Türk-Kürt kardeşliği mi dediniz: Hadi oradan sahtekarlar | İbrahim Çiçek
İktidar sofrasının kırıntılarından beslenen bir kısım zevat inceden inceye PKK’nin yenildiği fikrini işliyor. Eğer gazete yazılarında bu yapılabiliyorsa kuşkusuz karanlık iktidar mahfillerinde, lobilerde daha neler neler konuşuluyor ne tür karanlık, kanlı hesaplar yapılıyordur. Düşkün Abdulkadir Selvi’nin satır arasında PKK’nin yenilgiye uğratıldığı iddiası yazarı nedeniyle değil iktidar saflarındaki eğilimi yansıttığı için önemlidir. Bu kara propagandanın “Çerçeve Yasa”nın yürürlüğe girmesinden sonra kapsamlı bir ideolojik saldırı kampanyası biçiminde sürmesi de şaşırtıcı olmaz.
“Bin yıllık Türk-Kürt kardeşliği” faşist şeflik rejimini destekleyen medyada olduğu gibi faşist şeflik rejimini desteklemese de “Çerçeve Yasa”yı destekleyen burjuva kesimlerin dilinden düşmüyor. Hatta yasaya karşı çıkan İYİP faşistleri vs. bile Türk-Kürt kardeşliğinden dem vuracak denli arsızlar. “Çerçeve Yasa” gerillanın silah bırakma planlamasının yanı sıra, tutsakların bir bölümüne ceza ertelemesi ve sürgünlerin dönüşünün düzenlenmesi dışında herhangi bir şeyi çerçevelemiyor. Darlığından şikayetçi olmak da faydasız; mesele yasanın Kürdü yok sayan inkarcı sömürgeci niteliğiyle ilgili. İsmi her ne olursa olsun, yasa T.C. devletinin yenemediği ama silahsızlandırılacak gerillaya suçlu muamelesi planlayacak denli küstah bir sömürgeci mantaliteye sahip. Doğru Türk halkı ve Kürt halkı bin yıldır birlikte yaşıyor, evet şairin dediği gibi tavukları da birbirine karışıyor ama Türk egemen sınıflarının hakimiyeti altındaki Kürt halkı resmen hiçbir zaman kardeş, yani eşiti kabul edilmedi, edilmiyor da. Türk egemen sınıfları başları sıkıştığında kardeşlikten filan bahsetseler de hepsi o kadar; ancak eşitleşmede anlamını bulacak kardeşleşmenin gerçekleşmesine asla yönelmiyorlar.
Her halde Osmanlı ve Cumhuriyet tarihinde hiçbir dönem Kürt-Türk kardeşliği söylemi bu kadar çok tüketilmedi. Fakat ne tuhaf bir gerçekliktir ki, “bin yıllık kardeşliği” ihya ettiği iddia olunan “Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun”da Kürdün adı yoktur!.. Dahası Kürt, gerillanın şahsında “suçlu” dur!.. Milli dayanışma tamam da kim kiminle dayanışıyor! Kim kiminle bütünleşiyor!… Kürt varlığını ve onurunu savunduğu, tüm diğer uluslar gibi ulusal demokratik haklarını savunduğu, anadiline sahip çıktığı için sömürgeciler tarafından suçlu bulunuyor!… Hayır kimse yanılmasın, yanlış hesap yapmasın “eşitleşme” olmadan adalet yerini bulmaz, bulamaz! Hal öyle olunca da “dayanışma” gerçekleşemez. Tasfiyeciliğin külleri altında daha büyük bir volkan birikir, beslenir ve harekete geçer. Kürtlerin baş müzakerecilerinin ayağına gidip “Ey Kürt zordayız, başımız dertte gel bizimle dayanış” demek, sonra da Kürde suçlu muamelesi yapmak sömürgeci pişkinliktir. İnkarcı sömürgeciler Kürt ile eşitlenmeyi hiç düşünmüyorlar!..
