Makaleler

Published on Nisan 15th, 2026

0

İran ile ABD-İsrail arasındaki savaşta İran desteklenmeli midir? | Halil Gündoğan


Bu savaşa ilişkin komünistlerin tavrının ne olması gerektiğine dair genel yaklaşımımı, farklı tarihlerde paylaştığım iki makalemde dile getirmiştim. Özetle; evet, İran emperyalist amaçlı bir saldırıya uğramıştır. Ve tabii ki kesinlikle buna karşı durulmalı ve şiddetle protesto edilmelidir. Keza elbette ki İran devletinin kendisini savunma hakkı vardır. Ve bu, tabii ki meşrudur da. Ancak bu haklı ve meşru olma durumu, biz komünistlere onun yanında saf tutma ve yurt savunması yapma görevi yüklemez. Tam aksine bu durum, günün görevi olarak komünistlere, saldırıya uğrama durumuna bakılmaksızın hem saldırgan dış güçlere ve hem de zorba yerli iktidara karşı, ulusal ve sosyal kurtuluşu hedefleyen bir iç savaşı organize ederek yürütme tarihi görevini yükler. Keza ilgili makalelerde neden böylesi bir tutum alınması gerektiği de yine özetle dile getirilmişti.

Oruçoğlu itirazı

Ancak M. Oruçoğlu’nun tam zıt istikametteki şu görüşleri, konuyu bazı yönleriyle yeniden irdeleme gereği oluşturdu. Şöyle diyor gazetepatika23.com’daki “Taş Devrine Geri Gönderme” başlıklı yazısında:

“Bugün ezen ve ezilen milliyetlerden oluşan İran’ın, dünya halklarının baş düşmanı Amerikan emperyalizmi ve onun Orta Doğu’daki ortağı durumunda olan soykırımcı Siyonist İsrail egemenlerinin saldırılarına karşı direnişi, haklı ve desteklenmesi gereken bir direniştir. (…)”

İran’ın bu emperyalist saldırganlığa karşı elbette kendisini savunma hakkı vardır ve bu meşrudur. Buna kimsenin bir itirazı da olamasa gerek. Sorun, “haklı ve meşru” yönleri de bulunan her savunma savaşının komünistler açısından desteklenir olup olmadığı meselesinde yatar. Bunu bilen biri olarak Oruçoğlu da neden desteklenmesi gerektiğini temellendirmeye çalışıyor doğallığıyla. Şöyle diyor:

“Emperyalistlerin, dünya pazarlarının paylaşımı için kendi aralarında girdikleri savaş şartlarının politikası, bir emperyalist gücün, emperyalist olmayan bir ulusa karşı saldırı savaşı şartlarından farklıdır. Burada emperyalist güç, saldırdığı ulusun pazarlarını hammadde kaynaklarını ve iş gücünü ele geçirmeye veya bu kaynaklardan daha fazla pay alma, ulusu uyruk duruma düşürme veya onun uyrukluğunu daha derinleştirme amacı taşır.” Dedikten sonra şu ayrımı formüle eder: “Bu durum, emperyalistlerin dünya pazarlarını ele geçirmek için kendi aralarında yürüttükleri savaşlardan farklıdır.”, “Küresel sermaye içinde çok uluslu emperyalist tekellerin bölgeler ve emperyalist olmayan uluslar üzerinde, doğrudan veya dolaylı, açık veya gizli hegemonya çatışmalarını öne sürerek, emperyalist olmayan bir ulusun saldırıya uğramasını emperyalistler arası bir çatışma olarak değerlendirmek hatadır.”

“Ayrım kriterleri” ve somutun analiz farkı

Evet elbette, emperyalist amaçlar güden emperyalist zorba bir devletin, sırf oranın yeraltı ve yer üstü kaynaklarına çökmek için bir ülkeye saldırması durumu ile, ikisi de aynı amaçlar güden bir emperyalist gücün, rakip bir başka emperyalist güce saldırmasını komünistler aynı şekilde karşılamaz. Birincisinde saldırgan güce karşı, saldırıya uğrayanın safında yer alarak yurt savunmasına katılırken, ikincisinde; saldırıya uğrayan devletin saflarında yurt savunmasına katılma tutumu almaz. Savaşı iç savaşa çevirerek, burjuva iktidarını alaşağı etme siyaseti güder.

Buraya kadar Oruçoğlu ile hem fikiriz. Ancak sorun hem bugünün dünya ve hem de İran gerçekliği somutunda ele alındığında, basbayağısından farklılaşıyor. Oruçoğlu sorunun bu her iki yönüne ilişkin bariz sübjektif, hatalı analizler yapıyor. Dolayısıyla, takınılması gereken tutumda da kaçınılmaz olarak yanlışa düşmekten kurtulamıyor.

Öncelikle gerek Orta Doğu ve gerekse Ukrayna, Venezuela ve özel olarak da İran’da yaşananları, kendi başına tekil durumlarmış gibi ele alıp, buradan sonuçlar çıkarmak, mevcut gerçeklikle bağdaşmayan hatalı bir yaklaşım olur. Çünkü bunların her birinin, dünya pazarlarının emperyalist güç odakları arasında yeniden paylaşılması esası üzerinden kurgulanan sıcak operasyon alanları olduğu, yadsınamaz bir gerçektir.

Keza buralarda yaşanan savaş ve operasyonların, “önleyici savaş doktrini” gereği olarak da dünya halklarının ve dünya barışının baş düşmanı ve bu anlamda da dünya savaşının baş kışkırtıcısı olarak ABD’nin (ve müttefik güç olarak hâlâ da NATO’nun), baş rakip gördüğü Çin ve Rusya’yı sıkıştırma, çerçeveleme ve lojistik olanaklarından mahrum bırakma şeklinde, çok boyutlu yürütülen yeniden paylaşım savaşının doğrudan unsurları olarak kurgulandığını görmek gerekiyor.

