürlük hareketi ve ekolojik hareketle kesinlikle bağlar kurulmalı ve ortak bir ruh halinin ve ortak bir pratiğin yaratılması yönünde çabalar yoğunlaştırılmalıdır. Savaş ve içine girilecek yüksek konjonktür üzerine yapılacak tartışmalar ve ortak platformlara ve eylemlere dönüşmelidir. Bütün bu sürecin Kürt özgürlük hareketiyle tarihsel ve stratejik ittifakı es geçmeden örülmesi önemlidir. Özellikle Kürt illerinde yoğun proleterleşme süreci ve ulusal çelişkinin yanında sınıfsal çelişkinin giderek daha domine olması bu ittifakın aktüel biçim alışını ve olanaklarını da artırmaktadır.

Daha teorik bir vurguyla yeni kapitalizmin üç sömürge alanı olan emeğin, kadının ve doğanın sömürgeleşmesine karşı emek özgürlük mücadelesi, kadın özgürlük mücadelesi ve ekolojik mücadele arasında devrimci bir bileşkenin yaratılması stratejik önemdedir. Ben buna kızıl, yeşil ve mor yaratıcı üçgen diyorum. Bu olgu aynı zamanda 21. yüzyılın Bolşevizmi anlamına gelmektedir. Bu devrimci bileşke üzerine kafa yormamız gerekiyor. Herşeyden önce somut pratik adımlara ve deneyimlere ihtiyacımız var. Küçük ve manalı adımlar maya işlevi görecektir. Bu görev farklı alanlarda çalışan bütün militanların görevidir. Sınıfla, kitlelerle ve kadınlarla ve doğayla yüreklerinin acıdığı yerden ontolojik bağ kurma, birlikte kafa tutma, teslim olmama, yalnız olmadığımızı bilme ve yoldaşlaşma önümüzdeki temel görevdir. Gelecek akıntıya karşı duranların olacaktır. Teşekkür ederim…

Dipnotlar

  1. J. F. Lyotard, Postmodern Durum, Bilgesu Yayıncılık, 2014 ↩︎
  2. E. Laclau ve C. Mouffe, Hegemonya ve Sosyalist Strateji, İletişim Yayınları, 2017 ↩︎
  3. E. Laclau, Marksist Teoride İdeoloji ve Politika, Doruk Yayınları, 2015 ↩︎
  4. J.P. Sartre, Critique de la Raison Dialectique, 1960. Türkçede tam metni olmayan bu eserin giriş kısmı “Yöntem Araştırmaları” adıyla, Kabalcı yayınları tarafından basıldı. ↩︎
  5. K. Marx, 1844 El Yazmaları, Sol Yayınları, 2005 ↩︎
  6. K. Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, Sol Yayınları, 2005 ↩︎
  7. K. Marx, Grundrisse, Sol Yayınları, 1999 ↩︎
  8. K. Marx, Kapital, Sol Yayınları, 2006 ↩︎

Seçtiklerimiz: Volkan Yaraşır – elyazmalari.com – Nisan 2026

Tags:


About the Author



Comments are closed.

Back to Top ↑