Pir Musa’nın tanıklığıyla Dersim: Acı, direnç, umut… | Sibel Özbudun – Temel Demirer
“Sığdırmaktır bir çocuğun alnına
Ne varsa dünyada hayata dair”[1]
Orhan Keser’in, “anı-romanı”nı okuduğunuzda suratına bir şamar iniyor da, soğuk soğuk terliyorsunuz…
Yapısı itibariyle Ferit Edgü’nün, “Münbit bir ülkede yaşıyoruz ama ortalık yeşillik değil, kara. Kapkara,” tümcesi ile Angela Yvonne Davis’in, “Köklerin neredeyse orada çiçek açarsın,” satırlarındaki düaliteye, acı ile direngen umuda gönderme yapan eser, kuşakları birbirine bağlayan tarihsel yolculuk güzergâhına mündemiç edebi bir isyan.
Bu özelliğiyle de okuyana İbn-i Sina’nın, “Aletlerin en faydalısı kalemdir. Bir şişe mürekkep bir külçe altından hayırlıdır”; Pablo Picasso’nun, “İnsanları uyandırmak gerek. Şeyleri algılama biçimlerini altüst etmek. İnsanları kızdıracak, kabul edilmez imgeler yaratmak lazım. Pek güvenilir olmayan, tuhaf bir dünyada yaşadıklarını, sandıkları gibi bir dünyada bulunmadıklarını anlamalarını sağlamak”; Ursula K. Le Guin’in, “Zor zamanlar geliyor bana kalırsa. Özgürlüğü hatırlayabilen yazarlara ihtiyacımız olacak. Şairlere, hayalperestlere, daha büyük bir gerçekliğin gerçekçilerine,” aforizmalarını anımsatıyor.
* * * * *
İnsanı sarsan “anı-romanı” Dersim tarihiyle koşut. O hâlde Dersim ile başlayalım.
Dersim sadece bir coğrafyanın adı değil, tarihin, umudun ve bir yaşam biçiminin adıdır. Munzur direniş, başkaldırı ve isyanın da adıdır.
Munzur’da dağlar ve pınarlar, mekânlar Alevîliğin kutsalıdır. Dağlar kadim inançların bir çoğunda saygı duyulan en yüce yerlerdir. Orada yaşayanlar için Munzur suyu da kutsaldır. Ana sütü ile bir tutulur, benzetmeler hep bu ilişki üzerinedir. Sözleşmelerde, yeminlerde Munzur kutsal tanıktır, onun suyu içilerek yemin edilir, sözler bağlayıcı olur.
* * * * *
Acı çekmeyenler, başkalarının acı çekebileceğini akıllarını bile getirmezlerse de, kuşaklar boyu yaşananları hatırlamak acının temrinidir Dersim’de.
Evet, Munzur’un çocuklarını en çok yaralayan şey, fiziksel acının da ötesinde, haksızlığın ve zorbalığın yol açtığı ıstıraptır!
Buna bir de tarih bilgisi eklendi mi… Acı katmerlenir; “Ne acı duyuyordum, ne de korku ya da kaygı,”[2] tümcesindeki hâlet-i ruhiye ile.
Boşuna ya da asılsız değildir bu; tarihin kanıtladığı gibi.
Ağırlıklı olarak Kürt Alevîlerin yaşadığı Dersim’de 1934’de yasalaşan iskân kanunuyla birlikte dönemin hükümeti Kürtleri ve diğer azınlık grupları ülkenin batısına zorla göç ettirmenin yasal yolunu yaratmıştı. Hollandalı antropolog Martin van Bruinessen’e göre Türk hükümetinin amacı Kürt şehirlerini insansızlaşmaktı. Yasanın ardından 1935’te Türk yetkililer arasında isyancı olmakla ünlenen Dersim’de insanlar sürgün edilmeye başlandı.
Türkiye’nin baskıları Dersim’de sürpriz olmayacak şekilde bir kalkışmaya yol açtı ve 1937’de Seyid Rıza öncülüğündeki isyan hava bombardımanları ve zehirli gaz saldırılarını içeren bir dizi zalimce saldırının ardından kanlı şekilde bastırıldı. Devlet güçlerinin müdahalesi bir “ayaklanma bastırma” harekâtı olmaktan çıkmış, Dersim halkının toplu imhasına dönüşmüştü.
