Irkçılık, milliyetçilik, şovenizm, faşizm ve sağa kayış dünya çapında yükselişte | Cihan Yıldız
Kapitalist sistemin çoklu krizleri ve emekçi nüfusun yaşamındaki artan güvencesizlikler karşısında, kitlelerin mevcut sisteme ve onun tüm kurumlarına, özellikle de yerleşik siyasi partilere duyduğu güvensizlik her yerde artmaktadır.
Dünya çapındaki gelişmeleri bir bütün olarak ele aldığımızda şunu görüyoruz:
Bugün, dünya ekonomisi ve dünya siyasetinde belirleyici bir rol oynayan ve genellikle “Doğu” olarak adlandırılan devletler bloğunun önemli bir bölümünde faşizm egemendir. Bu ülkelerde her türlü muhalefet, özellikle de devrimci muhalefet, açık terör ve şiddet yoluyla bastırılmaktadır. Elbette sınıf mücadelesinin düzeyine ve ülkelerin tarihsel gelişimine bağlı olarak faşizmin biçimlerinde ve yoğunluğunda farklılıklar vardır. Ancak hepsinin ortak bir özelliği bulunmaktadır: yönetimin temel yöntemi olarak sistematik terör.
Çin’de fiilen tek parti egemenliği vardır. Mutlak iktidarı elinde bulunduran Çin Komünist Partisi’nin (ÇKP) dışında bazı başka partiler de mevcuttur. Ancak bu partilerin tümü ÇKP’nin öncü rolünü kabul etmekte ve onun kendileri için çizdiği sınırlar içinde hareket etmektedir. ÇKP tarafından belirlenen politikalara karşı bir muhalefete izin verilmemektedir. Bu muhalefet, sosyalizm adına, faşist yöntemlerle acımasızca bastırılmaktadır.
Rusya’da kâğıt üzerinde birçok partili sistem mevcuttur. Onlarca parti kayıtlıdır ve bunların bir kısmı Rusya parlamentosunda temsil edilmektedir. Ancak gerçekte, 2000’li yıllardan bu yana Putin’in partisi olan “Birleşik Rusya” tek başına iktidardadır. Rusya’yı yeniden büyük yapmak gibi tek bir hedefe odaklanan bu politikanın seçmenler nezdinde karşılığı vardır. Parti, seçimleri hâlâ ezici çoğunluklarla kazanmaktadır. “Muhalefet” var olmak istiyorsa, Putin’in partisi tarafından çizilen kırmızı çizgileri aşmamalıdır. Bunu yapanlar faşist yöntemlerle susturulmaktadır; bunu en son Navalny örneğinde açıkça gördük.
Kuzey Kore’de kendi içine kapalı, sosyal-faşist bir diktatörlük hüküm sürmektedir. Bu rejim, Ortaçağ krallıklarını andıran bir biçimde bir aile hanedanı tarafından yönetilmektedir. Bu sistemde muhalefet etmek hayatı doğrudan tehlikeye atmak anlamına gelir.
Hindistan’da ise Hindu-faşist Bharatiya Janata Partisi (BJP) seçimler yoluyla iktidarda kalmakta ve 16 ulus ile 50’den fazla etnik grubun yaşadığı bu ülkeyi sistematik biçimde Hindulaştırmaya çalışmaktadır. “Hindu Hindu Hindustan” ana sloganı, bu devasa çok uluslu devletin Hindu çoğunluğu içinde güçlü bir karşılık bulmaktadır.
İran’da, 1979 Devrimi sırasında yaşanan kısa demokratik dönemin ardından, Şii-dinci faşistler kendi terör rejimlerini kurmuşlardır. Bu rejimin muhalefete nasıl davrandığı, Jin-Jiyan-Azadî ayaklanmasının acımasızca bastırılmasında bir kez daha görülmüştür.
Sovyetler Birliği’nin 1990-1991 yıllarında dağılmasının ardından bağımsız devletler olarak ortaya çıkan Orta Asya cumhuriyetlerinin neredeyse tamamında fiilen tek adam diktatörlükleri hüküm sürmektedir.
Kuzey Kürdistan-Türkiye’de ise faşizm 2015’ten bu yana giderek yoğunlaşmıştır. 2016’daki Gülenist darbe girişiminin başarısız olmasının ardından, 2017’de yapılan bir referandumla yönetim sistemi “parlamenter demokrasi”den “başkanlık demokrasisi”ne dönüştürülmüştür. Türk usulü başkanlık sisteminde devlet başkanı –günümüzde Recep Tayyip Erdoğan– neredeyse sınırsız yetkilere sahiptir.
