Kontrgerilla, MHP, “norm devlet”, “ülkücü mafya” ve iç savaş riski | Halil Gündoğan
Kontrgerillanın Türkiye ve K. Kürdistan Ayağı
Komünizm tehdidine karşı 2. Dünya Savaşı sonrası NATO, CIA ve özel olarak da Pentagon tarafından oluşturulmuş uluslararası illegal bir yapılanma var. Gladio olarak da bilinen bu oluşum, doğrudan bir kontrgerilla hareketidir. Bu oluşumun Türkiye kolu, bir fiil Genelkurmay Başkanlığı bünyesinde, 1952 yılında, Seferberlik Tetkik Kurulu adı altında illegal olarak kurulur. Adı 1970 yılında Özel Harp Dairesi, 1992 de ise Özel Kuvvetler Komutanlığı olarak değiştirilir. Çeşitli kaynaklarca da doğrulandığı gibi; kuruluşu bilfiil, Ankara’daki Amerikan Askeri Yardım binasında gerçekleşir. Keza uzunca bir süre, doğrudan CIA tarafından fonlanır. Gelişim seyri içinde MHP, MTTB, Gülen Cemaati gibi sivil ve JİTEM, TİT gibi gayri resmi birçok paramiliter oluşumla, yaygın bir şebekeye dönüştüğü ise, Türkiye gerçekliğini az çok bilen herkesin malumu olsa gerek.
Bir kontrgerilla oluşumu olarak MHP
Türkiye ve K. Kürdistan’da sivil ırkçı faşizmin kök damarı olan MHP, bir başka Pentagon projesi olarak ta en başından itibaren, Alparslan Türkeş başkanlığında, bir kontrgerilla oluşumu olarak hizmete sokulmuştur. Bu parti bünyesinde yer alan Ülkü Ocakları’nın MİT ve ÖHD tarafından demokrat, solcu ve komünistlere, keza özel olarak da Alevilere ve diğer azınlıklara karşı aktif taşeron bir infaz timi olarak kullanıldığı, tarihin tanıklığıyla sabittir. Yani özetle MHP, dünüyle, CIA, MİT ve ÖHD yönlendirmeli eli kanlı bir terör örgütüydü.
“Norm devletin” etkili gücü olarak MHP
Bugün ise; klikler arası kanlı hesaplaşma sonucu, “bir başka Pentagon projesi olan) Fethullahçı kliğin tasfiyesi sürecinde Erdoğan kliğiyle ittifak kurarak Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçişin ve dolayısıyla da Erdoğan’ın sultanlık yetkileri kazanmasının yolunu açan MHP, bu stratejik hamlesi karşılığında iktidar bloğunun fiili bileşeni oldu. Fakat daha da önemlisi; Fethullahçı kadrodan boşalan devlet bürokrasinin özellikle de Emniyet Genel Müdürlüğü ve Polis Teşkilatının TEM ve PÖH gibi özel operasyon kurumlarında, keza Jandarma ve Sahil Güvenlik ve keza genel olarak TSK da kritik makamlarda söz ve yetki sahibi pozisyonlar elde etti. Aynı şekilde HSK, keza Yüksek Yargı organlarında da etkili konumlar elde etmiş durumda. Sırf bunlar da değil; MHP bugün valilik ve kaymakamlık kurumları üzerinden Kamu Yönetimi ve Taşra Teşkilatlarında da Milli Eğitim ve Sağlık Bakanlığı bünyesinde de yaygın kadrosal bir güce sahip.
Yani özetle MHP bugün devletin özellikle de güvenlik bürokrasisi başta olmak üzere birçok temel kurumunda etkin rollerle yer tutuyor. Elde ettiği bu yeni konumlanışı öylesine güçlü ki dün yönlendirmesi altında olduğu MİT ve ÖHD gibi kurumların bugün etkin yönlendiricisi pozisyonundadır artık. Keza Bahçeli’nin kapı ardı diplomasiyi ve o çok önem verdikleri “devlet adabını” da bir kenara atarak doğrudan kamuoyu önünde Erdoğan’a: “Yürütme de sen ol, Yasama Organını bize bırak” diyerek, iktidarı bilfiil paylaşma cüreti göstermesi, işte esas olarak bu gücün ifadesidir.
Aslında denilebilir ki devlet içi mevcut güç denkleminde MHP, bu pozisyonu ile bugün, Öcalan’ın “norm devlet” dediği devlet kliğiyle önemli oranda özdeşleşmiş bir pozisyondadır da. Bunun görülmesi gerekiyor.
