Makaleler

Published on Haziran 3rd, 2026

0

Neden Kürt milletinin tekrar bir “yuva” haline dӧnmesi şart? | Mehmed S. Kaya


“Yuva”, tüm dillerdeki en güzel kelimedir. Yuva, sadece fiziksel bir yer veya yapısal bir ilke olmaktan daha fazlası olarak algılanır. Yuvanın aynı zamanda psikolojik, sosyal, kültürel, siyasi ve ideolojik bir boyutu da vardır. Siyasi ve kültürel söylemde “yuva” kavramı yeni bir olgu değil. Büyük sosyal ve siyasi değişimler nedeniyle, varoluşsal kimlik üzerine düşünmek daha da önem kazanmıştır. Çünkü milli değerlerin yaratıldığı yer burasıdır.  Örneğin göçmenlerin önemli bir kısmı, göç ettikleri ülkede yabancı unsurlar olarak görüldükleri için “ötekiler” olarak kabul edilir. Bu durumda, “yuva” özlemi daha da artıyor. “Yuvasızlık ve aidiyet eksikliği duygusu”, bazı göçmenlerin geri dönüş göçünün temelini oluşturmaktadır.

Son on yıllarda, neoliberalizmin ve küreselleşmenin pekişmesi, Batı ülkelerine artan kitlesel göçün yerleşik kimliklerle ilgili büyük zorluklar yaratması ve sağcı popülist partilerin yükselişi, Batı dünyasında ulus devletin bir «yuva» olarak daha fazla korunması ihtiyacının yeniden düşünülmesine katkıda bulunmuştur. Bu durum, bir “yuva”ya sahip olmanın ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Çünkü insanlar tarihi “yuvalarının” tehdit edileceğinden veya yok edileceğinden korkuyorlar. 19. yüzyılda Avrupa’daki ulus inşacılarının “yuva” ile ulus devlet arasında bir benzetme kullanmaları tesadüf değildir. Ve bu benzetme o zamandan beri hiçbir şekilde cazibesini kaybetmemiştir. Dil ve kültür araştırmacısı, Amy Kaplan’ın, araştırmasında gösterdiği gibi: “Ulus kavramını ailevi metaforlar aracılığıyla bir yuva, bir ev alanı olarak tanımlamak yaygındır, muhtemelen ulusun kendisi kadar eskidir» (1).

Göçmenler arasında yapılan göç araştırmalarında da, “eve dönüş” gibi metaforlar sıklıkla dile getirilir. Belki de ulusun “yuva” olarak ideolojik temsilinin en açık örneği, ulusal   kimliğin yeniden düşünülmesidir.

Bence «yuva», hem bireysel hem de kolektif olarak güven, istikrar, süreklilik ve aidiyet ile kimlik üzerine düşünmeyi ifade eden bir metafor işlevi de görüyor. Daha açık ifadeyle; «yuva»nın önemi, Türk devlet egemenliği, sömürgeleştirme ve yurtlarından sürülme ile karakterize edilen bir dönemde Kürt toplumundaki gelişmeleri ve bu gelişmelerin Kürtlerin temel değerleri üzerindeki sonuçlarını yansıtmak için ӧnemine işaret ediyor.

«Kürt yuvası»

Kürt-Türk bağlamında bu, özellikle Mustafa Kemal’in ulus inşası döneminde, “Kürt yuvası”nın Kürtler için karanlık bir sayfa – bir felaket haline getirildi. Batı medyasında ve literatüründe Kürtlerin yaşadığı bölgeler (Kürdistan) “yuvasız diyarı” olarak anılmaktadır. Mustafa Kemal bu bağlamda baş mimar olarak tasvir ediliyor. O, Türk etnik homojenliğinin kurucusu olarak bilinir.

Kemal’in dӧneminde Kürtler, sosyal, siyasi ve tarihi bağlamda en büyük kırılma yaşadılar. Kemal, Kürtlerin tarih boyunca sahip oldukları her şeyi (dil, kültür, kimlik, onur, tarih, gelenek vb.) yok etmek iҫin elinden gelen her şeyi yaptı, ancak Kürtlerin çoğu kimlik ve aidiyet fikrinden uzaklaşmadı. Çünkü Kürtler de dahil olmak üzere her milletin kimliği, ait oldukları sosyal yapıya ve coğrafyaya dayanır.

Kürtler, bu homojen Türk ulusunun dayatılmasına çok direndiler. Çünkü Kemal’in yola ҫıkış felsefesi çok kurnazca, aşırı üstenci, ırkçı ve diktatörceydi. Bu durum Kürtlerin sosyolojik yapısına da uymuyordu. Kemal, Kürtleri türkleştirme (asimilasyon) kuşatmasına aldı, aynı zamanda onları değersiz görüyordu.

