Makaleler

Published on Nisan 23rd, 2026

0

“Toplama” denilen, ölüme sevk talimatına “hayır”! | Sibel Özbudun – Temel Demirer


Yasaklar ne derse desin, doğru olanı yap(alım)!

“Dünyayı ısıtmasan da
güneş gibi. Dünyanın bütün
kötülüklerine başkaldır.”[1]

Steve Best’in, “Tarih, insanların hayvanları sömürüp katletmesi, ardından diğer insanlara hayvanmış gibi davranıp aynısını onlara yaptığını gösteren bir kalıbın varlığını ortaya koyuyor.” “Eğer tarih efendiler ve köleler arasında bir mücadele ise; insanlar efendidir, hayvanlar ise köle,” diye tarif ettiği tabloda yeni(den) bir hayvan katliamıyla yüz yüzeyiz![2]

“Nasıl” mı?

Duymadınız mı: İstanbul Valiliği, İstanbul belediyelere “sahipsiz” köpeklerin 2026 Mayıs sonuna dek toplanması talimatını verdi.

Bir kez daha, evet bir kez daha, can(lı)lara kastediliyor; yok ediliyor; “toplama”, “barınaklara sevk edilme” teraneleriyle…

İlk adımda hatırlatalım: “Toplama ya da barınak veya bakımevleri” denilen “şey”in (?) -“insaniliği bir yana”!- i) kapasite yetersizliği, ii) fiziki koşul eksiklikleri, iii) personel yetersizliği, iv) yetersiz beslenme ve bakım soru(n)larından malûl olduğu bir “sır” değil. Bunlar görmezden gelinebilir mi?

Oysa -sadece teorik olsa da!- mevzuat sadece hayvanların toplanması değil; aynı zamanda uygun yaşam alanlarının sağlanmasını, beslenmelerini, sağlıklarının korunmasını ve refahlarının temin edilmesini söylemiyor mu? O hâlde?!

Ancak pratikte karşımıza i) hayvanların kapasitenin üzerinde aynı alana doldurulması, ii) açlık ve yetersiz beslenme, iii) hastalıkların kontrolsüz yayılması, iv) hayvanların stres ve alan darlığı nedeniyle birbirine zarar vermesi, v) ve toplu ölümlere mündemiç trajedi dikilmekte.

Coğrafyamızda yaşanan bugünün tablosunda, sözü edilen talimat ile sürecin daha da ağırlaşıp, içinden çıkılmaz acılara yol açması kaçınılmazdır.

Oysa yasalar -biçimsel olsa da- sadece “topla” demez; aynı zamanda “koru, yaşat ve uygun şartları sağla” da der; ama…

“Ama”sı da şöyle: İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi, sahipsiz sokak hayvanlarının yüzde 75’inin toplatıldığını duyurarak her 4 hayvandan 3’ünün barınaklarda güvenli bir şekilde yaşadığını söyledi.

İktidar mensupları, toplumdaki algıyı etkilemek için yasayı çıkarmadan önce toplam 4 milyona yakın sahipsiz köpek olduğunu söylüyordu. Bu durumda Çiftçi’nin hesabına göre 3 milyon köpeğin toplatılıp barınaklara alınmış olması gerek. Bu doğru olabilir mi? Hayır!

Belediyelere ait barınakların kapasitesi ortada. 2025 verilerine göre, 1111 belediyeden 273’ünün barınağı mevcut, toplam kapasite 105 bin kadar.

Toplanan köpeklerin bazılarının o alanlara alındığını düşünsek bile, onca hayvanın barındırılması olanaksız. Demek ki önemli bir kısmı da katliam görüntülerinin ve aylardır ortaya çıkan toplu mezarların belgelediği gibi, öldürüldü. Bilime ve vicdana aykırı bir şekilde yasaya “ötanazi” ifadesinin sokulmasının nedeni de buydu!

Tahmin ettiğimiz her şey oldu!

Hastalık, bakımsızlık ve stres sonucunda, en önemlisi de toplumda köpürtülen köpek nefreti yüzünden sayısı bilinemeyecek kadar çok can yok edildi.