MHP’nin paramiliter güçleri
MHP bugün gücünü sırf devletin güvenlik bürokrasisi içindeki bu konumundan almıyor. Onun güç devşirdiği bir diğer alan ise, yaygın olarak kontrolü altında bulundurduğu sivil paramiliter güçleridir. Bunların başında geçmişten bugüne de devredilen Ülkü Ocakları (Bozkurtlar) ve Ülkü Ocakları geçmişine sahip, irili ufaklı birçok mafya ve organize suç örgütleri gelmektedir. (Bu faşist mafya liderlerinden Sedat Peker’in devlet koruması altında yaptığı bir miting esnasında açıktan silahlanma çağrısı yapması, bunların gerçek niyet ve işlevlerinin ne olduğunun çarpıcı bir emsalidir.)
Bilindiği üzere MHP lideri Bahçeli devlet içindeki gücünü çekincesizce kullanarak, faşist mafya liderlerinden Alaattin Çakıcı’nın hapisten çıkmasını sağladı. Bununla amaçlanan, Çakıcı’yı, kendi mafya grubunun başına fiilen de getirerek, devletin sağlayacağı olanakları da kullanarak kısa sürede daha etkili organize bir paramiliter güce dönüştürmesini sağlamaktı. Nitekim bu, önemli oranda başarılmış da görünüyor.
Bahçeli’nin mafya “operasyonu” bu kadarcık değil elbet. Yıllardır kanlı bıçaklı hasım olan iki “ünlü” mafya grubunu da barıştırarak, onları da merkezi bir koordinasyon çatısı altında kendi buyruğu altına almanın zeminini oluşturmuş oldu.
Kuşkusuz ki bir diğer “Ülkücü mafya” grubu da Sedat Peker’in başını çektiği mafya oluşumudur. Derin devletin has evladı olmakla övünen, çekirdekten faşist Sedat Peker grubu ve daha başkaları da koordine edilmeye çalışılan bu devlet mafyası oluşumuna ille ki dahil edileceklerdir.
Neyin hazırlığı bu?
Peki “norm devlet” adına konuştuğu artık çok daha alenileşmiş olan Bahçeli neden ya da hangi ihtiyaç gereğince irili ufaklı bu belli başlı faşist mafya gruplarını merkezileştirerek devletin ve ama esas olarak da kendisinin doğrudan temsil ettiği devlet bloğunun hizmetine sokmak istiyor?
Bu soruyu tek bir yanıtla açıklığa kavuşturmak pek mümkün olmayacaktır: Öncelikli nedenin devlet içi güç denkleminde ve klikler arası olası çatışma pozisyonunda, karşı tarafı ezip sindirmekte etkili vurucu bir güç olarak kullanmak olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Bir diğer çok önemli nedeni de şudur: İktisadi ve siyasi koşulların oluşturduğu birden çok antagonist çelişkinin toplumsal itiraz ve kalkışmalara sunduğu güçlü zeminden hareketle, olası kitlesel eylemlilikleri bastırma ve toplumu sindirmede devletin resmi kolluk gücüyle birlikte bu paramiliter güçleri de etkili bir şekilde kullanmaktır. Bir diğer olası neden ise; göstermelik bir seçim sürecinde, seçmen iradesinin baskılanarak yönlendirilmesi ve keza sandık sonuçlarına müdahale edilerek, oyların çalınmasında yine bu mafya terörünün hizmete sokulması hesabı güdülüyor olabilir. Bir diğer muhtemel neden; çarpan etkisiyle “toplumsal asayişi” sabote eden kontrol dışı yaygın mafya ve çete oluşumlarını kontrol altına almak. Ve galiba bir diğer olası neden de PKK’nin silahlı yapılanmasını dağıtmasıyla birçok eski gerillanın fevri veya grupsal hassasiyetlerle, alternatif “Kürt mafyası” oluşumlarının baskılanmasında kullanma amacı da güdülüyor olabilir… Malum, “devlet aklı” stratejik hesaplar yapar. Dolayısıyla, birçok olasılık hesaba katılarak A-B planları hazırlanır. Bu özgülde de bu gibi olasılıklar ille ki hesaba katılır. Oluşumların kurmay beyinleri bunun için vardır zaten.
Her yönüyle daha da zorlu bir süreç
Gerek devlet içi iktidar kapışmalarına ve gerekse toplumsal kalkışmalara karşı hazırlıklar elbette ki İktidar bloğunun sadece MHP kanadınca yürütülüyor değildir, olamaz da. Her ne kadar da iktidara ve sisteme yönelik toplumsal muhalefet karşısında Cumhur İttifakı ve bir bütün olarak devlet gücü olarak ortaklaşsalar da ama bu, kendi aralarında bir iktidar kavgası içinde olmadıkları anlamına gelmez. İktidar bloğu arasında sürecin en kırılgan nirengi noktasını galiba “norm devlet” ile Öcalan arasında “devlet projesi” olarak varılan mutabakatın hayata geçirilmesinde Erdoğan’ın kendi kişisel, ailesel ve grupsal gelecek kaygılarıyla pratik süreci ağırdan alarak, projeyi riske sokması oluşturuyor. Dolayısıyla da devlet içi malum güç odakları Erdoğan’ı daha doğrudan ikaz eden hamleler sergiler oldular. AKP’yi ve Erdoğan’ın otoritesini derinden sarsan son fon krizinin fitilinin dıştan değil de içten ateşlenmiş olması bunun en çarpıcı göstergesi olsa gerek.
