Makaleler

Published on Nisan 24th, 2026

0

Katil devlettir | Aziz Tunç


Günlerdir Gülistan Doku’nun kaybedilmesi ile Maraş ve Urfa’da öğrencilerin katledilmesi tartışılmaktadır.
Bu saldırılara ve nedenlerine dair “sorumlu aileler mi, dizilerle şiddete özendirme mi, ekonomik yaşam mı, eğitim politikaları mı” gibi birçok sebep sayılmaktadır. Bir anlamda herkes fili tuttuğu yere göre tarif etmektedir. Elbette bu fikirlerin hepsinin doğruluk payı ve konuyla ilgisi vardır. Ancak sorun bunlardan ibaret değildir; sorun politiktir, öncesi vardır ve süreklidir.

Yapılan tartışmaların benzerleri daha önceki cinayetlerle ilgili olarak da yapılmıştır. Mesela Susurluk vakası, Narin cinayeti, Mehmet Ağar’ın oğlunun 2019’da tecavüz ederek öldürttüğü iddia edilen Yeldana Kaharman, yine aynı yılda AKP Milletvekili Şirin Ünal tarafından öldürüldüğü iddia edilen Nadira Kadirova… Örnekler saymakla bitmez.

Özellikle Susurluk skandalında toplumda büyük bir sahiplenme oluştu. Konunun “temiz eller” operasyonuna vesile olması beklentisi yaratıldı. Mecliste komisyon oluşturuldu, sayısız kirli ve kanlı icraat açığa çıkarıldı. Ancak ne bu tür cinayetler ve kıyımlar önlendi ne de bunları yapan katillere hak ettikleri düzeyde cezalar verildi.

Tam tersine, o günden bugüne mafyatik unsurlar devletin itibarlı insanları olarak her yerde ağırlanmaktadır. Abdullah Çatlılar, Sedat Pekerler, Alaaddin Çakıcılar, Ogün Samastlar kahraman ve rol model olarak sunulmaktadır.

O nedenle konu olan iki katliamı devletten bağımsız izah etmeye çalışmak gerçekleri gizlemeye hizmet edecektir. Gerçekler somuttur ve ortadadır.
Birincisi, Gülistan Doku’nun katili valinin oğludur; cinayeti gizleyenler vali, polis, dönemin savcısı, hastane başhekimi ve diğerleridir. Bu suçlular zincirinin dönemin bakanı Süleyman Soylu’ya uzandığı söylenmektedir.
İkinci olarak, Maraş’taki okulu basan katile silah kullanmayı öğreten ve silahları veren emniyet müdürü olan babasıdır. Görüldüğü gibi her iki saldırının sorumluları devlet yöneticileridir.

“Yöneticilerin suçlarından dolayı devleti suçlamak yanlıştır” denebilir.
Ancak kuruluşunu ve varlığını, stratejik bir politika olarak uyguladığı soykırımlara ve katliamlara borçlu olan Türk devleti için böyle düşünmek büyük bir yanılgıdır.

Güncel iki saldırının devlet yöneticileriyle ilişkisini ve devletin soykırımcı politikalarını bir kenara bırakalım; başka bir yöntemle de bu gerçeği tespit etmek mümkündür. Devletin merkez yönetiminde, 81 ilin ve ilçelerin yönetimlerinde yer alan bakanları, müsteşarları, müfettişleri, valileri, emniyet müdürlerini, jandarma komutanlarını, subayları düşünelim. Bu yöneticilerden herhangi biri halka davrandıkları gibi tarikatçılara, mafya liderlerine, holding sahiplerine, ırkçı çetelere davranabilir mi? Maden işçilerine yaptıklarını holding sahiplerine ya da mafya liderlerine yapabilirler mi? Bu yöneticiler, Kürtlere, Alevilere, kuyu tipi cezaevlerine karşı açlık grevi yapan devrimcilere davrandıkları gibi menzil şeyhlerine davranabilir mi?

Söz konusu yöneticilerin hiçbiri, ortak oldukları tarikat şeyhlerine ve mafya liderlerine karşı herhangi bir tavır alamaz. Çünkü devlet bu zümrelerin devletidir.

O nedenle devleti yöneten üst düzey görevlilerin çok büyük kısmı, aynen Maraş emniyet müdürü veya Dersim valisi gibi, halklara karşı potansiyel suç failleridir. Devleti yönetenlerin beslenme ve motivasyon kaynağı olan cinayet, rüşvet, fuhuş, uyuşturucu, suikast, katliam ve soykırım gibi insanlık suçlarını ya işlemişler ya da bu suç şebekeleriyle ortak olmuşlardır. Tarikatlar, ırkçı yapılar ve medya ise bu kanlı mekanizmanın kamusal güç edinmesini sağlayan ideoloji üretme ve yayma araçlarıdır.