Bӧylece Kemal, Kürtlerin kaderini (geleceğini) zorla değiştirmek istedi. Ancak ӧzgürlük, yalnızca güçlü etnik grupların diğer grupları ezme hakkına indirgenemez. Başka bir deyişle, Türkler, Kürtleri ve diğer etnik grupları baskı altına alma hakkını tekelinde tutamazlar. Hiç kimsenin başkalarının hayatlarına hükmetme hakkı veya özgürlüğü yoktur. İşgal ve sömürgecilik ahlaksızlıktır. Her milletin kendi hayatını şekillendirme ve kendi geleceğini belirleme hakkı ve özgürlüğü vardır ve olmalıdır (2).

Türk etnik homojen köktenciliğin sonuna doğru…

Tarih dürüstçe anlatılmalıdır. Resmi tarih baştan sonuna kadar yalan yazımış. Türk devleti, bölgedeki diğer birçok diktatörlükler gibi, uzun zamandır Kürtlerin temel haklarına saygı göstermeyi reddetmiştir. Kimlik hakları; dil, kültür, siyasi örgütlenme üzerindeki yasaklar ve muhalefetin zulme uğraması, silahlı hareketlerin en başından itibaren ortaya çıkmasına yol açan gerçeği yarattı.

Mustafa Kemal’in homojen ulus inşası, siyasi, demokratik ve etnik çeşitliliğin reddi olarak tanımlandı. Ve bu ulus tanımı Türk siyasetinde hâlâ geçerliliğini korumaktadır. Ulus inşasının merkezinde, kaba kuvvete dayalı inkâr ve zorla dayatma yer alır. Bu yönetim biçimi demokratik değildi; tek bir lider ve birçok etnik grubu boyunduruk altına alan tek bir parti vardı; Cumhuriyet Halk Fırkası (1923-1938). Kemal acımasız bir otokrattı ve siyasi girişim ve eylem olasılığını, yani siyasi özgürlüğü ve yeni bir şey başlatma yeteneğini ortadan kaldırmaya çalıştı.

Türkler, cumhuriyetin temel etnik homojen yapısını dokunulmaz olarak görüp, öncelikle “Biz Mustafa Kemal’in askerleriyiz” gibi sembolik ve polemik şiddet içeren aktif çıkışlar veya “Ne mutlu Türküm diyene!” gibi ırkçı sloganlarla onu korumaya çalışırken, buna yönelik hem itirazlar hem de demokratik ilkelere dayalı alternatif toplumsal düzenlemeler reddedilir. Onların kibirleri ve demokratik ilkelere olan saygısızlıkları o kadar uç noktada ki, Anayasa’nın 4. maddesine göre, etnik olarak homojen yapıda değişiklik teklif bile edilemez.

En endişe verici olan şey, Türk toplumundaki bazı sol ve liberal güçlerin Mustafa Kemal’in yüz yılı aşkın bir süre önce geride bıraktığı bu akıl almaz katı ve sert totaliter doktrini kabullenmiş olmalarıdır.

Bu nedenle yapılması gereken ilk şey, bu totaliter tabulara korkusuzca meydan okumaktır: Etnik homojenliğe karşı olmakla suçlanmak bu kadar korkunç mu? Türklerin Kürtlere karşı adil bir millet gibi görünmesi adil değil mi?

Adil olmayı diğer uluslardan öğrenmek utanç verici bir şey midir?

Demokratik ülkelerde, farklı etnik grupların temel haklarına dair anlayış çok yüksektir. Yaşadığım ülkeden bir örnek verebilirim; Sayıları sadece 40.000 civarında olan yerli Sami halkı (Laponlar da denilir), Norveçlilerle eşit haklara sahiptir. Sami Ulusal bayramı (6 Şubat) resmi olarak kabul edilir. Tüm Norveç’te kutlanır. Yani Norveçliler, Sami ulusal gününü kendi ulusal günü gibi kutlarlar. Norveç kralı ya da prens Sami Parlamentosu’ndaki kutlamalara katılır.

Sami Ulusal Günü ülke genelindeki tüm okullarda, anaokullarında, üniversitelerde ve Kiliselerin tamamında kutlanmaktadır. Sami bayrağı tüm kamu binalarında, mekanlarda, yayınlarda vb. dalgalanır. Kutlamalarda diğer Sami sembolleri de yer alır. TV kanallarında canlı yayınlar yapılır.