Dolayısıyla da Erdoğan kliğinin de kendisine bağlı gerek devlet içi güçleri ve gerekse paramilitarist güçleri tahkim ederek karşı hamlelerle saldırıları püskürtme ve yeni konumlanış seçeneklerini devreye sokması, son derece “normal” olanıdır. Bu ise kavganın daha bir agresif karakter kazanacağı anlamına gelir. Şayet Erdoğan, Bahçeli’nin “uzlaşma” teklifini kabul ederek süreci olması gereken hızla tamamına erdirme yolunu seçmez ise; kanlı veya kansız bir darbe ile karşılaşma olasılığı, pekâlâ söz konusu olabilir. Şimdi iktidar içi bütün hesaplar Erdoğan’ın buna razı edilmesi merkezli yapılıyor gibi… Erdoğan ise, pragmatik bir kurmay olarak, AKP’yi feda ederek, “bağımsız” olarak da olsa, bir dönem daha (veya ömrü yetene kadar) Cumhurbaşkanı olmasının garantilenmesi koşuluyla uzlaşma seçeneğine razı olabilir. Öcalan’ın da “norm devlet” ile yaptığı mutabakata sadık kalarak, Erdoğan’ın yürütmenin başında kalması projesine destek vereceğini beklemek gerekiyor.
Yani gelişmelerin vardığı boyut, iktidar ve devlet içi güç odakları arasında işte böylesine son derece keskin ve agresif bir sürece girildiğine işaret ediyor. Bu çelişkili ve kırılgan kapışma süreci, devlet ve iktidar bloğunu bir süreliğine de olsa yönetim zaafıyla karşı karşıya bırakabilir. Devrimci güçler veya burjuva muhalefet güçlü olsa, bu, pekâlâ yıkıcı hamlelerde bulunmanın elverişli koşullarını sunabilir.
Bu yıkıcı dinamikler maalesef ki güçsüz. Dolayısıyla da iktidar ve devlet içi güçler birbirlerine yönelsinler veya yönelmesinler her halükârda daha koyu baskıcı yöntemlerle iktidarlarını sürdürmek zorundalar. Çünkü gerek içteki ekonomik ve siyasi nedenli toplumsal sıkışmışlık ve gerekse dışta hızla gelişen yeni bir emperyalist paylaşım savaşı tehdidi onların acilen ihtiyacını duydukları “iç cephenin tahkimi” sorununu, bir bütün olarak muhalefeti zor yoluyla bastırma seçeneksizliğine mecbur bırakıyor. Yani sürecin genel “olağan” gelişim seyri, genel hatlarıyla, maalesef ki bu minvalde olacak gibi.
Zorlu sürecin zorlu görevleri
Kasabın bıçağının kendisi için neyi ifade etiğini bilmeyen boğa aymazlığıyla, tekrardan edilgen seyirci veya soyut durum tespitçisi bir “memur” pozisyonuna düşülerek, 12 Eylül trajedisinin tekerrür etmesine şans tanınamaz. Bunca tecrübe ve ağır bedellerden sonra bu hataya tekrardan düşmemek gerekiyor. Bu zorlu süreci devrimci demokrasi cephesinin lehine çevirecek şekilde her türlü hazırlığın acilen yerine getirilmesi tarihi bir sorumluluktur.
Süreç ağır ve zorlu. Dolayısıyla da karşı çıkış nedenlerinin teferruatına takılmaksızın, bu ceberut sisteme karşı duran her kesimi asgari müşterekler zeminde bir araya getirip bir direniş cephesinin oluşturulması hayati önemdedir. Böylesi bir barikat örülmezse, zaten yeterince zayıf durumda olan sol-sosyalist devrimci güçler haddinden fazla zorlanacak ve durumu tersine çevirme şansları da pek olmayacaktır. Ve hangi opsiyonla direnilecekse direnilsin, devrimci güçlerin bir iç savaş senaryosuna göre askeri hazırlıklarını görmeleri şarttır. Çünkü devlet ve iktidar bloğunun iki kanadı da bunun hazırlıklarını önemli oranda yerine getirmiş durumda. Yani işin hafifsenir hiçbir tarafı yok maalesef ki.
Seçtiklerimiz: Halil Gündoğan – 18.10.2026
























































