Makaleler

Published on Haziran 8th, 2026

0

Gülümseyen dünümüz ve yarınlarımızın pusulası: Gezi-Haziran Ayaklanması | Serpil Arslan


Gezi-Haziran ayaklanması asla geçmişe ait bir anı değil; bugünü anlamanın ve yarını kurmanın bir anahtarıdır. Bilinçle, örgütlülükle ve cesaretle daha büyük “Gezileri” yaratmaya çağıran bir yarın olarak bize gülümsemeyi sürdürüyor.

“Kapitalizm gölgesini satamadığı ağacı keser.”

Gezi-Haziran ayaklanması günlerinde Taksim’de duvarlara yazılan bu cümle, kapitalist düzenin doğayla, kentle ve insan yaşamıyla kurduğu ilişkiyi çarpıcı bir biçimde özetliyordu. Çünkü sermaye için değer, ancak metaya dönüştürülebildiği ölçüde var olur; toplumsal ihtiyaç ya da kamusal yarar bu mantığın dışında kalır. Bu nedenle gölgesi satılamayan ağaçlar, nefes alınan parklar, kamusal alanlar ve yaşamın kendisi sermayenin gözünde korunması gereken değil, rant elde edilmesi mümkün olan hale dönüştürülmesi gereken alanlardır.

Gezi Parkı’ndaki ağaçların kesilmek istenmesi yalnızca bir imar projesi değildi. Bu girişim, bir yandan kentin sermayenin çıkarları için yeniden düzenlenmesi, diğer yandan politik İslamcı iktidarın toplumsal yaşam üzerindeki ideolojik tahakkümünü inşa etme bütünlüklü yönelimin simgesel bir halkasıydı.  Topçu Kışlası projesi tam da bu iki yönelimin odağında duruyordu.

Aradan geçen 13 yıla rağmen Gezi, Cumhuriyet tarihinin en geniş katılımlı halk ayaklanmalarından birisi olarak siyasal hafızadaki yerini koruyor. Faşist şef Erdoğan’ın eylemcileri “çapulcu” olarak nitelemesi ise yalnızca bir hakaret değil, sınıfsal bir konum alışın dışavurumuydu. Çünkü 2013 Haziran ayı boyunca ülke genelinde süren bu nedenle de Gezi-Haziran ayaklanması olarak tanımlanan AKP-Erdoğan iktidarına karşı yükselen bir onur ve özgürlük hareketiydi. AKP-MHP ortaklı faşist şeflik rejiminin Gezi’den duyduğu korku da tam olarak bu gerçeklerden kaynaklanmaktadır.

Haziran 2013’te Taksim Gezi Parkı’nda başlayan ve yıldırım hızıyla onlarca kentte milyonları sokaklara çıkaran şey yalnızca birkaç ağacın kesilmek istenmesine duyulan öfke değildi. Bu sadece fitili ateşleyendi. Ayaklanmanın gerçek nedeni ise uzun yıllarda oluşan öfke birikimiydi. Toplumsal mücadelelerin tarihi gösterir ki büyük halk hareketleri, ayaklanmalar, devrim süreçleri uzun yıllar boyunca biriken çözülemeyen sorunların, bastırılan talep ve özlemlerin, çelişkilerin belirli bir anda patlamasıyla şekillenir. Gezi-Haziran hareketinin ortaya çıkışı da böyledir.

AKP iktidarının yıllardır uyguladığı neoliberal ekonomi politikaları, yaşam tarzına müdahaleler, doğanın sermayeye açılması, eğitimde dinselleştirme adımları, kadın bedeni üzerindeki tahakküm politikaları, ifade ve örgütlenme özgürlüğüne yönelik saldırılar toplumsal öfkeyi giderek büyütüyordu. İnsanlara nasıl yaşayacaklarını, nasıl giyineceklerini, kaç çocuk yapacaklarını söyleyen gerici faşist iktidar anlayışı karşısında biriken hoşnutsuzluk sonunda patladı, görünür hale geldi.