‘Modern Kürt Tarihi/ A Modern History of the Kurds’ kitabının yazarı David McDowall Dersim’deki nüfusun yüzde 57’sinin katledildiğini söyler.
1938 Dersim Katliamı’nın ardından yüzlerce Alevî Kürt kızı ailelerinden çalınarak asker ailelerine verildi. Ayrıca sayısız çocuk ailelerinden zorla alınarak yatılı okullara gönderildi.
Dersimlilere göre şehirde en az 300 toplu mezar bulunuyor. İnsanlar sık sık bu toplu mezarları ziyaret eder, mum yakarak dua ederler.[3]
* * * * *
XIX. yüzyıldaki Dersim verimsiz bir doğaya sahiptir. Topraksız, işsiz, ticaret yapacak imkânları olmayan aşiretlerin çapullamaktan başka çareleri bulunmamaktadır. Bu dönemde devlete göre Dersim tedip (yola getirme, uslandırma) edilmesi gereken bir bölgedir.
II. Abdülhamit döneminde Dersim’in ıslahı için bir rapor hazırlanıp, tespitler yapılmasına rağmen hiçbir somut öneri öngörülmediğinden çözüm Dersim aşiretlerinin çevreyi çapullamasına engel olmak şeklinde ortaya çıkmıştır.
Yani Dersim’in sosyo-ekonomik ve kültürel sorunlarına çözüm getirileceğine meseleye güvenlik boyutlu yaklaşılmıştır. Osmanlı bu tespitlere ilişkin bilimsel çözümler üzerinde durmadığından korkutma ve te’dip yöntemiyle sorunu geçici bir süre bastırma anlayışını tercih etmiştir.
1. Umumi Müfettiş İbrahim Tali Bey 1931’de hazırladığı Dersim raporunda aşiretlerin cezalandırılmasının yetersizliğinden yakınmaktadır. Dersim meselesine Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak’ın yaklaşımı ve çözüm önerisi ise şöyledir: “Dersim evvela koloni gibi nazarı itibara alınmalı, Türk camiası içinde Kürtlük eritilmeli, ondan sonra da tedricen öz Türk hukukuna mahzar kılınmalıdır.”
Dersim için düşünülen ıslahat ve yerleştirme planlarının ilk ürünü 1934 tarihli Mecburi İskan Kanunu olur. 52 maddeden oluşan bu kanunun 11. maddesiyle Dahiliye Vekiline Türkçeden başka dil konuşanlar hakkında toptan olmamak şartıyla başka yerlere nakil ve vatandaşlıktan ıskat etmek tedbirlerinin uygulanması yetkisi verilir.
Kanunun gerekçesinde Osmanlı’nın tek bir Türk kimliği yaratmama politikası eleştirilmektedir. Bu kanunla ilgili en çarpıcı ve cari zihniyeti gösterir açıklamalar kanunun rapor bölümünde mevcuttur: “Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde Türk’üm diyen herkesin bu Türklüğü devlet için belli ve açık olmalıdır. Burada devlet hiçbir Türk’ün Türklüğünden bir soluk işkillenmek istemez.” Bu son cümle adeta bugüne kadar süren zihniyetin ve bu zihniyetin yaşattıklarının temel paradigmasıdır.
Buna göre, Türkiye Cumhuriyeti kanunlarından yararlanarak merkezde ve yerelde iktidara gelenler ve bürokraside yer edinenler, yurdun bütün iyilik ve kazançlarından yararlananlar ya Türk kimliği ve kültürü içinde erimeyi kabul edecekler ya da sonuçlarına katlanacaklardır. Bunu kabul etmeyenler yani Türklükten mutluluk duymayanlar ise hain sayılacaktır. Bu kanun Kürtlere yeni bir misyon biçmektedir: Türkçe konuşup, Türk gibi yaşamak…
Kanun bir asimilasyon kanunudur. Kanunun 2. maddesi mıntıkaları tanımlarken 2 numaralı mıntıkayı “Türk kültürüne temsili istenilen nüfusun nakil ve iskânına ayrılan yerler” olarak belirler. “Türk kültürüne temsili istenilen nüfus” ibaresi açıkça asimilasyonu öngörmektedir. Arapça bir kelime olan “temsil” benzetme, bir şeyin aynısını yapma, özümleme yani asimilasyon demektir. Kanun Meclis’te görüşülürken muhalefet eden kimse çıkmaz, çünkü artık muhalif ses kalmamıştır.