Zehirlendiler, dövüldüler, daracık kafeslerde işkence gördüler, açlıktan birbirlerine saldırmaları izlendi, pislik içinde bırakıldılar, halatlarla ağaçlara asıldılar![3]

Tekrarlıyoruz! Her toplama işlemi, uygulamada koruma değil, ölüme sevk anlamına gelirken; süreç bu hâliyle devam ettikçe can(ların) kırımı devam edecektir. Tıpkı 3 Haziran 1910’da, İstanbul Belediye Başkanı Suphi Bey’in kararıyla, kentteki köpek popülasyonunu “arındırmak” amacıyla yaklaşık 80.000 sokak köpeğinin toplanarak Sivri Ada’ya (Hayırsız Ada) sürgün edilip, açlık ve susuzluktan ölmesiyle malûl trajedi gibi!

KEDİ(LER), KÖPEK(LER), HAYVAN(LAR)

Bilge Karasu’nun, “Kitaplardan ve ayraçlardan ve bardak altlarından ve kedilerden ve gündüzlerden ve gecelerden ve yerlerden ve göklerden başka kimimiz kaldı?”[4]sorusu ile müsemma kedi(ler) dünyanın en çok sevilen evcil hayvanı. İnsana bağlı, fakat hiçbir zaman insanın emrine girmiyor. Kendini sevdiriyor, kendine bağlıyor. İnsan onun emrine giriyor…

Evcilleşmesi 3 bin 500 yıl önce olmuş. Mısır firavunları Tutankamon ve Ramses döneminde kediye tapılmış, yurtdışına çıkarılması yasaklanmış. Ancak kaçak yollardan, özellikle Fenikeliler zamanında Avrupa’ya sokulmuş. Ortaçağda Avrupa’da farelerin büyük artış göstermesiyle kedilerin değeri çok artmış.

August Renoir, Pierre Bonnard gibi empresyonistleri, Ernst Ludwig Kirchner, Franz Marc gibi ekspresyonistleri de kendine hayran bırakmış kediler.

XX. yüzyılın Max Beckmann, Paul Klee gibi ünlü ressamları da gizem dolu bu yaratığın etkisinden kurtulamamış. Kediler, “Fritz the Cat”, “Garfield”, “Felix the Cat, “Tom and Jerry” gibi karikatürler ve çizgi filmlerle de kendilerini yediden yetmişe herkese sevdirip, bağlamış.[5]

Hem de Alexandre Dumas’nın, “Kediler en iyi yaşam biçimini gösteriyor: Özgürlük”…

Patricia Highsmith’in, “Kedileri seviyorum çünkü sessiz, zarif ve özgürler”…

Charles Dickens’ın, “Kedi sevgisinden daha büyük bir hediye ne olabilir?”…

Enzo Jinnacci’nin, “Bir kedinin dostluğu tonlarca ilaçtan çok daha şifalıdır”…

Robertson Davies’in, “Yazarlar kedileri sever çünkü onlar sessiz, sevimli ve bilge yaratıklardır”…

Charles Bukowski, “Ne kadar çok kedin varsa o kadar çok yaşarsın”…

Hermann Hesse’in, “Bir kedi taşıdığımda daha insanım”…

Julio Cortázar’ın, “İnsanları bir kedinin sevdiği gibi sev, karakterleri ve bağımsızlıkları ile, onları evcilleştirmeye çalışmadan, değiştirmeye çalışmadan”…

Ernest Hemingway’in, “Bir kedi net olarak duygusal dürüstlüğe sahiptir: İnsanlar birçok sebeplerle duygularını saklayabilirler, ancak kediler bunu yapmazlar,” deyişlerindeki üzere.

Ya Jean-Paul Belmondo’nun, “O benim köpeğim değil, ben onun insanıyım”; Mark Twain’in, “İnsanlar hakkında ne kadar çok şey öğrenirsem, köpeğimi o kadar çok seviyorum,” diye betimlediği köpekler mi?

Bakın ne der Üstün Dökmen: “Köpekler, insanlar gibi görmezler dünyayı ama birbirlerini ve insanları, insanlar gibi severler; belki daha çok. Yaşı kaç olursa olsun, bir köpek sahibini gördüğünde -hele birkaç gün görmemişse- bir çocuk gibi koşup gelir sevinçle, kucaklamak, kutlaşmak ister sahibiyle; ön ayaklarıyla onun bacaklarına veya kollarına sarılmaya, boyu yetiyorsa ve eğer sahibi rahatsız olmuyorsa yüzünü yalamaya çalışır. Yani köpeklerin gözleri insanlar gibi görmez belki, ama yürekleri insan yüreği gibi çarpar belli ki.”[6]