Dolayısıyla din ve ırkçılık üzerine kurulu, hukuksuz bir yapılanma olan bu devletin yönetiminin ipleri holding sahiplerinin, tarikatların ve mafya liderlerinin elindedir. Bu durum tek tek yöneticilerin özelliklerinden değil, devletin yapısal özelliğinden kaynaklanmaktadır. Bu durumda katliamcı Türk devletini yönetenlerin çeşitli insanlık suçları işlemeleri olağan hâle gelmektedir.

Devletin bu soykırımcı özelliği, katillerin davranışlarından da görülmektedir.

Suçlanan vali her şüpheliden farklı olarak kelepçesiz getirilmiştir. Gülistan Doku’nun ailesi valinin suç ortaklarından biri tarafından “beni tanıyor musun” denilerek tehdit edilmiştir. Valinin katil oğlu “namuslu insan” pozlarına girmiş, dahası ırkçılık ve gericilik ipine sarılarak ifadesini İstiklal Marşı’nı yüksek sesle söylediği için Kürt ve Alevi olan Dersimliler tarafından baskı gördüğü yalanıyla süslemiştir.

Herkes bilir ki İstiklal Marşı ve İslami herhangi bir sembol, devletle anlaşmanın, suçları gizlemenin şifresidir. Ne yapılırsa yapılsın, İslami ve ırkçı bir sembol gösterildiğinde devletin efendisi olmanın hükmedici refleksleri devreye girmekte, suçluluk ortadan kalkmaktadır.

Doku ailesi “bu cesareti nereden alıyorlar” diye soruyor.

Bu katiller cesareti devletten almaktadır. Çünkü kendilerini devletin sahibi olarak görüyorlar ve devlet de onlara bu imkânı ve hakkı veriyor.

Dolayısıyla bu cinayetlerin işlenmesinde yukarıda sayılan ve kamuoyunda tartışılan diğer birçok nedenin yanında, esas neden devletin bu tür cinayetleri meşru ve mümkün kılan soykırımcı politikasıdır. Yani bu cinayetlerde katil devlettir.

Ayrıca katillerin “sırtlarını devlete verdikleri”, “devlette yuvalandıkları” şeklindeki değerlendirmeler de yanlıştır. Çünkü katil veya katiller söz konusu bireyler değil, doğrudan devlettir. Eğer böyle değil de katillerin devlette yuvalanan kötüler olduğu düşünülürse, bu kötüler ayıklandığında devletin temizleneceği algısı yaratılır ki bu yanlıştır. Bu yaklaşım asıl suçlu olan devleti temize çıkarır.

Dünyanın birçok bölgesinde yaşanan olaylara bakılarak bu katliamlarla devlet arasındaki ilişkiye itiraz edilebilir. Ancak bu doğru değildir. Çünkü dünyanın başka bölgelerinde yaşanan bu tür katliamlar istisna iken, Türk devletinde bu katliamlar sistemli, sürekli ve devlet politikası olarak uygulanmaktadır.

Devletin kuruluşundan bugüne bu tür katliamlar incelendiğinde gerçeğin böyle olduğu görülecektir.

TKP Genel Sekreteri Mustafa Suphi ve yoldaşlarının, yazar Sabahattin Ali’nin, binlerce Kürt insanının ve Gülistan Doku’nun kaybedilmesi; Koçgiri, Dersim, Ermeni Soykırımı, 1978 Maraş Soykırımı ve sayısız insanlık suçu, değişmeden sürdürülen soykırımcı politikaların sonucu ve devamıdır.

Yapılan tartışmalarda çeşitli anlamlı ve değerli çözüm yolları da önerilmektedir. Ancak bunlar eksiktir. Bu tür katliamların önlenmesinin biricik yolu devletin demokratikleşmesidir. Bunun için bütün katliamlarla, soykırımlarla, cinayetlerle ve kaybetmelerle yüzleşmek en önemli ve ilk adım olacaktır.

Devamında tarikatlar kapatılmalı, ırkçılık yasaklanmalıdır. Tam da bunun için gündemde olan barış ve demokratik toplum süreci anlamlı, önemli ve değerlidir.

Bu çıplak gerçeği görmeyen yoktur. Günün görevi bu gerçeği ortaya koymak ve bunun için devlete karşı mücadele etmektir.


Aziz Tunç – 24.04.2026

Tags:


About the Author



Comments are closed.

Back to Top ↑