1935’e gelindiğinde bölgede ama özellikle Dersim’de huzursuzluk devam etmektedir ve Kürtlerin devlete olan güveni yok olmaya yüz tutmuştur. İsmet İnönü’nün 1935’de bölgeye yaptığı gezi sırasındaki tespit, gözlem ve önerilerinden oluşan “Şark Islahat Raporu” Dersim için özel ve gizli bir plan öngörür.
İsmet İnönü’nün Şark Islahat Raporu’ndaki önerilerini hayata geçirmek üzere ilk adım olarak 25 Aralık 1935 tarihli “Tunçeli Vilayetinin İdaresi Hakkında Kanun” çıkarılır. (Tunceli değil Tunçeli- Dersim ismi kanlı bir operasyona kılıf hazırlayan ve devletin “Tunç Eli”ni ima eden kanunun ismiyle “Tunçeli” olarak değiştirilmiştir.)
Hukuk dışı, keyfi uygulamalara imkân sağlayan bu kanun Umumi Müfettiş de olan vali ve komutana, kişileri yakalamak, itham etmek, yargılamak, idam kararı vermek, idamları infaz etmek yetkilerini vermektedir. Böylece sanıklara iddianamenin verilmediği, savunma hakkının tanınmadığı, mahkeme kararlarının kesin olup temyizinin mümkün olmadığı bir adalet sistemine geçilmiştir.
Kanunun 1. maddesi uyarınca Dersim’e vali, komutan ve 4. Umumi Müfettiş olarak Korgeneral Abdullah Alpdoğan atanır. Bu komutan Kürtlerin tanıdığı bir ismi çağrıştırır. Alpdoğan, Koçgiri Ayaklanmasını bastıran Merkez Ordu Komutanlığı kurmay başkanı ve ayaklanmayı bastıran Merkez Ordu Komutanı Nurettin Paşa’nın damadıdır.
Bölgede hukukun, vicdanın ve ahlâkın dışında ağır bir rejim uygulanmaya başlanır. Kürtler asimilasyon politikalarından, anadilini konuşanlara eziyet edilmesinden, Kürtçe gazete ve yayınların yasaklanmasından, göçe zorlanarak yollarda telef olmaktan şikâyetçidirler. Kürt aydınları ve halk kurşunlanmakta, asılmakta ya da sürgüne gönderilmektedir. Nihayet 21 Mart 1937’de başlayan Dersim Ayaklanması yine hava bombardımanı dahil yangın bombaları ve boğucu gazlar kullanılarak en ağır şekilde bastırılır.
Dersim’e yapılan 1. Harekât sırasında Başbakan olan İsmet İnönü harekât tamamlandıktan sonra 18 Eylül 1937’de Meclis’e bilgi verirken amacın hasıl olduğunu belirten şu konuşmayı yapar: “Cumhuriyet ordusu ve zabıtası, bu hadise esnasında yaptığı takiplerde, hurafe olarak zihinlerde yerleşen ne kadar uçurum hâlinde dere ve ne kadar çıkılmaz dağ varsa, hepsini Ankara sokakları gibi baştan başa geçmişlerdir… mukavemet vaziyetini bertaraf ettikten sonra halkının refah ve serbestisi için takip edilen programa devam ediyoruz.”
Ancak Mustafa Kemal Atatürk ve Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak, İnönü ile aynı görüşte değildir. Onlara göre harekât yeterli değildir, sorunun köklü çözümü için imha ve tehcir harekâtlarının devamı gerekir. Bu nedenle İnönü, 25 Ekim 1937’de başbakanlıktan alınır ve yerine Celal Bayar getirilir.
15 Temmuz 1938’te Mareşal Fevzi Çakmak’ın emriyle Dersim’e ikinci harekât başlatılır. Mağaralarda saklananları dışarı çıkarmak için zehirli gaz ve dinamit kullanılması sivil halkın özellikle kadın ve çocukların çok kayıp vermesine neden olur. İkinci harekâtta öldürülen isyancıların sayısı verilirken, silahsız sivil halkın kayıpları ise “ağır zayiat verdirildi” şeklinde kapatılır.
