Makaleler

Published on Ekim 7th, 2026

0

Aleviler asimilasyon saldırılarını püskürtebilirler | Aziz Tunç


Aleviler, tarih boyunca soykırım ve asimilasyon saldırılarına karşı direnerek varlıklarını korudular. Bugün de devletin sistemli asimilasyon politikalarını püskürtmenin yolu, bu saldırıları ciddiye almak, örgütlü mücadeleyi büyütmek ve ezilenlerle kalıcı bir birlik geliştirmekten geçiyor…

Egemen devletler, geçmişten bu yana “düşman” kabul ettikleri toplumları, fiziken ortadan kaldırmayı ifade eden soykırım yöntemiyle yok etmişlerdir. Devletler, bu amaçla sayısız soykırım gerçekleştirmiş ve sayısız toplumu bu hayattan silmişlerdir. Devletlerin, “düşman” ilan ettikleri farklı toplumları değiştirip dönüştürerek, kendi kimliklerinden kopartarak, asimilasyon yöntemiyle yok ettikleri de olmuştur. Yani her iki durumda da belirlenmiş bir toplumun yok edilmesi söz konusu olmuştur.

Alevi toplumu da Alevi inancı da tarihi boyunca egemen devletlerin hem soykırım hem de asimilasyon saldırılarına uğramıştır. Ne acıdır ki bu saldırılar devam etmektedir. Buna rağmen Aleviler her dönem direnmişler ve bugüne kadar saldırıları boşa çıkartarak varlıklarını korumuşlardır.

Uzun tarihsel sürecin ilk dönemlerinde Aleviler, genellikle sürdürdükleri direnişlerle kendi inançlarına bağlı bir biçimde ve özgürlük içinde yaşamışlardır. Devletlerin saldırılarını püskürtemedikleri koşullarda da Aleviler, dayatmaları kabul etmeden, inançlarına bağlı olarak yaşamlarını sürdürmenin yolunu açmışlardır.

Buna rağmen devletler, Aleviliğe ve Alevilere yönelik saldırıları sürdürmekten vazgeçmemişler; Alevilere sayısız soykırım uygulamışlar, aynı şekilde asimilasyon yöntemleriyle saldırılar geliştirmişlerdir. Böylece bir yandan soykırımlarla fiziken, bir yandan da asimile ederek Alevilik ve Aleviler yok edilmek istenmiştir.

Selçuklular, Osmanlılar ve onların kanlı mirasını devralan Türk devleti, Alevilere yönelik olarak yapılan bu yok etme saldırılarının başını çekmişlerdir. 1240 yılında Babaileri toplu olarak katleden Selçuklu devletiydi. 1500’lerde Yavuz’un 40 bin Aleviyi katlettiği tarihi bilgidir. 1921’de Osmanlı, Koçgiri’de on binlerce Alevinin kanına girmiştir. Türk devletinin de Dersim, Sivas, Malatya, Maraş, Çorum, Madımak, Gazi ve daha nice kanlı saldırıları unutulmadı.

Osmanlı devleti, asimilasyon yöntemiyle de Aleviliğe saldırmıştır. 1501 yılında Aleviliği-Bektaşiliği asimile etmek için Padişah Beyazıd tarafından, Alevilikle ilgisi olmayan Balım Sultan, Hacı Bektaş Dergâhı’na “kayyum” olarak atanmıştır.

Osmanlı Devleti’nin son döneminde bu asimilasyon saldırıları daha sistemli hâle getirilmek istenmiştir. Bu dönemde Osmanlı İmparatorluğu’nu yöneten İTF kadroları, farklı etnik ve dinsel toplumları yok etme programını çok istekli olarak uygulamışlardır. Bundan hareketle ilk olarak Hristiyan halklar ve onların en kalabalık topluluğu olan Ermeniler yok edilmişlerdir.

Aynı dönemde devlet yetkilileri, Baha Sait adlı İTF’li bir devşirmeyi görevlendirerek Aleviler hakkında ne yapılacağına dair özel bir çalışma yaptırmışlardır. Osmanlı devleti, yaptırdığı bu çalışmadan kısa süre sonra yıkılmıştır. Ancak Osmanlı devletinin tamamlayamadığı Alevileri ve Aleviliği yok etme görevini Türk devleti devralmıştır.

Türk devleti ilk olarak 1925 tarihinde, Aleviliği yasaklı inanç durumuna getiren “Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması Kanunu”nu çıkartmıştır. Böylece Aleviliğe her türlü saldırının yapılmasını meşrulaştırmıştır. Bunun üzerine asimilasyonun bütün yöntemleri, baskılar ve aşağılamalar kullanılarak Alevilerin kendi kimliklerinden uzaklaşmaları sağlanmaya çalışılmıştır. Ayrıca kullanılan çok sert ve keskin yaklaşımlarla Alevilere yönelik toplumsal düşmanlık geliştirilmiştir. Alevi köylerine zorla cami yapılmış, cem yapmak yasaklanmış, Alevi köyleri basılmış, Alevi pirleri ve dedeleri sakalları kesilerek cezaevlerine konulmuşlardır. Bütün bunların sonucunda Aleviler ve Alevilik görünmez kılınmıştır.