“Toplumsal bütünleşme” eşitlenme yolundan olmayacaksa nasıl olacak?.. Yasada Kürt’ün adının olmaması, yasanın tasfiyeci karakteri kadar “entegrasyon”, “pozitif entegrasyon” diye de sıfatlandırılan yönelimin bir restorasyon süreci olduğu gerçekliğini açığa çıkartıyor. Geride kalan kırk küsür yıllık Kürt ulusal özgürlük/kurtuluş mücadelesinin yarattığı kurumlar değil aynı zamanda Kürt halkının ulusal siyasal bilinci de saldırı altında; eşitleşmeye dayalı olmayan toplumsal bütünleşme, entegrasyon aynı zamanda ulusal siyasi bilincin eritilmesi, yatıştırılması, söndürülmesi ideolojik tasfiyesi süreci olarak ilerletiliyor.
Sürecin teorisyeni Cumhurbaşkanı Başdanışmanı “beyaz adam” Mehmet Uçum, “her mecrada terörün gölgesinde kurulan ve beslenen dilin tasfiyesi”ni buyuruyor. Kürt ulusal özgürlük mücadelesinin dilinin, yani onlarca yıllık özgürlük savaşı ile kazanılan ulusal bilincin tasfiyesini “toplumsal bütünleşmenin” gereği ve koşulu olarak koyuyor.
Hayır, yasanın iddia ettiği gibi PKK “terör örgütü” değildir. Bütün ulusların kendini savunma öz savunma/nefsi müdafaa hakkı vardır, kutsaldır; sömürülen sınıfların isyanı da silaha sarılması da en kutsal haklarıdır; ezilen bağımlı ya da sömürge ulusların varlıklarını ve haklarını tabi ki silahlı mücadele dahil her çeşit mücadele yol ve yöntemle savunma hakları vardır. İktidar sofrasının kırıntılarından semirenlerden Abdulkadir Selvi, Çerçeve Yasaya ilişkin AKP mahfillerinden bilgiler sızdırıyor:
“Sadece PKK terör örgütü tasfiye edilmiyor… Kürtler ve Türkler, bu ülkeyi birlikte kurduk. Ancak PKK terörüyle acılı bir süreç yaşandı. Bu olay tarihi bir düzeltme yapılması anlamına geliyor. Kürt-Türk kardeşliği yeniden ihya ve inşa edilmekte” diyor.
Yasa neyi düzeltiyor? Yaşanan “acılı süreç”in sorumlusu kim?.. Tamam “ülkeyi birlikte kurduk” olsun! Peki sonra ne oldu?.. Ülkeyi birlikte kurduğumuz Kürt’ün varlığını, Türk ulusu adına hareket eden T.C. inkar etmedi mi; Kürdistan’ın en büyük parçasını sömürgeleştirmedi mi? Ulusal varlığını, dilini, ülkesini inkar ettiğiniz, insan yerine koymadığınız, isyan ettiğinde soykırıma varan katliamlarla kırdığınız, sürgünlerde ser sefil ettiğiniz, işkencelerde, zindanlarda olmadık kötülükler, zulümler yaşattığınız Kürt halkı bağrından yaman bir ulusal direniş örgütü çıkarttı değil mi! Eğer Kürtler bütün bunlara rağmen başkaldırmamalıydı, silaha sarılmamalıydı diyorsanız sizlere onur yoksunu, düşkünler güruhu dersek haksız mıyız!
Bu arsız zevata “acıların” sorumluluğunu PKK’ye yıkmanın, suçlu ilan etmenin, keza Türk sömürgeciliğinin öncüsü, koordinatörü ve en güçlü yürütücüsü T.C.’yi aklamanın en küçük barışçı bir yanının olmadığını hatırlatmanın bir anlamı olur mu?.. Mesela 17 bin faili meçhulün yaşattığı acıların, bu insanlık suçlarının, boşaltılan köylerin, işkencelerin vb. vb. hesabını devletin vermesi gerekmiyor mu? Adalet nasıl yerini bulacak? En büyük suçlu bizzat inkarcı sömürgeci Türk işbirlikçi tekelci burjuvazisi ve onun egemenlik aygıtı T.C. devleti değil mi? Anaların, sevgililerin, babaların, kardeşlerin, akrabaların ve yoldaşların yürek acıları yüklü bu soruların karşısında yalana, gerçekleri çarpıtmaya sığınmaktan başka ne yapabilirsiniz ki. Efendisine yağ çekme yalakalığı bir yana Selvi düşkününün şu satırlarda yönetici sınıf içerisindeki bir eğilimi yansıtıyor olması önemli: “Eğer Erdoğan içeride askeri vesayeti geriletmeseydi, Kürt sorununun çözümünde sessiz sessiz devrimleri hayata geçirmeseydi, terörle mücadele zamanında yurtiçinde ve sınırlarımızın ötesindeki operasyonlarla PKK’yı yenilgiye uğratmasaydı, … Terörsüz Türkiye süreci başarılı olamazdı.”
