Rojbûna te pîroz be Ahmet Kaya
Sanatçı Ahmet Kaya, 28 Ekim 1957’de Malatya’da doğdu. Paris’te ölmeseydi, bugün, 69. yaşını kutlayacaktı.
Sanatçı Ahmet Kaya, 10 Şubat 1999’da “Önümüzdeki kasette Kürtçe şarkı yapıyorum, Kürtçe klip yapıyorum” dediği için Magazin Gazetecileri Derneği’nin Ödül Gecesi’nde linç edildi. Çok sevdiği yurdunu terk etmek zorunda bırakıldı.
Paris’e gitti, Türkiye’de bıraktığı arkadaşlarından yeterli desteği göremedi, yalnız kaldı. Yaklaşık bir yıl sonra “Hoşçakalın Gözüm” isimli albümünün kayıtlarını yaparken, Paris’in Porte de Versailles semtindeki evinde kalp krizi geçirdi, hayatını kaybetti. 43 yaşındaydı.
Kaya, 28 Ekim 1957’de Malatya’da doğdu. Paris’te ölmeseydi, bugün, 69. yaşını kutlayacaktı.
Arkasında “dünyanın bütün halklarını”, eşi Gülten, kızları Melis ve Çiğdem’i bıraktı. Babası öldüğünde 13 yaşında olan Melis, daha önce bianet’te yayınlanan bir söyleşide sanatçının sesiyle toplumun her kesiminden insanlar arasında kurduğu dünyayı hatırlatmıştı.
Şöyle demişti: “Türkiye’nin yakın tarihini anlamak için Ahmet Kaya’nın öyküsüne de bakmak ve o öyküyü doğru okumak gerekiyor bana göre. Benzer acılar ve kayıplar tekrar yaşanmasın diyerek yakın tarihten dersler çıkarmayı başardığımız zaman toplumsal iyileşmenin de başlayacağına inanıyorum…”
“Ahmet Kaya ölmez”
Kasım 2021’de Paris’teki mezarına saldırılan sanatçı Ahmet Kaya’nın kızı Melis Kaya, yine bianet’te yer alan habere göre “Bu saldırılar Ahmet Kaya’yı öldürmek için yapılıyorsa öldürmez. Ahmet Kaya ölmez” demişti.
Kaya, babası Ahmet Kaya’nın “Tarifi imkansız acılar içindeyim Gurbette akşam oldu yine rüzgar peşindeyim Yurdumdan uzak yağmurlar içindeyim Akşam oldu sürgün susuyor” Sürgün Acısı şiirini hatırlattı ve konuşmasını şöyle sürdürmüştü:
“Ahmet Kaya’nın mezarına Türkiye yazınca, ona zarar vermiş olmuyorsunuz. Bu vicdan meselesi değil akıl meselesi. Siz gidip o mezara Türkiye yazınca vatanı kurtarmış mı oluyorsunuz? Siz bunu yaparken Ahmet Kaya’yı bir kere daha öldürdüğünüzü mü sanıyorsanız? Siz Ahmet Kaya’yı öldüremezsiniz. “Biz daha önce de benzer saldırıları gördük. Katledilip bedeni buzdolabında bekletilen çocuklarımızı, katledilen bedeni sokakta bekletilen annelerimizi, yıllardır kemikleri için mücadele eden annelerimizi biz unutmadık, unutmayacağız. “Bizim kolektif hafızamızda bu yaşıyor. Nerede olursak olalım biz bu nefretin acemisi değiliz. Bize sadece yeni mücadele alanı açıyor bu tip nefret saldırıları. İnisiyatifi çok önemsiyorum bütün aklım ve kalbimle sizlerle dayanışma içindeyim.”
Malatya’dan sürgüne Ahmet Kaya
Ahmet Kaya, Malatya’da beş çocuklu bir ailenin en küçük evladı olarak dünyaya geldi. Annesi Erzurumlu bir Türk, babası ise Adıyaman’ın Çelikhan ilçesine bağlı Yağızatlı Köyü’nden bir Kürt’tü. Babası Sümerbank dokuma fabrikasında çalışan bir işçiydi.
İlkokulu Malatya’da okuyan Ahmet Kaya, müzikle henüz altı yaşındayken babasının hediye ettiği bağlama sayesinde tanıştı. Okuldan kalan zamanlarında plak ve kaset satan bir dükkânda çalışarak müziğe olan tutkusunu besledi. Ailesinin yaşadığı ekonomik sıkıntılar nedeniyle 1972 yılında İstanbul Kocamustafapaşa’ya göç etmek zorunda kaldılar. Bu taşınma nedeniyle okulu bırakan Kaya, işportacılık ve çeşitli iş yerlerinde çıraklık yaptı. Küçük bir kentten metropole taşınmanın getirdiği yabancılaşmayı ve uyum sancılarını ilerleyen yıllarda şu sözlerle anlatmıştı:
“Onlarla konuşmuyordum; çünkü onlarla konuşamıyordum. Giyimleri başkaydı, konuşmaları başkaydı… Bir kız vardı bizim okulda; herkesin bir ilk aşkı vardır, çocukluk aşkı. Bir gün gittim dedim ki ‘Biraz seninle konuşak beş dakika, yani kaçıyorsun hep iki tane laf edek.’ Bana dedi ki ‘Rica ederim’ dedi. Öyle bir ağrıma gitti ki yav dedim ‘Ben de sana rica ederim.’ Ben o zaman ‘rica ederim’in anlamını bilmiyordum yani onu bir küfür gibi zannettim biliyor musunuz.”