Eğer Kemalist medya Sami ulusal günü kutlamalarını haber yaparsa, Atatürk’ün halefileri ideolojilerinin başarısız ve ҫağın ҫok gerisinde kaldığını, dolayısıyla, etnik olarak homojen olan ideolojileri artık medeni dünya için sürdürülebilir olmaktan çıkmış olduğunu anlayacaklardır.

Kürtlere “mikro-milliyetçiliği” uyarısı

Abdullah Öcalan, İmralı heyetiyle son görüşmesinde bir kez daha “mikro milliyetçiliğe” karşı uyarıda bulundu. Öcalan iddiasını belgelemelidir. Mikro milliyetçilik niçin Kürtler iҫin tehlikeli gӧrülüyor? Mikro milliyetçilik nerede ve nasıl tehlikeli hale gelmiştir, geliyor? Bu iddia hangi kaynaklara dayanmaktadır?

“Mikro-milliyetçilik” terimi, sosyal antropoloji ve siyaset bilimlerinde, daha büyük bir devlet içinde dillerinin, kültürlerinin veya toprak haklarının tanınması için mücadele eden yerli halkların siyasi veya kültürel hareketlerini tanımlamak için kullanılır (3).

Ne demokrasilerde, ne dünya literatüründe, ne de Kürtler arasında mikro-milliyetçilik olumsuz bir şekilde tasvir edilmemektedir. Bu bir otoriter Türk devlet propagandasının uydurmasıdır. Mikro-milliyetçilik olumsuz değildir. Birincisi, Kürt toplumuna hizmet eder. İkincisi, Kürt toplumunun tarihi mirasını korur.

Mikro-milliyetçilik, Kürtlerin çıkarlarını, egemenliğini ve kimliğini önceliklendiren bir zihniyettir. Bu nedenle, Kürt milliyetçiliği Türk devleti tarafından sıklıkla kasıtlı olarak olumsuz bir damga olarak yanlış yorumlanmaktadır. Kürt milliyetçiliği olumlu ve kapsayıcıdır. Türk milliyetçiliği ise dışlayıcıdır. Bu, “biz” ve “diğerleri ” mantığıyla yönlendiriliyor. Diğerleri «hiç»tirler. Türk milliyetçileri bir yandan Türklüğün Türk etnik kökenine dayanmadığını iddia ederken, diğer yandan kimliğin yalnızca Türk diline, Türk kimliğine, Türk kültürüne, Türk tarihine vb. dayandığını savunmaktadırlar.

Norveҫ’teki Sami halkının konumu, mikro-milliyetçiliğin tipik bir örneğidir. Ne uluslararası toplum (AB, BM) ne de Norveç ve komşu ülkeler bunu olumsuz veya tehlikeli olarak nitelendirmiyor.

Öcalan’ın iddia ettiği olumsuz “mikro-milliyetçilik” yaklaşımı, Türk devletinin Türk olmayan etnik grupların meşru taleplerini bastırmak iҫin geliştirilmiş bir ifade şeklidir. Kürtler, Öcalan aracılığıyla bu tür tanımlamalarla manipüle edilmeye çalışılıyor. Kürtler bunu kesinlikle reddetmelidir! Türk devleti ve resmi tarihe göre, yalnızca Türk milliyetçiliği meşrudur. Diğer tüm milliyetçilik türlerinin tehlikeli olduğunu ve vatan düşmanı olarak değerlendirilmesi gerektiğini Kürtlere hatırlatıyor. Kürtlerin bu tür sahte Türk kaynaklarından beslendiği dӧnem artık geride kaldı. 


Kaynaklar:

Amy Kaplan: Homeland Insecurities. Reflections on Language and Space»; Radical History Review, nr. 85, 2003.

Sömürge Ülkeleri ve Halkları Bağımsızlık Bildirgesi, 14 Aralık 1960’ta BM Genel Kurulu tarafından kabul edilen bir BM kararıdır. Tüm ulusların kendi kaderini tayin etme hakkını tesis eder ve sömürge yönetimini insan haklarının ihlali olarak değerlendirir.

Fredrik Barth: Other Knowledge and Other Ways of Knowing, Journal of Anthropological Research, 1995.


*Mehmed S. Kaya: Bingöl’ün Solhan ilçesinin Keşkon mezrası doğumludur. Norveç Inland Üniversitesi’nde sosyoloji profesörüdür. ‘The Zaza Kurds of Turkey’ kitabının yazarıdır.


Mehmed S. Kaya – 03.06.2026

Tags:


About the Author



Comments are closed.

Back to Top ↑