10 Ağustos’ta üçüncü harekât başlatılır. Uçakların bombaladığı Aliboğazı mevkiinde ne kadar insan öldüğü konusunda bilgi verilmemiştir. Yapılan tarama eylemlerinde birçok kişi imha edilmiş, bir kısım insan da batıya sürgün edilmiştir. Harekât kıyım, imha ve tenkil hareketi olarak sürmüştür.
Elazığ’da kurulan İstiklal Mahkemesi’nde yargılanan 58 kişiden Seyyid Rıza ve 6 kişi 15 Kasım 1937’de idam edilir. Seyyid Rıza’nın mezarının nerede olduğu hâlen bilinmemekte.
Söz konusu harekâtlar kamuoyuna manevra olarak açıklanmakta, hakikât gizlenmektedir. Harekâtları bizzat yöneten Mareşal Çakmak, Atatürk’e çektiği telgrafta manevranın sonuçlarını bildirmekte, Atatürk de cevabi telgrafta manevranın çok faydalı safhalar göstererek bitmiş olmasından dolayı kalbinin orduya karşı takdir ve şükran duygularıyla dolu olduğunu belirtmektedir.[4]
* * * * *
Kaldı ki Reşat Hallı’nın Türkiye Cumhuriyetinde Ayaklanmalar kitabına serpiştirilen isimlere bakılırsa, komuta kademesi ve hükümet üyelerinden Dersim’e gitmeyen çok az kişi vardı. İlgililerin beyanatlarına ve gazetelere göre Dersimlilere “adamakıllı bir ders” verilmek isteniyordu. Hiçbir somut dayanağı olmadığı hâlde bu askeri müdahaleyi “meşru” kılacak “ayaklanma” ve “isyan” iddiaları da bu girişimlere eşlik ediyordu.
O günlerde nereden icap ettiği anlaşılmasa da “mezhep kavgaları”, “Sünnîlik ve Şiîlik” üzerine gazetelerde tefrikalar yayımlanıyor ve bir şekilde Dersim’le ilişkilendiriliyordu. Nitekim devam eden harekâtın ortasında; 16 Haziran 1937’de ‘Haber’ gazetesi, Yavuz Selim’in Alevîleri kırma öyküsü ile Dersim’e müdahale arasında doğrudan bir bağ kurmuştu:
“Dersim’in Tarihi ve bu hareketin manası nedir? Altı asır içinde iki baş hükmedebildi: Atatürk ve Yavuz. Yavuz Selim, 50.000 kişilik bir kuvvetle bütün Dersim’i taratmağa ve bu dağlık arazideki haşarı halka tam bir gem takmağa muvaffak olmuştur. Yavuz bu hareketi Azerbaycan ve İran hükümdarı İsmail Safeviye hücum etmeye giderken yapmıştır. Yapmağa mecbur olmuştur, zira Dersim Türkleri de İran Türkleri gibi ayni akideyi taşımakta idiler. Dersim’i temizlemeden Çaldıran’a gitmiş olsaydı ordusunun ricat hattı üzerindeki talancı ve serkeş bir düşman bırakmış olurdu… ‘Bugün Dersim, Yavuz’dan beri ilk defa olarak Atatürk Türkiye’sine başeğmiş bulunuyor.’ ‘Kurun’ Gazetesi de 30 Temmuz 1937’de Dersimlileri kastederek; ‘Yeryüzünün bu en zeki ve kabiliyetli Türklerinin, Şah İsmail’in ektiği Şiîlik zehiri ile uyutulduklarını’ yazmıştı. Yani Yavuz’un ruhu, yeniden ‘vücuda gelmiş’ ve katliamın referansı olmuştu.
Dersim’e geniş çaplı askeri harekâtın yapıldığı o yıl, Yavuz Selim ve Çaldıran imgesi, politik yönetimin başlıca referansıydı. Dersim’e, adeta ikinci bir Çaldıran Savaşı’na gidiliyordu… Türkiye’de Yavuz Selim imgesi, nüfusun bir bölümü için imparatorluğun ‘kahraman’ını, diğer bölümü için de Alevî mazlumların kırımının, birincil sorumlu aktörünü anlatıyordu.”[5]
* * * * *
Şimdi burada derin bir nefes alın!