Gezi-Haziran halk ayaklanması polis şiddetine, baskıya, yasaklara, kent ve doğa talanına, yaşam biçimi dayatmalarına karşı yükselen “Artık yeter” çığlığıydı.

Başlangıçta sınırlı sayıda çevre aktivisti ve dönemin BDP milletvekili Sırrı Süreyya Önder’in Gezi Parkı’nda ağaç katili dozerlerin önüne dikilmesiyle başlayan direniş, kısa sürede Türkiye ve Kürdistan’ın dört bir yanına yayıldı. Çok farklı toplumsal kesimler benzer veya ayrı saikler, talepler ve özlemlerle; çok değişik biçim ve yöntemlerle zamandaş biçimde harekete geçtiler. Eskisi gibi yönetilmek istemediklerini gösterme zemininde buluştular. 

Aynı dönemde Amed’de katledilen Medeni Yıldırım’ın ardından yükselen ortak öfke, Kürt emekçileri ile Türkiye’nin batısındaki emekçiler arasında yıllardır devlet politikalarıyla örülen şoven, sosyal şoven duvarların çatlamasına da vesile oldu. Başta İstanbul olmak üzere Medeni Yıldırım için çok sayıda kentte eylem yapıldı. İşçi ve emekçileri bölmenin en etkili araçlarından biri olan şoven ve ırkçı önyargılar ilk kez bu ölçekte sorgulanmaya başladı. 2012 sonu-2013 başında devletle “çözüm süreci” adı altında uzlaşı arayışına giren Kürt ulusal demokratik hareketi ilk anında ayaklanmayı doğru analiz edememenin yanı sıra süreci olumsuz etkileyebileceği kaygısıyla da harekete etkin katılmadığı için bu olanak daha fazla büyütülemedi.

Gezi-Haziran halk ayaklanmasının gösterdiği ilk gerçek, toplumsal altüst oluşların doğrusal ve mekanik süreçler olmadığıdır. Devrimci durumlar pek çok örnekte yıllarca görünmez biçimde biriken sorunların, taleplerin, çelişkilerin beklenmedik bir anda patlamasıyla açığa çıkarlar.

1968 kuşağının “Özgürlük kaldırım taşlarının altındadır” sözü Gezi günlerinde yeniden anlam kazandı. Sokaklar ve barikatlar, farklı siyasal görüşlerden insanların yalnızca yan yana geldiği değil, aynı zamanda hızla politikleştiği, siyasi iktidara karşı konum aldığı alanlara dönüştü. Faşist partilerin bayrak veya simgeleriyle eylemlere gelenler ile kendi renkleri ve simgesiyle harekete katılan Kürt emekçileri ve sosyalistler barikatlarda, gösterilerde yan yana gelirken eylem de dönüştürücü etkisini gösteriyor, şovenizme karşı ezilen halkların mücadele ortaklığı bilincini uyandırıyordu.

Gezi-Haziran hareketini önemli kılan bir neden de Gezi Parkı’nda kurulan komünlerde somutlaşan alternatif bir yaşamın açığa çıkan nüveleri, belirtileri oldu. 

Parklarda kurulan komünler, ortak mutfaklar, kütüphaneler, revirler ve dayanışma ağları, kapitalizmin bireyciliğine karşı paylaşımın ve kolektif yaşamın somut örnekleri haline geldi. İnsanlar rekabet yerine dayanışmayı, tüketim yerine ortak üretimi ve paylaşımı deneyimledi.

Bu nedenle Gezi yalnızca bir direniş alanı değil, komünal yaşamın, dayanışmanın, ortaklaşmanın yaşama geçirilen ezilenlerin yeryüzü sofrasının kurulmasıydı.

Şeyh Bedreddin’den Paris Komünü’ne, Sovyetlerden günümüz halk hareketlerine kadar uzanan insanlığın kolektif hafızası, Gezi’de yeniden görünür oldu. Tarihsel deneyimler yeni koşullar altında yeniden üretildi; geçmiş mücadelelerin izleri güncel pratiklerle birleşti.