Bu düzen, her türlü muhalefete karşı uygulanan faşist terör ile ayakta tutulmaktadır. Türkiye’deki faşist sistemde AKP hükümetleriyle birlikte değişen tek şey, siyasal aktörler olmuştur. 2001 öncesinde ve AKP iktidarlarının ilk yıllarında faşist yöntemlerle egemenlik kuranlar; kemalist partiler, ama özellikle ordunun merkezinde yer aldığı kemalist devlet bürokrasisiydi. AKP’nin siyasal iktidarını kurup konsolide etmesinden sonra ise aynı faşist yöntemlerle hükmedenler, bu kez İslamcı-Türk “sivil” iktidar sahipleri olmuştur.
Suriye, Irak ve Libya, “Arap Baharı” hareketlerinin yenilgisi sürecinde başarısız devletlere dönüşmüştür.
Suriye’de, Baas Partisi’nin Esad liderliğindeki faşist diktatörlüğü, 2024 sonunda İslamcı güçlerin öncülük ettiği bir ayaklanma ile devrilmiştir. Ocak 2026 başlarında emperyalist dünyanın Esad sonrası Suriye’sini meşru yönetimi olarak tanıdığı, faşist T.C. destekli Şam yönetimi, 10 Mart 2025’te HTŞ ve SDG yönetimleri arasında yapılan anlaşmanın uygulanması için “sürenin dolduğu ve anlaşmaya uyulmadığı” gerekçesiyle Halep’te SDG’ye karşı operasyon başlattı. Kürt nüfusun yoğun olduğu Eşrefiye ve Şeyh Maksud mahallelerine büyük bir askeri güçle saldırarak, bu mahallelerde yerel yönetimi dağıttı. Bu mahalleler merkezi yönetimin denetimine alındı. Kürt nüfusun yoğun olduğu bölgelere saldırı bununla sınırlı kalmadı. HTŞ ile SDG arasında yapılan geçici anlaşmalar HTŞ tarafından bozuldu. Kürt bölgelerine saldırı sürdü, sürüyor. Halep, Rakka, Deyrizor ve petrol sahaları da merkezi yönetim tarafından işgal edildi. 18 Ocak 2026’da yeni bir ateşkes imzalandığı basına yansıdı. SDG, Fırat’ın doğusuna çekilmesine rağmen, Suriye ordusunun saldırıları durmadı. SDG güçleri, sivil halkın zarar görmemesi için, birbirinden kopuk iki alana, Kobanê ve Hasake/Kamışlı alanlarına geri çekilmek zorunda kaldı.
HTŞ’nin Rojava’ya, Kürtlere yönelen saldırıları, sömürgeci T.C. devletinin desteğinde sürdürülmektedir. Emperyalistler bir kez daha Kürtleri satarak Ahmed el-Şara’nın yanında saf tuttular. Emperyalistler arası yeniden paylaşımda Ortadoğu’da kurulan kurtlar sofrasında faşist Türk devleti, Suriye’de oyun kurucuları arasında yer aldı. Sömürgeci Türk devletinin derdi Rojava’daki PYD önderliğinde kurulan özerk iktidara son vermektir. Suriye’de kurulacak yeni yapılanmada maksimum söz sahibi olmaktır.
Suriye’de, bir gerçek şudur ki, komünistler son derece zayıftır ve faşist diktatörlüğün devrilmesinde neredeyse hiçbir rol oynamamışlardır. Bir diğer gerçek ise, Suriye’nin kuzeyinde, Kuzeybatı Kürdistan’da Kürt hareketinin Esad rejiminin devrilmesine fiilen katılmamıştır. Esad rejiminin yıkılması, nihayetinde Türkiye ile işbirliği yapan İslamcı HTŞ örgütünün eseridir. Bu örgütün lideri Ahmed el-Şaraa, Esad rejiminin devrilmesine kadar Batı tarafından hakkında ödül konularak aranan bir teröristti.
Bölgesel güçler arasında, HTŞ’nin Suriye’de Arap-Sünni-İslamcı egemenliğe dayalı bir merkezi devlet kurma planının başlıca destekçisi Türkiye’dir. Bu plana göre, ülkedeki tüm silahlı oluşumların yeni Suriye ordusu içinde feshedilmesiöngörülmektedir.
Birçok Afrika ülkesinde hükümetler askerî darbelerle iktidara gelmekte ve yine darbelerle gitmektedir. Sahel bölgesindeki darbeler, özellikle Fransız sömürgeciliğine karşı yönelmiştir. Rusya, bu güç mücadelelerinde paralı askeri birlikleri aracılığıyla önemli bir rol oynamaktadır.