Evet, tıpkı Charles Bukowski’nin, “Dünyanın hâline baksana, hava kirliliği, cinayetler, zehirli sular, nefret, umutsuzluk her şey var… Dünyadaki tek güzel şey hayvanlar,” ifadesindeki gibi her şey…

İlaveten Carl Gustav Jung’un, “Eğer hayvanda bilinç olsaydı, ahlâken insandan daha iyi olurdu”…

Friedrich Nietzsche’nin, “İnsanlar arasında yaşamayı, hayvanlar arasında yaşamaktan daha tehlikeli buldum”…

Fyodor Dostoyevski’nin, “Kimi zaman insanda ‘hayvanca’ bir zalimlik olduğundan dem vurulur ama hayvanlara yapılan korkunç bir haksızlık, bir hakarettir bu. Bir hayvan asla insan gibi zalim olamaz; böylesine ustalıklı, böylesine sanatsal bir zalimlik insanda olur sadece”…

Arthur Schopenhauer’ın, “Kim hayvanlara karşı gaddar davranıyorsa iyi bir insan olamaz”…

Immanuel Kant’ın, “Hayvanlara karşı acımasız olan, insanlara karşı da katılaşır. Bir insanın kalbini, hayvanlara karşı davranışlarından anlayabiliriz”…

Alexander von Humboldt’un, “Hayvanlara karşı zalimlik, aşağılık ve bayağı insanların en önemli ahlâksızlıklarından biridir”…

Winston Churchill’in, “İnsanlar ile hayvanlar arasındaki temel fark, hayvanların sürünün en aptal üyesinin kendilerini yönetmesine asla izin vermeyecek olmalarıdır”…

 Johann Wolfgang von Goethe’nin, “Bir semtin sokak hayvanları sizden kaçmıyorsa orada yaşayın; çünkü komşularınız güzel insanlardır,” vurgularındaki üzere.

Bunlara rağmen köpekler bir “korku” ve “nefret” nesnesine dönüştürülüyor coğrafyamızda.

“Başıboş sokak hayvanları” yaygaralarıyla körüklenen sözde “tehlikeler” ile bir katliamın önü açılıyor.

Korku imparatorluğu iktidara güç verir. Güç otoriteyi besler. Otorite de şiddeti doğurur. “Başıboş sokak hayvanları” söylenceleri tam da bununla uyumludur.

Öncelikle sokak hayvanı diye bir tür yoktur. Bu egemenin uydurmasıdır. Gerçek tanım sokak hayvanı değil, sokakta yaşayan hayvandır. Peki neden sokak hayvanı kavramında ısrar ediliyor?

Gayet açık; sokak köpeği denilerek, kontrol dışı köpekler değersizleştiriliyor, düşmanlaştırılıyor.

Böylelikle sahipli/sahipsiz hayvan ikilemi devreye sokuluyor.

Malum üzere, sahip olmak demek mülkiyetine almak demektir. Buradaki mülkiyet ilişkisi evcilleştirmeyi de kapsar. Yani evcilleştirmek, bir hayvanı insana ve belirlediği mekâna uyum sağlamaya zorlamaktır.

Ancak sokak köpekleri meta değil, o hâlde ya sahiplendirilecek ya da toplayıp, ölüme mahkûm edilecektir.[7]

HAYVAN ÖZGÜRLÜĞÜ, HAKLARI

Hayvan hakları, türcülüğü reddeden ahlâki bir değer ve duruş olarak adalet ile eşitliği temsil eder.

Başka türlüsü ise “hak”tan söz eden, pratik haksızlıktır.

Kaldı ki pratikteki burjuva hukuk(suzluğ)u, hayvanlar açısından adaleti temsil etmesi bir yana, hayvan hak, özgürlük ve yaşam mücadelesi verenleri dahi “suçlu” ilan ederek, yargılayan bir dayatmadır.

Böyle bir düzlemde “Hayvan Özgürlüğü, Hakları”ndan çok yasaklar ve cezalardan söz edilmelidir.