Yani tekrardan altını çizerek vurgulamak gerekir ki sorun asla tekil olarak İran, Ukrayna, Venezuela vb. yerlere çekilen operasyonlar sorunu değildir. Bu, düpedüz ABD’nin başını çektiği emperyalist kesim ile (gerçi bir süre öncesine kadar en azından NATO çatısı altında toplanan emperyalist güç odaklarının sahip oldukları o birlikte olma iradeleri, bugün özellikle ABD’nin kendi başına buyruk, üstenci ve dayatmacı tutumlarından ötürü epeyce sarsılmış ve ciddi şekilde iç dağılma emareleri de taşıyan, kırılgan bir özellik arz ettiğini göz önünde tutmak gerekiyor) başını Çin ve Rusya’nın çektiği emperyalist kesim arasında sürmekte olan emperyalist yeniden paylaşım savaşının doğrudan unsurları sorunudur. Dolayısıyla da ABD’nin İran’a saldırısında büyük resmi görmeyip, sadece tekil olarak ABD’nin İran’a çökme operasyonu olarak görülürse; kaçınılmaz olarak bu, emperyalistler arası paylaşım savaşında, karşı rakip güç odağı olarak konumlanmış olan Çin ve Rusya’nın başını çektiği emperyalist kesim saflarında yer alma sonucunu doğurur. Bu, birinci yönü. İkinci yönü ise şudur:

İran, Oruçoğlu’nun sunduğu gibi, o “mazlum” güçlerden de değildir. Şeriatçı molla rejimi kurulduğu süreçten itibaren İran, esasen Şii eksenli yayılmacı bölgesel hegemonik bir güç olmayı hedeflemiştir. Bunda belli oranlarda başarılı da olmuştur. Nitekim bunun sonucu olarak, süreç içerisinde birçok rakip düşman da edinmiştir. Bunların başında elbette İsrail ve keza Suudi Arabistan gibi birçok Sünni Arap devletleri gelir. Yani molla İran rejimi, bu özelliğiyle de ABD ve İsrail’in ve keza birçok körfez Arap devletinin bölgesel çıkarlarının önündeki en büyük rakip güç konumundadır da.

İşte bu iki esaslı durum, Oruçoğlu ve daha pek çok kişi ve kesimin, sorunun ele alınmasında esasen es geçtiği veya olguları gerektiği gibi yerli yerine oturtmadan vardıkları hatalı sonucun da temel belirleyeni durumundadır demek, kesinlikle isabetli olacaktır.

ABD’nin darbeleniyor olma kriteri

Oruçoğlu’na göre İran direnişinin desteklenmesi gerektiğinin çok önemli bir diğer gerekçesi de şudur:

“Bu direniş, sadece İran’ı savunmakla kalmıyor, aynı zamanda Orta Doğu’daki Amerikan üslerine ve İsrail egemenlerinin genişleme arzularına darbeler indiriyor (…)”

Bu gerekçe ancak ki İran’ın gerçekten de Oruçoğlu’nun sunduğu pozisyonda olması halinde geçerli olabilirdi. Yani dolayısıyla da dünya halklarının baş düşmanı ABD’nin darbeleniyor ve çıkarlarının baltalanıyor olması durumu başlı başına bir desteklenme gerekçesi olamaz. Çünkü aynı sonuç diyelim ki Çin’in, kendi stratejik çıkarlarını korumak amacıyla ABD ve NATO’ya darbeler vurmasıyla da yaşanabilir. Bu durumda sırf dünya halklarının baş düşmanı ABD darbeleniyor diye Çin’in desteklenmesi mi gerekiyor?

Ya da faraziye değil de daha somut olarak Rusya-Ukrayna savaşı örnek verilebilir. Bilinir ki Rusya’nın Ukrayna savaşı, doğrudan aktif bir savunma savaşıdır. Kime karşı? Başını ABD’nin çektiği NATO ve Batı Avrupalı emperyalist bloğuna karşı. Çünkü bu emperyalist blok, Çin ve Rusya’yı çerçevelemek için NATO’yu Rusya’nın burnunun dibine kadar genişletme ısrarından vazgeçmedi. Rusya da “haklı olarak” kendisini savunmak ve oyunu bozmak için Ukrayna’ya savaş açtı. Ama şurası çok açık ki bu savaş Rusya-Ukrayna savaşı değil, Rusya-NATO savaşıdır. Yani Oruçoğlu’nun mantığıyla ifade etmek gerekirse; Rusya’nın, dünya halklarının baş düşmanı olan ABD’nin başını çektiği emperyalist güç odağının askeri aparatı NATO’ya karşı savaşı “haklı” bir savunma savaşı olduğundan; bu durumda Rusya, desteklenmesi gereken taraf olur, öyle değil mi?

Oruçoğlu itiraz ederek; “Ama bu durum farklı. Bu örnekte iki emperyalist odak söz konusu. Ben zaten bunun ayrımına vurgu yapmıştım.”  Diyebilir. Evet doğru, Oruçoğlu bu ayrımı yapıyor. Ancak İran’ı ve İran’ın genel tablo içindeki gerçek durumunu doğru tanımlamadığından; İran’ın durumuyla Rusya’nın durumunun genel hatlarıyla benzeşir olduğunun ayırdında değil. Ve ama maalesef işte bu da Oruçoğlu’nun itirazını dayanaksız bırakmaya fazlasıyla yeterli geliyor.   


Seçtiklerimiz: Halil Gündoğan – 15.04.2026


About the Author



Comments are closed.

Back to Top ↑