Sudan, Nijerya, Somali, Etiyopya ve Kongo gibi Afrika ülkelerinde uzun süredir devam eden savaşlar hâlâ şiddetle sürmektedir. Etnik fay hatlarına sahip birçok Afrika ülkesinde, emperyalistlerin bu ülkeler üzerindeki hâkimiyet mücadelesinde istismar ettiği bu bölünmeler nedeniyle, iktidardaki güçler iktidarda kalabilmek için burjuva demokrasisi gibi bir “lüksü” göze alamamaktadır.
Latin Amerika ülkelerinde de belirgin bir sağa kayış (sağcılaşma) yaşanmaktadır. Batı’daki solun önemli bir bölümü, 21. yüzyılın başında bu ülkelerde iktidara gelen ya da iktidarda olan sol-milliyetçi güçleriuzun süre “sosyalist” (“21. yüzyıl sosyalizmi”) olarak selamlamıştı.
Latin Amerika’daki güncel sağa kayış, özellikle üç ülkedeki son seçimlerde açıkça görülmektedir.
Arjantin’de, Peronistlerin uzun süredir devam eden hâkimiyeti kırılmıştır. Günümüzde, Trump hayranı Mileidevlet başkanıdır. Partisi, tüm öngörülerin aksine, kemer sıkma ve budama politikalarının yarattığı popülerlik sayesinde, son milletvekili seçimlerinde oylarını belirgin biçimde artırmayı başarmıştır.
Bolivya’da, Ekim 2025’te yapılan başkanlık seçimlerinde iki sağ parti adayı ikinci tura kalmıştır. Hristiyan demokrat Partido Demócrata Cristiano (PDC) partisinden Rodrigo Paz, sağ muhafazakâr Alianza Libre ittifakının adayı Jorge Quiroga’ya karşı %54,9’a %45,1 oy oranıyla ikinci turu kazanmıştır. Bu seçimle birlikte, sosyalist “Movimiento al Socialismo” (MAS) partisinin 20 yılı aşkın iktidarı sona ermiştir. MAS, özellikle hammadde ihracatından elde edilen gelirlerle finanse edilen sosyal programlar sayesinde yoksulluğu azaltmayı başarmıştı. Buna rağmen, MAS’ın boykot ettiği seçimde sağ güçler iktidarı ele geçirmiştir.
Ekvador’da, Daniel Noboa, Ekim 2025’te gerçekleştirilen başkanlık seçimlerinde, seçim ittifakı “Acción Democrática Nacional” (ADN) ile “21. yüzyıl sosyalizmi”nin solcu adayı Luisa González’e karşı galip gelmiştir. Daniel Noboa, Ekvador’un muhtemelen en zengin insanı olan Álvaro Noboa Pontón’un oğludur. Babasının ekonomik imparatorluğunun değerinin yaklaşık 1 milyar ABD doları olduğu ifade edilmektedir. Daniel Noboa’nın programının temel maddelerinden biri, “ABD ile ilişkilerin iyileştirilmesi”dir.
Genel olarak bu gelişmeyi tek bir cümleyle özetleyebiliriz: ABD, Trump yönetimi altında sağın bu “seçim zaferleri” sayesinde yeniden kendi “arka bahçesine” geri dönmektedir! Hâlen varlığını sürdüren tüm sol-milliyetçi hükümetler, ABD tarafından yoğun biçimde –askerî olarak da– tehdit edilmektedir. Venezuela veKolombiya,şu anda ABD donanmasının hedef tahtasındayer almakta ve Trump yönetimi tarafından askerî müdahale ile tehdit edilmektedir. ABD emperyalistleri korsan bir şekilde Venezuela Devlet Başkanı Maduro’yu kaçırmakla haydut olduğunu bir kez daha ispatladı.
Seçimlerde ABD’nin ekonomik ve askerî baskısı büyük bir rol oynamaktadır; Arjantin’de Milei’nin beklenmedik seçim zaferibunun bir örneğidir. Öte yandan, hâlen varlığını sürdüren ve kısmen kendileri de yolsuzluk içinde olan sol-milliyetçi hükümetler, iktidarda kalabilmek için yer yer faşist yöntemlere başvurmaktadır. Bu ülkelerdeki sözde “demokrasi” hareketleri, çoğu zaman ABD ve diğer Batılı emperyalist güçler tarafından kullanılan aygıtlardır.