Oysa Steve Best’in, “Hayvan özgürlüğü insanların uğruna mücadele verdiği en zor savaştır; çünkü bu mücadele insanlardan en mutlak ayrıcalıklarından, kendilerine tanrı tarafından verilmiş haklarından, sadece insan olma statüsüne bakarak hayvanları sömürme hakkında vazgeçmeyi gerektiriyor,” olsa da; hayvanlara dair yasaklar, örneğin “yasaklı köpek ırkı” söylemi; düşünceyi ve ifadeyi, kitapları, filmleri, toplantı ve gösterileri yasaklayan zihnin keyfi dayatmasıdır! Katliamların meşrulaştırılmasıdır…

Ya da Theodor Ludwig Wiesengrund Adorno’nun, “Geleneksel hayvanat bahçeleri, on dokuzuncu yüzyılın sömürgeci emperyalizminin ürünüdür,” notunu düştüğü pratik, yani hayvanları müebbet hapsi, acısı, işkencesidir.[8]

TÜRÇÜ ZULÜM ÖRNEĞİ: BARINAKLAR, VD’LERİ

Türcülük resmi bir ideolojidir. Tartışılması yasak, verili durumu esas alan ve ona itaati zorunlu kılan dayatmadır.

Türcülük insan türünün üstünlüğü varsayımına dayanarak hayvanların sömürülmesi ve ayrımcılığa uğratılmasına dayanır.

Burada bahsi geçen insan merkezde yer alan ve çevresine kadınları, çocukları, doğayı ve hayvanları koyan “erkek insan”dır.

Türcülük dini, tarihi, siyasi kılıfları üzerine örterek gizli bir yapıya bürünürken; şiddet gösterilerini örgütlemesi anlamında da açık bir yapıdadır.

Türcülük ve mülkiyet arasında sıkı bağlar vardır;[9] Alfred Russel Wallace, “Doğa bize kesinlikle bize tüm canlıların insan için var olmadığını söylüyor”; Richard Dawkins, “Bir türü diğerinden üstün kılacak nesnel bir temel yoktur,” derler.

Örneğin hayvanat bahçelerinden barınaklara uzanan dayatma, yok etme mekânlarıdır. Orada hayvanlar -şu veya bu biçimde- katledilir. Bu elbette zulümdür; gayrı-meşrudur ve Marquis de Sade’ın ifadesiyle, “Bir hayvanı öldürmek de bir insanı öldürmek kadar kötüdür”! Ama…

Hayvanlara karşı süreklilik kazanmış örgütlü saldırganlıklarla karşı karşıyayız ve uygulanan şiddetin keyfiliği bir zulümden başka bir şey değil.

Hayır! Hayvan haklarının yasal -sözde- varlığı onları haklı kılmıyor, korumuyor. Çünkü hayvanların hakları sahiplik üzerinden tanımlanıyor. Yani bir hayvanın hakkı olabilmesi için önce sahibinin olmasını gerektiriyor.

Peki sahibi olmayan hayvanlar? Onların hakları bulunmuyor! Örneğin; “Köpek önüme çıktı ben de vurdum” ya da “Bana saldıracağını düşünüp öldürdüm” türünden gerçek dışı suçlamalar ve çarpıtmalar geçerli oluyor.

Ayrıca hayvanların dilsel saldırı öğesi hâline getirilmesi onlara uygulanan şiddetin adeta belgesi. İnsanın insana hayvanlar üzerinden gerçekleştirdiği dilsel saldırılar, -hayvan gibi insan, öküz gibi görünüyor vb.- sadece insana yönelmez, hayvanları da ötekileştirip aşağılamak, yok saymak üzerine kurulur.

Bu da şiddeti meşrulaştırıp, kabul edilebilir kılar. Tıpkı barınaklar, deney merkezleri, hayvanat bahçeleri, sirkler, hayvan dövüşleri, mezbahalar ve avcılık gibi

Barınaklar; ağır sağlık koşulları, açlık, hastalık, sıcak ve soğuk havalarda barınamama, susuzluk, kötü muamele, en sonunda da vahşice öldürme mekânlarıdır.

Deney merkezleri; gözlerden uzak en acımasız şiddet mekânlarındandır. Bilim adına yapılan işkenceler/ deneyler daha çok kâr için uygulanan cinayetlerdir.

Hayvanat bahçeleri ise bir canlının zindanlara kapatılmasından başka nedir ki?

Sirkler; ağır şartlar altında çalışırken fiziksel aktivite sergilemeleri istenen işkence çadırlarıdır.

Hayvan dövüşleri ne bir oyun, ne de bir spordur. Hayvan dövüşleri sonu ölümle biten canlı kumar oyunudur.

Avcılık ise spor falan değildir. Ölüm amaçlı bir eylem spor olabilir mi?[10]

SİVRİ (HAYIRSIZ) ADA’NIN FRANSIZCASI

Bizdeki Sivri (Hayırsız) Ada örneği, yerkürenin her yerinde olduğu gibi, Fransızcası da var.