Taner Akçam’ın, araştırmacı Hasan Saltık’ın arşivinden yararlanarak kaleme aldığı ‘Dersim Katliamı’na Dair Okuması Zor Bir Yazı’ başlıklı makalede 17 Aralık 1946 tarihli, askerliğini 1937/1938 yıllarında Dersim’de çavuş olarak yapmış Ali Öz isimli bir kişiye ait bir mektup yer aldı. Mektup şöyle:
“Hürmetli Bakanım Şükrü bey,
Ben Dersim harekâtına katılan Çavuş Ali Öz, beni hatırlar mısınız bilemem. 937/938 Dersim harekâtında çavuş olarak görev yaptım. Alpdoğan paşamın sağ koluydum. Koruması olarak bütün harekât boyunca yanında görev yapma şerefine nail oldum…
Mazkirt Tersemek konusunu biliyorsunuz. 937/938 Dersim harekâtına katıldım. Paşanın koruması idim. Şakilerle çok çatışma yaşandı. Kıstırdığımız veya teslim olan şakiler kadın, kız demeden öldürüyor, sonra da tamamını benzin döküp yakıyorduk. Bazen paşa canlı canlı benzin döküp yakın diyordu. Bağırışlar, çığırışlar içinde yanıp kül oluyorlardı, et kokusu bütün genzimizi yakıyordu.
Tersemek başkaydı, Tersemek’ten paşama ihbar geldi. Çocuk ve kadınlar dere kenarına sarp bir yere saklanmışlar ne yapalım diyorlardı. Öldürün, yakın hepsini dedi paşa. İki saat sonra Teğmen bilgi verdi. Hiç kimse çocuklara zarar vermek istemiyormuş, emirleri dinlemiyorlarmış, paşa çok sinirlendi. Bir cemse askerle yola çıktık. Herkes hazır ola geçti, Teğmene ve askerlere vurmaya başladı. Küfür ederek, getirin hepsini düzlüğe dedi. Çocuklar, kadınlar çığrışarak, bağrışarak feryat figan paşanın ayaklarını yalıyorlardı. Ayaklarında üst başlarında doğru düzgün bir şey yoktu. Hepsinin ellerini ayaklarını bağlattı, ağızlarını çaputlarla kapattırdı.
Şimdi askerler size sesleniyorum, bu kızılbaş dölleri hepsi vatan hainlerinin piçleri, arkadaşlarınızın katillerinin piçleri, bunlar büyürse kardeşlerinizi öldürmeye devam edecekler. Bunların kökü kazınmalı, ermeni döllerinin kökünü kuruttuk, bir tek bu kürtlerle, kızılbaşlar kaldı. Çocuklarınızın bu ülkede mutlu yaşamasını istiyorsanız acımadan öldüreceksiniz, hükümet, Cumhurreisimiz taş üstünde taş bırakmayın yakın yıkın talimatını vermiştir. Kimse bu yaptıklarınızdan dolayı yargılanmayacak size söz veriyorum dedi.
Herkes sıra ile birer ikişer kişi öldürecek, bölükte sessizlik, Teğmen başla getirin iki kişi dedi, iki çocuk getirdiler, kafalarına sıktı. İkisi de öldü, üçüncü askere gelince Diyarbakırlı Salih çocukların yanına gitti, önlerine düştü. Komutanım ben yapamam, benim de çocuklarım var, çocuklar masum dedi, yazık bunlara dedi. Paşa, a..na koyduğumun Kürdü. Senin ırkın ondan acıyorsun değil mi dedi. Askeri alnından vurdu. Her kim ki emri yerine getirmez sonu onun gibi olur diyerek herkes birer ikişer çocuk, kadın öldürmeye başladı…
Her infazdan sonra paşa kesin ölmeleri için birer ikişer kafalarına kendi ateş ediyordu. Herkes mecburen görevini yaptı, bana gel çavuş sıra sende, üç kız çocuğu kalmıştı. Bunları da sen hallet dedi, çocuklar yere kapanmış altlarına yapmışlardı. Üstü başı perişan vaziyette ağlıyorlardı. Onların gözlerine baktım. Üçünü de öldürdüm, gözleri ciğerime saplandı. Gözlerini unutamıyorum. 70, 80 çocuk, 30 da kadın o gün infaz edildi. Hepsi Murat suyuna atıldı, dere kana bulandı. Birçok asker istifar (istifra. TA) etti, birçok insan öldürdüm, yaktım ama o çocukların gözleri gibi delen göz görmemiştim.