Ancak yalnızca bu ülkelerde değil, gerici burjuva demokrasilerinin hüküm sürdüğü “Batılı” ülkelerde de,militarizm, ırkçılık, iç faşistleşme ve sağa kayış temel eğilim olarak ortaya çıkmaktadır.
Bu ülkelerin tamamında ırkçılık, özellikle “yasadışı” göçmenlere karşı, belirgin biçimde artmıştır. Kitlelerin egemen burjuva partilere ve “sisteme” duyduğu güvensizliğin ve tepkilerin artması, güçlü bir devrimci hareketin yokluğunda, faşist partilerin güçlenmesine yol açmıştır.
ABD’de, ikinci kez başkan seçilen Trump liderliğindeki Cumhuriyetçi Parti, 20 Ocak 2025’te iktidarı devralmıştır. Trump döneminde ABD, muhaliflere karşı açık terörü bir yönetim yöntemi hâline getirme yönünde dev adımlarla ilerlemektedir. Bu gelişmeden ilk etkilenenler, başta göçmenler – özellikle “yasadışı” olanlar –, kadınlar ve LGBTİ+lar hareketleriolmaktadır.
Avrupa’daki siyasal manzaranın durumuna, dünyadaki “aşırı sağcı partiler” listesi ışık tutmaktadır. Avrupa, en fazla “aşırı sağcı” partinin bulunduğu kıtadır; bunu faşist partiler olarak da okuyabilirsiniz.
Bu partilerin büyük bir kısmı kısmen geçici,küçük ve çok küçük gruplardan oluşmaktadır. Ancak Avrupa’daki en büyük yasal “aşırı sağcı partiler”, yani seçimlere katılanlar, kendi ülkelerinde ya parlamentodaki en güçlü ya da ikinci en güçlü fraksiyonu oluşturmaktadır. Birçok Avrupa ülkesinde bu partiler ya doğrudan iktidardadır,ya da hükümette başat parti ya da koalisyon ortağı olarak yer almaktadır.
İktidara ortak olmadıkları yerlerde ise çoğu zaman en güçlü muhalefet partisi konumundadırlar. Eğilim, büyümeye devam etmeleri yönündedir.
İtalya’da faşist parti FdI (Fratelli d’Italia), Eylül 2022 parlamento seçimlerinde büyük bir sıçrama yaptı. Oyların yüzde 26’sını alarak İtalya’nın en güçlü partisi oldu. 2018’deki bir önceki seçimlere kıyasla oy oranını altıya katladı! O tarihten bu yana FdI’nin lideri Giorgia Meloni, İtalya’nın başbakanıdırveultra sağ-faşist bir koalisyon hükümetine başkanlık etmektedir. Bu seçim sonucunun bir günübirlik olmadığı, Haziran 2024 Avrupa Parlamentosu seçimlerinde de görüldü. FdI bu seçimlerden de yüzde 29 oy oranıyla İtalya’nın en güçlü partisi olarak çıktı.
Fransa’da Marine Le Pen, 2022 cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turunda yüzde 41,45 oy aldı! Bu, Fransa’da şimdiye kadar bir faşist cumhurbaşkanı adayının elde ettiği en yüksek oy oranıdır. Macron, ona karşı ancak açıkça faşist bir adayın iktidara gelmesini engellemek isteyen seçmenlerin büyük bölümünün kendisine oy vermesi sayesinde kazanabildi.
Le Pen’in partisi olan faşist RN (Rassemblement National), Temmuz 2024 parlamento seçimlerinden yüzde 33,15 oyla Fransa’nın en güçlü partisi olarak çıktı. Böylece 2022’deki bir önceki seçimlere kıyasla oy oranını iki kattan fazla artırmış oldu. 2024 Avrupa Parlamentosu seçimlerinde de yüzde 31,4 oyla Fransa’nın en güçlü partisi hâline geldi. Fransa’da, kısmen parlamentoda da temsil edilen daha küçük faşist partiler de mevcuttur.
Ancak RN, giderek Fransa’daki tüm aşırı sağcı ve faşist güçlerin toplandığı bir merkez hâline gelmektedir. Avrupa Parlamentosu çerçevesinde AfD’den uzaklaşması, AfD içinde birçok “aşırılıkçı gücün etkili olduğu” gerekçesine dayandırılsa da, bu taktik bir manevradır ve büyük ölçüde aynı çizgideki güçler arasındaki bir rekabet mücadelesidir.