Henüz on altı yaşındayken yasa dışı afiş basmaktan gözaltına alındı. Daha sonra Halk Birimleri Derneği’nin çalışmalarında yer aldı ve bağlama çalmaya devam etti. Boğaziçi Üniversitesi’ndeki bir etkinlikte usta sanatçı Ruhi Su ile tanışarak “Mahsus Mahal” türküsünü söyledi. 1978’de Gelibolu’da askerlik yaptı, askeri orkestrada müzikal yeteneğini geliştirdi. Askerlik dönüşü ilk evliliğini Emine Hanım ile yaptı ve 1982’de kızı Çiğdem dünyaya geldi.
İlk albümler
Ekonomik zorlukların derinleştiği bir dönemde 1984 yılında kendi imkânlarıyla çıkardığı Ağlama Bebeğim albümüyle profesyonel müzik dünyasına adım attı.
Albüm önce toplatılsa da ardından sansürü kaldırıldı. 1985’te ikinci albümü Acılara Tutunmak için Değişim Stüdyosu’yla anlaştı. Burada, o dönem Metris Askeri Cezaevi’nde bulunan Selda Bağcan’ın kardeşi Sezer Bağcan ve sonrasında hayatını birleştireceği Gülten Hayaloğlu ile tanıştı.
Gülten Hanım’ın aracılığıyla hapishanede idamla yargılanan Nevzat Çelik’in “Şafak Türküsü” şiirini besteleyen Kaya,1986’da yayımlanan Şafak Türküsü albümüyle geniş kitleler tarafından tanındı. Aynı yıl An Gelir albümünü çıkardı.Gülten Hayaloğlu ile evliliğinden 1987 yılında kızı Melis doğdu.
Gülten Hanım vasıtasıyla şair Yusuf Hayaloğlu ile tanışması, müziğinde yeni bir dönemin kapısını araladı. Sözlerinin büyük kısmı Hayaloğlu’na ait olan Yorgun Demokrat (1987), İyimser Bir Gül (1989) ve Başım Belada gibi albümler peş peşe geldi. 1994 yılında çıkardığı Şarkılarım Dağlara albümü 2,8 milyonluk rekor bir bandrol satışına ulaştı. Ancak albümdeki bazı ifadeler gerekçe gösterilerek toplatıldı ve konser vermesi yasaklandı. Ahmet Kaya, Attilâ İlhan, Can Yücel, Ahmed Arif ve Enver Gökçe gibi büyük şairlerin şiirlerini besteleyerek toplumsal hafızada yer eden eşsiz bir müzikal çizgi (“özgün müzik”) yarattı.
Linç Gecesi ve sürgün
10 Şubat 1999’da Magazin Gazetecileri Derneği’nin ödül töreninde “Yılın En İyi Sanatçısı” ödülünü alırken yaptığı konuşmada, yeni albümünde Kürtçe bir şarkı söyleyeceğini ve klip çekeceğini açıklamasının ardından salondaki bir grubun protestosuna, hakaretlerine ve ırkçı saldırılarına maruz kaldı. Olayın ardından basında hakkında linç kampanyası başlatıldı; dönemin Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından hakkında davalar açıldı.
16 Haziran 1999’da doğup büyüdüğü, şarkılar yaktığı topraklardan ayrılarak Paris’e gitmek zorunda kaldı. Gıyabında hapis cezalarına çarptırıldı. Gurbette yaşadığı derin yalnızlık ve memleket hasreti içinde 16 Kasım 2000 gecesi geçirdiği kalp krizi sonucu 43 yaşında yaşamını yitirdi. Cenazesi Paris’teki Père Lachaise Mezarlığı’na defnedildi.
Sürgünde susmayan bir ses
Ahmet Kaya; bu toprakların acısını, neşesini, yoksulluğunu ve direncini bağlamasının tellerinde dillendiren en gür seslerden biriydi. O, sadece şarkı söylemedi; ötekileştirilenlerin, kalbi memleket sevgisiyle çarpanların ve adalet arayanların hissiyatına tercüman oldu.
Bir ödül gecesinde en doğal hakkı olan anadilinde şarkı söyleme isteğini dile getirdiği için kendi ülkesinde linç edilen, ardından gurbete mahkûm bırakılan bir sanatçının hikâyesi; Türkiye’nin yakın tarihinin de en ağır yaralarından biridir.
Bugün, 28 Ekim… Eğer yaşasaydı, arkasında bıraktığı yüzlerce unutulmaz eserle birlikte 69. yaşını sevdikleriyle ve memleketinde kutlayacaktı. “Biz bu yoksulluğu savunanlardan olmadık, zenginliği savunduk” derken gösterdiği samimiyeti, “Öldüğümde değil yaşarken anlayın beni” feryadındaki haklılığı bugün çok daha iyi anlıyoruz.
Ne mezarına yazılan yazılar ne de uygulanan baskılar onun sesini kısabildi. Melis Kaya’nın da dediği gibi; “Ahmet Kaya ölmez.” Çünkü o, bir şarkının mısrasında, bir sokak lambasının altında bağlama çalan bir gencin parmaklarında ve adalet arayan her yürekte yaşamaya devam ediyor.
İyi ki geçtin bu dünyadan, iyi ki doğdun Ahmet Kaya. Gözün arkada kalmasın; sesin hâlâ milyonlarla birlikte çarpmaya devam ediyor.
*Bu haberi bianet haberleri ve wikipedia’daki biyografiden alıntılarla hazırladık.
(bianet – EMK)
























