Sayın Bakanım yaklaşık olarak bunları yazdım. İmzaladım eğer doktor bunları savcılığa verirse hepimiz zor duruma düşeriz. Emir kuluyuz, verilen emirleri yaptık ama çoluğumun çocuğumun yüzüne nasıl bakarım. Sayın Bakanım Paşamla da görüşürseniz bu anlattıklarımı kendisine anlatın.
Acele cevap beklerim sayın Bakanım…
Ellerinizden öperim sayın Bakanım.
17/12/946
İmza”[6]
* * * * *
Nasıl bir kin, nasıl bir öfkedir ki tek özlemleri topraklarını özgürce ekip biçmek, sürülerini bereketli otlaklara götürüp gün batımında kazasız belasız ağıla ulaştırmak, ekmeklerini komşularıyla paylaşmak, akşamları sobanın başında ailece toplanıp gulliğe kaşık sallamak, kutlu günlerde ziyaretlere uğramak… olan, coğrafyasına tutkun, sıradan köylülerin yakasını kuşaklar boyu bırakmaz…
Tam burada tarihsel “anı-roman” devreye girer.
Orhan Keser’in, babası Kureyşan’lardan Pir Musa Keser’in anısını Dersimli kuşakların ve bu coğrafyada devletin ceberrut sillesinden kaçınamamış tüm acılı insanların belleklerine nakşetmek amacıyla kaleme aldığı ‘Üşüyen Ses’[7] o kinin, o öfkenin yakın tanığı. El kadar çocukken, ağabeyiyle evinin bahçesinde mam oynadığı sırada Tertele’nin dehşetine yakalanan ve akrabalarının, köylülerinin neden, ne için kadın-çoluk çocuk demeden evlerinden kopartılıp dere boyuna götürüldüklerini, askerler tarafından orada kurşuna dizilip hiç kimsenin o cehennemden sağ çıkmadığına emin olmak için süngülerle delik deşik edildiğini anlayamayan, anlam veremeyen ve o gün, o saat çocukluğu geride bırakan bir Dersim evladı… Anasının askere yakalanmasın diye kapıp dağa kaçırdığı… Çocukluğuna dair son anısı, köylerinin üzerinde uçan uçakların okuma yazması olmayan köylülerin üzerlerine boca ettiği, üzerinde Türkçe ve Zazaca “DEVLETE BAŞ KALDIRILMAZ. DEVLETİMİZ BÜYÜKTÜR. TESLİM OLUN, YOKSA HEPİNİZ ÖLECEKSİNİZ…” (ss.46-47) yazılı kâğıtları oyuncak kelebekler sanıp peşlerinden koşması…
Aylar sonra ilan edilen af (sahi, kim kimi affedecekti ki?) hangi yarayı sarabilecektir? Dersimli Pir Musa, Tertele artığı Musa, delikanlı yaşına geldiğinde “sanki hiçbir şey olmamış gibi” kendisini askere çağıran devletin kışlasının kapısında karşılaştığı astsubayın, Dersimli olduğunu öğrenince tekme tokat girişmesiyle, hiçbir yaranın kapanmadığını, kapanmayacağını bedeninde duyumsar. “Devletin dayağı” yaşamı boyunca bırakmayacaktır yakasını bundan böyle…
Askerlik biter… Hatta yuva bark kurabilmek için çalışmaya gittiği İstanbul’da çektiği sıla özlemi de biter. Yine memleketindedir. Evlenir, çoluğa çocuğa karışır. Ama öfkesi diridir. Yolunun o yıllarda Dersim dağlarını mekân tutan İbrahim Kaypakkaya’cılarla kesişmesi bir rastlantı değildir elbet…
Eşi Hatun’un, 13 Mayıs 1980 tarihinde Elazığ’ın Karakoçan ilçesinde vurulan Orhan Bakır’ın cenazesine katılmak üzere birlikte yola çıktıkları sırada doğum yapması… doğan oğulun adı Orhan’dan başka ne olabilir ki? 40 yıl sonra babası üzerinden Dersim’in acılı ve yiğit yakın tarihini kaleme alacak olan Orhan Keser, TİKKO gerillası Orhan Bakır’ın adını devralarak gelmiştir dünyaya.