RN açısından son gelişme, Marine Le Pen’in Fransız yargısı tarafından mahkûm edilmesi olmuştur. Paris’te bir mahkeme, onu “Avrupa Parlamentosu’nda sahte istihdam yoluyla kamu fonlarını zimmete geçirmek”suçundan suçlu bulmuş ve derhal yürürlüğe girmek üzere “beş yıl süreyle siyasi görevler için seçilme yasağı” cezası vermiştir. Bu karar henüz kesinleşmemiştir. Eğer karar kesinleşir ya da yapılan itiraz hakkında 2027 cumhurbaşkanlığı seçimlerine kadar bir karar çıkmazsa, Le Pen bir sonraki seçimlerde RN’nin adayı olarak yarışamayabilir.
Ancak bunun RN’nin büyümesini engelleyip engelleyemeyeceği tartışmalıdır. Fransa’da seçmenlerin yerleşik burjuva partilere duyduğu güven kaybı dikkate alındığında, Marine Le Pen’in adaylığı olmasa bile RN’nin büyümeye devam edeceğini öngörebiliriz. Zira Le Pen, parti tabanı tarafından şimdiden “demokrasinin şehidi” olarak sunulmakta ve yüceltilmektedir.
Finlandiya, İsveç, Danimarka, Hollanda ve Belçika’da, açıkça ırkçı ve faşist partileryadoğrudan iktidarın bir parçasıdırya daülkenin ikinci büyük partisidir.
İsviçre’de ise, muhafazakâr-milliyetçi olarak adlandırılan ancak açıkça ırkçı propaganda yürüten İsviçre Halk Partisi (SVP), Ekim 2023 seçimlerini büyük bir oy artışıyla kazanmıştır. Bu artışı, açık ırkçı propagandasına borçludur.
İspanya’da faşist VOX Partisi, Portekiz’de ise faşist Chega Partisi parlamentodaki üçüncü en güçlü güçtür. Her ikisi de hızla büyümektedir. Macaristan’da, Viktor Orbánliderliğindeki aşırı sağcı-muhafazakâr FIDESZ Partisi 2014’ten bu yana iktidardadır.
Polonya’da ise açıkça ırkçı PiS Partisi, kısa kesintilerle de olsa 2015’ten beri iktidardadır.
Çekya, Slovakya, Bulgaristan, Hırvatistan ve Sırbistan’da sağcı ve faşist partiler ya doğrudan iktidarın parçasıdır ya da son derece güçlü konumdadır.
Avusturya’da, faşist FPÖ (Özgürlük Partisi)yaklaşık yüzde 30 oyla ülkenin en güçlü partisi hâline gelmiştir. Tarihinde ilk kez,ÖVP ile kuracağı bir koalisyon hükümetinde başbakanlığıüstlenecektir.
Almanya’da ise AfD (Almanya için Alternatif) konumunu giderek güçlendirmektedir. Parti, beş doğu eyaletinde hâlihazırda birinci ya da ikinci parti durumundadır. 2023 Hessen eyalet seçimlerinde ikinci parti olmuş, Bavyera’daki seçimlerdeiseoy oranını yaklaşık yüzde beş artırmıştır. İkinci sırayı yalnızca başka bir faşist partiye çok az farkla kaptırmıştır.
2025 Federal Parlamento (Bundestag) seçimlerinde AfD, yüzde 20,8 oy oranıyla, yüzde 22,6 alan CDU’nun ardından ikinci en güçlü parti olmuştur. CDU/CSU toplamda yüzde 26,8 oy almıştır. AfD, önceki Bundestag seçimlerine (2022’de yüzde 10,4) kıyasla oy oranını iki katına çıkarmıştır. Bazı Doğu Almanya eyaletlerinde yüzde 40 sınırına yaklaşmış, bu da ona tek başına iktidar olma olanağı sağlayabilecek bir düzeydir.
Son seçim anketleri, AfD’nin oy oranını istikrarlı biçimde artırdığınıvebir sonraki seçimlerde birinci parti olmasının mümkün olduğunu göstermektedir. 2025 seçimleriyle AfD, yeni Bundestag’da 152 sandalyelik bir grup oluşturmuştur (önceki Bundestag’da 42 milletvekili ile temsil ediliyordu). Böylece meclisin en güçlü muhalefet partisi hâline gelmiştir.
Genel eğilim, faşist AfD’nin bir sonraki federal seçimlerde en güçlü parti olacağı yönündedir.