Ancak bu uygulamalar, Aleviliğin de Alevilerin de varlığını ortadan kaldırmamıştır. 1960’larda gelişen devrimci mücadelenin yarattığı imkânlarla Alevilik, yasakları yırtarak varlığını bir kez daha ve en net hâliyle ortaya koymuştur. Buna karşın o dönemde devrimciler kültürel olarak Alevilikten beslenmişlerdir. Bu durum devrimcilerin kitleselleşmesine katkı sunmuştur.

Alevileri ve Aleviliği yok etmeyi stratejik bir politika olarak belirlemiş olan devlet, halkların örgütlülüğünün yetersizliğini hesaba katarak Alevilere daha çok saldırmaya yönelmiştir. 1978-1995 yıllarında yapılan bütün soykırımlar, devletin stratejik Alevi düşmanlığının ve halkların yetersiz örgütlülüğünün sonucu olarak yapılmıştır.

Aleviliğe yönelik düşmanlık, 12 Eylül faşist darbesinin de temel gündemi olmuştur. Darbeciler, soykırım saldırılarının yanında kalıcı ve etkili asimilasyon uygulamaları planlamışlardır. Bunun bir parçası olarak Alevi köylerine cami yapılması dayatılmış, ayrıca ve daha önemlisi okul müfredatına zorunlu din dersleri eklenmiştir. Böylece Alevi toplumunu asimile etmenin en etkili silahı devreye konmuştur. Devletin bu yönelimi, devam eden yıllar boyunca daha katı hâliyle sürdürülmüştür.

Bu anlamda Türk devletinin stratejik Alevi düşmanlığı, AKP/MHP iktidarından önce Alevilerin kolunu kanadını kırarak onlardan yararlanmayı esas alırken, AKP/MHP iktidarında Aleviliği ve Alevileri yok etme perspektifiyle ve buna uygun sosyo-politik bir projeyle devam ettirilmektedir.

Dolayısıyla yakın tarihte okullara mescit yapılması kararlaştırılarak asimilasyon uygulaması daha kapsamlı hâle getirilmiştir. En son Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı adlı bir kurumla asimilasyon saldırıları örgütlü bir faaliyete dönüştürülmüştür. Böylece Alevileri ve Aleviliği yok etme saldırılarının sürekli, sistemli ve etkili olmasının, daha ciddi ve daha fazla tahribat yapabilmesinin koşulları yaratılmıştır.

Devletin sürdürdüğü bu saldırılara karşı Aleviler ve Alevi kurumları direniyor, karşı çıkıyorlar. Ancak bir yanda devlet devasa imkânlar kullanarak saldırırken, diğer yanda Aleviler çok sınırlı imkânlarla bu saldırılara karşı bir duruş geliştirmektedirler. O nedenle Aleviler, orantısız bir ilişkinin yarattığı dezavantajlı durumdadırlar. Buna rağmen ezilen halkların ve onların bir parçası olan Alevilerin kazanacaklarına inanmak, toplumsal gelişmenin doğal kanunudur. Tarih boyunca kitlelerin gücünün sayısız devleti, kralı, padişahı ve diktatörü yıktığı bilinmektedir. Ebu Müslim’in önderliğinde Emevi devletini yıkan Aleviler, bu bilinçle kendilerine yönelik saldırılara karşı direnecekler ve bu saldırıları püskürteceklerdir.

Bunun için bazı düzenlemelere ihtiyaç bulunduğu görülmektedir. Birincisi, devletin bu yok edici saldırıları özel bir gündem yapılarak tartışılmalıdır. İkinci olarak devletin bu saldırılarının kapsamı ve niteliği önemsenmeli, ciddiye alınmalıdır. Üçüncüsü, bu saldırılara karşı sürdürülecek mücadele için özel, sonuç almaya odaklanmış ve kapsamlı bir program hazırlanmalıdır. Dördüncüsü, bütün ezilenler birlikte mücadele ederek kazanacakları için diğer demokrasi güçleriyle birlikte sürekliliği olan bir ittifak geliştirilmelidir.

Sonuç olarak Alevileri ve Aleviliği geleceğe taşımak ve bu yok edici saldırıları püskürtmek, Alevilerin hayati görevi ve inancın gereğidir. Zira Alevi toplumu, bu asimilasyon saldırılarını püskürtmeden varlığını koruyamaz.


Aziz Tunç – 07.10.2026


About the Author



Comments are closed.

Back to Top ↑