Ama bebeğin adı çok geçmeden başlarına bela olacaktır. 12 Eylül, Pir Musa’nın kapısını bir sabaha karşı baskını olarak çalar:
“… ‘Oğluna teröristin adını koymuşsun?’
Musa cevap vermedi, mavi gözlerini adamın bulanık çamur renginde gözlerine dikti. (…)
Komutan çocuklarının önünde Musa’yı ensesinden tuttuğu gibi duvara çarptı.
Herkese duvarın önüne dizilmesini söyledi. Askerlere ‘Evi arayın!’ talimatı verdi. Çamurlu postallarıyla içeri dalan askerler arama bahanesiyle eşyaları yere atıp, tabak çanak ne varsa kırıp döktü. Askerlerden biri duvarda asılı av tüfeğini alıp, cephane bulmuş gibi komutana uzattı.
Komutan ‘Bununla bizi vuracaktınız, değil mi?’ deyince Musa boş bulunup, ‘Yok komutanım, dedemden kalmadır,’ dedi.” (ss.83-84) Sonuç: bir kez daha kasıklarında, göğsünde, sırtında, kafasında patlayan postallar.
Ardı, arkası hiç kesilmez: “terörist arama” bahanesiyle evlere yapılan baskınlar, köylüleri meydan dayağından geçirme… Okullara kurulan karakollarda manyetolu işkence, -10 derecede köylüleri su kanalına yatırıp sıra dayağından geçirme…
“… ‘Diğerlerini (köylüleri-b.n.) tek sıra halinde dizdi, askerlere talim yaptırır gibi ‘Düdük sesini duyunca koşacaksınız, ikinci düdükte yatacaksınız,’ dedi. Hava eksi 10 derece, bir yandan kar yağıyor, hepsi sırılsıklam, zorla birkaç adım atabildiler. İkinci düdükte kimse yere yatmadı. Hepsi aynı şeyi düşünmüş. Birbirlerine kısık sesle Zazaca, ‘Yatmayın, dövsünler bizi, vücudumuz ısınsın, kanımız hareket etsin, donmayalım,’ diye duyurup anlaşmışlar. Düşündükleri gibi de oldu. Yüzbaşı tekme tokat daldı hepsine.
‘Yedikleri dayak sayesinde donmaktan kurtulup hayatta kaldılar, yani’…” (s.132)
Bitti mi? Biter mi hiç?
Tam “12 Eylül faşizmi geride kaldı” derken, Kürtlere karşı kirli savaş, 1990’lı yıllar gelir dayanır kapıya. (Kesintisiz bir 12 Eylül coğrafyası burası…) Dersim yine “baş zanlı”lar arasındadır. Karakolların yakınlarındaki köylerin boşaltılması emri gelmiştir birliklere. Köylüleri kaçırmak için bombalamalar başlar. Köylüler sık sık karakola alınıp “dağda” olduğundan kuşkulanılan yakınları konusunda sorguya çekilmektedir-dayak, işkence üzerlerinden hiç eksik olmaz. Pir Musa da karakol müdavimleri arasında… Çoluk çocuğun yolu kesilip “teröristler”in nerede olduğu, kimlerden yardım aldığı sorulur ikide bir. “Devletin sopası” tepelerindedir her daim…
Yürek bu, bir yere kadar dayanabiliyor… Göç düzülür çarnaçar. Ver elini Elazığ’ın Erzürük köyü… “En kısa zamanda, ortalık sakinleştiğinde köklerinin kaldığı köye dönmek üzere…”
O gün hiç gelmez. En azından Pir Musa için. 2022’de Elazığ’da kapatır hayata gözlerini. Yorgun yüreği, bu kadarına dayanabilmiştir…
* * * * *
Tarihsel “anı-roman”, dünü(müzü), bugün(ümüz)e bağlıyor; “Ma Diya, Sıma Mevine/ Biz Yaşadık, Siz Yaşamayın”[8] diye haykırırcasına.
Kımıldamayanlara, kaçanlara inat direnenlerden Orhan Keser’in yapıtı bizlere sadece bir “Aslanlar kendi tarihlerini yazana kadar, av hikâyeleri her zaman avcıların kahramanlığını anlatacaktır,” vurgulu bir tarih dersi vermekle sınırlı kalmıyor; devlet hakikâtine karşı olması gereken bir vicdan dersi veriyor!