“PKK yenildi mi; yenilgiye mi uğratıldı?” Faşist şeflik rejimi ve kara propagandistleri gerillanın ve Kürt halkının moraline saldırıyor; karamsarlık ve yenilgi ruh hali örgütlenmeye çalışılıyor. Türk burjuva devleti, NATO’nun ikinci büyük ordusu, üstelik sırtını ABD ve Avrupa emperyalistlerine dayadığı halde kırk küsür yıldır süren ulusal özgürlük mücadelesini ve Kürdistan özgürlük gerillasını yenilgiye uğratmayı, bastırmayı başaramamıştır, nokta!
İktidar sofrasının kırıntılarından beslenen bir kısım zevat inceden inceye PKK’nin yenildiği fikrini işliyor. Eğer gazete yazılarında bu yapılabiliyorsa kuşkusuz karanlık iktidar mahfillerinde, lobilerde daha neler neler konuşuluyor ne tür karanlık, kanlı hesaplar yapılıyordur. Düşkün Abdulkadir Selvi’nin satır arasında PKK’nin yenilgiye uğratıldığı iddiası yazarı nedeniyle değil iktidar saflarındaki eğilimi yansıttığı için önemlidir. Bu kara propagandanın “Çerçeve Yasa”nın yürürlüğe girmesinden sonra kapsamlı bir ideolojik saldırı kampanyası biçiminde sürmesi de şaşırtıcı olmaz. Bütün AKP örgütlerinin faşist şef Erdoğan’ın PKK’yi yenilgiye uğrattığı propagandası yaptığından kuşku duymamak gerekir. “Norm devleti” de, “norm” dışılar da, keza AKP ve MHP örgütleri de PKK’yi yendiklerinin propagandasını yapıyorlar. Daha da önemlisi ise Türk sömürgeciliğinin Kürt halkının saflarında yenilgi duygusunu örgütleme yönelim ve çabasıdır; psikolojik savaş en ince yer yer de en kaba biçimlerde ama kesintisiz sürdürülüyor. Hatta Habur’un intikamını almaya çalıştıklarını düşünmek de yanlış olmaz. Sömürgecilik hala bir Habur sendromu yaşıyor. “Çerçeve Yasa” olarak tanınan resmi adı “Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun” uygulanması söz konusu olduğunda silah bırakan gerillanın sınırdan nasıl gireceği sıkı sıkıya hesaplanıyor. Gerillayı karşılamak, barışı selamlamak için yüzbinlerle yollara dökülen Kürt halkının sevinci “Habur rezaleti” ilan ediliyor.
Türk burjuvazisi, cumhuriyetin kuruluşundan başlayarak Kürdistan’ın en büyük parçasını sömürgeleştirdiği, sömürgeci doğası nedeniyle hiçbir zaman ve asla sömürgecilikten, sömürgesinden vazgeçmek istemediği için de Kürtlerle, Kürt halkı ve Kürt ulusuyla “kardeş olmayı” yani eşitlenmeyi aklının kenarından bile geçirmemiştir. Türk sömürgeciliğinin başbakanlarına, cumhurbaşkanlarına “Kürt realitesini kabul ediyoruz” dedirtenin Kürdistan özgürlük gerillası olduğunu kimse unutmamalıdır!