Bu durum, bir sonraki hükümeti mutlaka AfD’nin kuracağı anlamına gelmemektedir. Zira CDU/CSU, SPD ve Yeşiller gibi olası koalisyon ortakları, AfD ile bir hükümete girmeye kesinlikle hazır olmadıklarını şu ana kadar beyan etmektedirler. Bu “sözün” ne kadar süreyle geçerli kalacağını, bir sonraki Bundestag seçimlerinden sonra göreceğiz.
Buna karşın Doğu Almanya’da, yerel (belediye) düzeyde, AfD ile çeşitli işbirliği biçimleri hâlihazırda mevcuttur.
Kapitalist sistemin çoklu krizleriveemekçi nüfusun yaşamındaki artan güvencesizlikler karşısında, kitlelerin mevcut sisteme ve onun tüm kurumlarına, özellikle de yerleşik siyasi partilere duyduğu güvensizlik her yerde artmaktadır.
Güçlü bir devrimci alternatifin yokluğunda, giderek daha fazla insankurtuluş demagojisiyleortaya çıkanfaşist partilere yönelmektedir. Bu durum,faşist partilerin seçim başarılarındaveyerleşik partilerin oy kayıplarında, hatta kısmen küçülmelerindeaçıkça görülmektedir.Faşist devletler istisna olmak üzere, bugün artıkhiçbir ülkede bir burjuva partisi tek başına iktidar olmamaktadır.
Özetle söylemek gerekirse, dünya genelindeki siyasal eğilim, sağın ve faşizmin güçlenmesi yönündedir.
İç faşistleşme, savaşa hazırlıktır
Emperyalist dünya sisteminde değişen güç dengeleri nedeniyle, emperyalist devletler arasındaki çelişkiler giderek keskinleşmektedir.
Bunlar dünyayı yeniden paylaşmaya zorlamaktadır. Gerçekte, genellikle vekâlet savaşları biçiminde yürütülen savaşlar; sağa kayışın, ırkçılığın ve faşizmin artması ile toplumun militarizasyonu, bu yeniden paylaşım sürecinin farklı görünümleridir.
Tüm emperyalist güçler, genel bir savaşa, Üçüncü Dünya Savaşı’na yoğun biçimde hazırlanmaktadır. Bu savaş, devrimlerle durdurulmadığı ya da çok güçlü bir barış hareketi tarafından engellenmediği takdirde kaçınılmaz olarak gerçekleşecektir. Devam eden silahlanma yarışının ürkütücü boyutlara ulaşmasının nedeni de budur. Devletlerin silahlanma ve askerî harcamaları 2022 yılında tarihte ilk kez 2 trilyon ABD doları sınırını aşmıştır. 2023 yılında askerî harcamaların toplamı 2 trilyon 443 milyar dolar olmuştur! Eğilim artış yönündedir!
Üstelik birçok NATO ülkesi askerî harcamalar için talep edilen GSYH’nin yüzde iki oranını bile karşılamamaktadır. Trump ise 2025 yılında tüm NATO devletlerinden askerî harcamalar için GSYH’nin en az yüzde beşini talep etmiştir.
Silahlar ve mühimmat depolarda çürüsün diye satın alınmaz! Ordular bölgeleri “yatıştırmak” için beslenmez. Bunlar, emperyalist çıkarları dayatmak için gerekli olan savaş aygıtlarıdır. Faşizmin gelişmesi, en “demokratik” burjuva devletlerde bile ırkçılığın büyümesi, ilerleyen militarizm vb. olgular da savaş hazırlıklarının unsurlarıdır. Demokrasi ile savaş birbiriyle bağdaşmaz! Savaşa hazırlık, iç faşistleşmeyi zorunlu kılar.
Kapitalizmin emperyalist aşamasında dünya çapında güç dengeleri belirleyici biçimde değiştiğinde, yeniden paylaşım kaçınılmazdır. Bu yeniden paylaşım sürecinin belli bir noktasında, başlıca rakiplerin bir dünya savaşında karşı karşıya gelmesi kaçınılmaz hale gelir. Üçüncü Dünya Savaşı, önceki dünya savaşlarından çok daha yıkıcı olacaktır.
Bu tehlikeye karşı koymanın doğru yolu, böyle bir yaklaşan ve hazırlanan savaşın gerçek nedenlerine karşı mücadeleyi yoğunlaştırmaktır.
Kapitalist sisteme karşı devrimci mücadele!
Sınıf mücadelesi!
Emperyalist savaşa karşı savaş!
Cihan Yıldız – 23 Ocak 2026
























