Devlet ötekileştirdiklerini ezmek içindir. Bu nedenle adalet devleti önceler.
Devletin müdahalesi, ıstırabı azaltmak yerine sonuçta onu arttırdığından; çözüm olarak mevcut kötülükten daha kötüdür.
Bu bağlamda, V. İ. Lenin’in, “Her devlet ezilen sınıfa karşı yöneltilmiş özel bir baskı gücüdür,” saptaması da unutulmamalıdır.
O hâlde yazarın satırlarıyla sızlayan vicdan(ımız) devletten, yasalarından daha üstün olmalıdır. Çünkü vicdanını kaybedenlerin “yaşaması” bir şeyi değiştirmeyecektir
Kolay mı? Vicdan, kendi kendimizi suçlayabilme, sorgulayabilme, direnebilme, gerektiğinde savaş açabilme ve kendimize kendimizi tanık etme üstünlüğü yani doğruyu savunabilme özgürlüğüdür.
Eğer Stanislaw Jerzy Lec’in, “Vicdanı tertemizdi, çünkü onu hiç kullanmamıştı,” dediklerinden değilseniz; Frederic Bastiat’nın, “Herkesin mahkemesi kendi vicdanıdır”…
Honoré de Balzac’ın, “Vicdanımız yanılmaz bir yargıçtır”…
Mahatma Gandhi’nin, “Vicdanın sesi bütün kanunların üstündedir”…
Napoleon Hill’in, “Asla vicdanınızın sesini kendinizden uzak tutmayın”…
Sigmund Freud’un, “Eğer içimizde bir vicdan bulunuyorsa o doğuştan gelme değildir”…
Friedrich Schiller’in, “Bilgeliğin, ak saçların bilgeliği olsun, fakat vicdanın, masum çocukların vicdanı olsun,” uyarılarını “es” geçemezsiniz!
“Niye” mi?
Gayet basit: Vicdandan yoksunlar, dıştan görülmeyen hiçbir şeyi fark edemezler; oysa Orhan Keser’in tarihsel “anı-romanı”, hepimize vicdani bir muhasebeden vazgeçilmemesinin mümkün olduğunu anlatıyor.
Sağ olasın Dersimli Orhan kardeş…
19 Ocak 2026 18:17:41, Muğla.
N O T L A R
[1] Abdulkadir Bulut, Gözyaşları da Çiçek Açar, Yazko Yay., 1983, s.46.
[2] Jean-Jacques Rousseau, Yalnız Gezenin Düşleri, çev: Ester Yanarocak, Bordo Siyah Yay., 2004.
[3] Jaclynn Ashly, “Dersim Katliamı Hâlâ Kürtlerin Hafızasında”, Yeni Yaşam, 11 Şubat 2021, s.8.
[4] Ümit Kardaş, “Kürtler (7) – Dersim’den ‘Tunç Eli’ne”, 25 Temmuz 2021… https://artigercek.com/yazarlar/umitkardas/kurtler-7-dersim-den-tunc-eli-ne
[5] Şükrü Aslan, “Dersim 37/38’de ‘Yavuz İmgesi’nin İzleri”, Birgün, 5 Mayıs 2021, s.6.
[6] “Ermeni’nin Kökünü Kuruttuk Şimdi Sıra Kürde ve Kızılbaşa Geldi”, 24 Nisan 2023… https://gazetekarinca.com/dersim-katliamina-dair-okumasi-zor-bir-yazi-ermeninin-kokunu-kuruttuk-simdi-sira-kurde-ve-kizilbasa-geldi/
[7] Orhan Keser, Üşüyen Ses, Sancı Yay., 2025, 205 sayfa.
[8] Temel Demirer, “Dört Dağ İçindeki Dersim’in Hikâyesi: “Ma Diya, Sıma Mevine/ Biz Yaşadık, Siz Yaşamayın”, 31 Ocak 2021… https://temeldemirer.blogspot.com/2021/02/dort-dag-icindeki-dersimin-hikayesi-ma.html
























