Devlet Bahçeli’nin baş danışmanı Fethi Yıldız TBMM Adalet Komisyonunda konuşmasına Kürt ulusal demokratik hareketi önderi Abdullah Öcalan’ın “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı”nı okuyarak başlıyor! Yanlış anlaşılmasın öyle Abdullah Öcalan’a jest yapmak için filan değil. Yasaya rıza oluşturmak için en güçlü argümanı budur. Fakat o ve diğerleri Öcalan’ın Sırrı Süreyya aracılığıyla vurguladığı “hukuki ve siyasi koşulların” oluşturulması bahsine hiç mi hiç girmiyorlar!
Faşist şefin akıl danesi saray sofrasının kırıntılarından beslenen Mehmet Uçum geçiş sürecinde dile özen gösterme gereğini belirtirken esas sorumluluğun Kürt ulusal demokratik hareketine düştüğünü şöyle beyan ediyor: “Dil konusunda elbette herkesin üzerine düşen bir sorumluluk vardır. Ancak geçiş sürecinde devletin diyalog yürüttüğü muhatapların daha fazla sorumluluk üstlenmesi gerektiği de açıktır.” Neden açık, suçlu devlet değil mi? Sorumluluğu da onun üstlenmesi gerekir.
Devlet eşit ilişki kurmaz birinci madde; ikinci madde ise devletin “diyalog yürüttüğü muhatapların daha fazla sorumluluk üstlenmesi gerektiği” oluyor. Kürt ulusal sorununda “demokratikleşmenin sınırını” şöyle çiziyor: “Örneğin geçmişte coğrafi bir bölgenin adı olarak ‘Kürdistan’ ifadesinin kullanılmasıyla bugün etnik siyaset için ‘Kürdistan’ isminin kullanılması arasında niteliksel fark olduğunu görmek gerekir.” Yani, yanisi şu tam bir sömürge aydını kibir ve küstahlığı ile açıkça Kürtlere “Kürdistan” söyleminden, yani Kürdistan’dan vazgeçin, vazgeçeceksiniz deniyor!
Pespaye sömürge aydınları Kürt’e ne yapması ne yapmaması gerektiğini kibirli küstah bir üstencilikle anlatıyorlar. Düşkün Selvi, “Sadece dağda silah bırakmak yetmiyor, zihinlerde de silahların bırakılması gerekiyor.” Bu bakımdan Öcalan’ın rolünü tarif ediyor. Silmeye gücünüz yetecek mi tarih onu gösterecek, ama sizler en az efendileriniz kadar korkmaya devam edin.
Aynı fabrikadan çıkmışlar gibi Okan Müderrisoğlu da şu perspektifi veriyor DEM Parti’ye: “Yılladır PKK terör örgütünden ayrıştırdığımız Kürt kökenli vatandaşların, bilhassa etnik kimlik siyaseti ile bilenmiş, DEM Parti’ye gönül vermiş unsurları da zorlu bir muhasebe ile karşı karşıyadır.”
Irkçı şoven sömürgeci Türk aydının muhasebe yapması gerekmiyor; yüz yıllık “acıların” ve 17 bin faili meçhulün sorumlusu inkarcı sömürgeci T.C’nin muhasebe yapması gerekmiyor; “bilhassa etnik kimlik siyaseti ile bilenmiş”lerin “zorlu bir muhasebe” yapmaları gerekiyor!.. Sömürgeci Türk aydınları küstah bir kibirle Kürdün ulusal duygu ve düşüncelerinden arınmasını, statü, anadilde eğitim, kolektif varlığının kabulü vb. ulusal demokratik taleplerinden vazgeçmesini öğütlüyorlar. Ama eşitlenmeyi hiç mi hiç akıllarına getirmiyorlar. Onlar her zaman yanında durdukları egemenin, sömürgecinin haklı olduğunu düşünüyorlar, bu nedenledir ki, onlara sömürgeci Türk burjuvazisinin mürekkep yalamış uşakları diyoruz!
Seçtiklerimiz: İbrahim Çiçek – etha – 15.08.2026
























