Bu anlamda Gezi-Haziran hareketi kitlelerin tarihsel deneyimlerini kendi yaşamları içinde yeniden sınadığı ve dönüştürdüğü özgün bir kolektif özneleşme süreciydi.

Gezi direnişi aynı zamanda devrim mücadelesinin bazı temel toplumsal dinamiklerini özellikle görünür kıldı.

Bu bakımdan Gezi-Haziran ayaklanmasında kadınların harekete geçen kitlelerin en az yarısını oluşturması ve birçok noktada öncü bir rol üstlenmesinin, keza hareket içindeki kararlılıklarının altı çizilmelidir.  Kadın özgürlük mücadelesi ile politik özgürlük mücadelesi arasındaki kopmaz bağı çarpıcı tarzda görünür oldu.

Gezi-Haziran ayaklanmasının milyonları harekete çeken itici güç çok somut ekonomik talepler değildi; AKP-Erdoğan iktidarının yarattığı hoşnutsuzluk ve giderek büyüyen toplumsal öfke; adalet, eşitlik ve demokratik yaşam özleminin yükselişi, bütün bunlar karşılığını insanca, özgür ve onurlu bir yaşam isteğinde buldu.

Ayaklanma halkın eskisi gibi yönetilmek ve eskisi gibi yaşamak istemediğini çarpıcı biçimde açığa çıkarttı. Gezi/Haziran ayaklanmasının ölümsüzleri bu gerçeğin simgeleri olarak da faşist şeflik rejimine karşı mücadelede yaşıyorlar. Yeni ayaklanmaların bilinç, özveri ve cesaret kaynağı olmaya devam ediyorlar. 

Osman Kavala, Can Atalay, Tayfun Kahraman, Çiğdem Mater ve Mine Özerden’in hâlâ hapiste tutulması, faşist şeflik rejinin intikamcılığını sergilediği kadar ondan da çok faşist şeflik rejiminin yeni Gezi-Haziran ayaklanmaları olasılık ve korkusunun büyüklüğünü gösteriyor.

13 yıl sonra Gezi-Haziran ayaklanmasını ortaya çıkaran toplumsal koşullar ortadan kalkmış değil.  

Gençliğin 19 Mart 2025’te kitlesel başkaldırısından ya da bu yılın Newroz’unda, 1 Mayıs’ında ortaya çıkartılan Taksim kararlılık ve iradesinde, son birkaç ayın işçi direnişlerindeki militanlıkta, “mutlak butlan”a karşı açığa çıkan halk öfkesinde vb. görüldüğü gibi toplumsal hoşnutsuzluk büyümekte. Kadınlar, gençler, işçiler, emekçiler ve LGBTİ+’lar başta olmak üzere geniş toplumsal kesimlerde öfke birikmekte, mücadele istek ve kararlılığı büyümektedir. 

Yeni Gezi-Haziran halk ayaklanmaları mümkün olmanın da ötesinde kaçınılmazdır. 

Gezi-Haziran ayaklanmasının bıraktığı en önemli derslerden biri de kendiliğinden ortaya çıkan halk başkaldırılarının iktidar değişikliği gibi kalıcı devrimci sonuçlara ulaşamayacağıdır. O nedenle özellikle öncülerin Gezi’nin derslerini kuşanarak yeni halk ayaklanmalarına güç biriktirmesi, hazırlanması oldukça önemli bir yerde durmaktadır. Toplumsal öfkenin örgütlü bir hatta kavuşması, tarihsel deneyimlerden öğrenilmesi ve mücadele birikiminin bilinçli biçimde geleceğe taşınması belirleyici önemdedir.

Gezi-Haziran ayaklanması asla geçmişe ait bir anı değil; bugünü anlamanın ve yarını kurmanın bir anahtarıdır. Bilinçle, örgütlülükle ve cesaretle daha büyük “Gezileri” yaratmaya çağıran bir yarın olarak bize gülümsemeyi sürdürüyor.


Seçtiklerimiz: Serpil Arslan – ETHA – 07.06.2026

Tags:


About the Author



Comments are closed.

Back to Top ↑