Kanisit (köpek katliamı) konusunda eli en kanlı ülkelerden birisi de milyonlarca köpeği öldürmüş Fransa’dır. Bu ülkede sokak köpekleri masraf olmasın diye toplama merkezlerinde asılarak, kimya endüstrisindeki gelişmeleri takiben de gaz odalarına tepilerek öldürülmüştür.

İşte Fransa’da kanisit tarihinden veriler

√ 20 Ocak 1792: Paris Belediyesi, polise akşam 10’dan sonra başıboş köpeklerin öldürülmesi emrini verir.

√ 3 Mayıs 1813: Napoleon kilit altında olmayan veya ağızlık takılmamış köpeklerin “yok edilmesini” emreder.

√ 27 Mayıs 1845: Paris polis müdürü Delessert, tüm bulldogların ve ilişkili ırkların öldürülmesi emrini verir.

√ Paris’te 1862’de toplanan 3473 köpekten 2963’ü asılarak öldürülür, 154’ü laboratuvarlara satılır.

√ 1874’te Dijon’lu baytar Laligant, “çocuklara saldıran ve atları ürküterek ticari malların zarar görmesine sebep olan bu canavarların” Tue-Chien (köpek öldüren) denen zehirle öldürülmesini teklif eder. Çocukların da ölümüyle sonuçlanan vakalarla karşılaşılana kadar uygulama sürdürülür.

√ 6 Ağustos 1878: Sokakta dolaşan ve mahallelinin sahibini tanımadığı (tasmalı veya ağızlıklı olması fark etmeksizin) bütün köpeklerin toplanması ve derhâl öldürülmesi yasalaştırılır. Aynı ay içinde Paris sokaklarından toplanan 4717 köpeğin 4500 kadarı öldürülür. Bu uygulama yıllarca devam eder.

√ 21 Temmuz 1881: Hastalık taşıyor olmasından şüphelenilen tüm sokak hayvanlarının derhâl bulunduğu yerde öldürülmesini emreden bir yasa çıkartılır.

√ 1892: Paris sokaklarından toplanan 26.502 köpek öldürülür. Bu sayı 1900’de 12.893, 1901’de 16.298’dir.

√ “Bilimsel gelişmeleri” takiben üretilen “sinokton” isimli makine ‘Assistance aux Animaux’ kurumunca 1902’de Paris şehrine hediye edilir. Bu makine toplama merkezlerindeki köpekleri karbonik asitle boğarak öldüren bir makinedir. Bu yöntem daha sonra Nazilerce kullanılan gaz odalarının ilk uygulamasıdır.

√ 1902’de Paris köpek toplama merkezinin masraflarının çıkartılması için öldürülen köpekler eldiven üreticilerine satılmaya başlanır.

Bunlar Fransa’nın köpek katliamı tarihinden sadece birkaç örnek. Benzer daha yüzlerce kayıt mevcut.

En başta Fransa olmak üzere Batı Avrupa’nın sokak hayvanlarından “temizlenmiş” düzenli sokakları, bu ülkelerin katliamcı karanlık tarihinin bir ürünüdür. Bu ikiyüzlü sermaye diktatörlükleri, milyonlarca sokak hayvanını barbarca katlettikten sonra, bugün hayvanseverlik taslamayı pek iyi becerir.

“BİZDEKİ DURUM”!

“Ya bizdeki durum” mu?

Yanıt TRT’ye göre, “Türkiye’de sokaktaki hayvanların yüzde 75’i toplatıldı”!

Dahası da var: AKP milletvekillerince hazırlanan ve “Katliam Yasası” olarak nitelendirilen Hayvanları Koruma Kanunu’ndaki değişiklik, sokak hayvanlarına düşmanlığı körükledi. Hayvanlara karşı suç işlendiği iddiasıyla açılan soruşturma dosyası sayısı 2026 itibarıyla 4 bin 744’e, suç sayısı ise 6 bin 838’e ulaştı.

Yasanın yürürlüğe girmesi, hayvan düşmanlarını adeta cesaretlendirdi. Sosyal medyada hemen her gün Türkiye’nin çok sayıda kentinden hayvanlara yönelik eziyet ve katliam görüntüleri paylaşıldı. Yasanın iptaline yönelik Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) yapılan ve esastan görüşülmesine hükmedilen başvuru da olumsuz sonuçlandı.

AYM, “katliam yasası” olarak bilinen sokak hayvanlarının toplatılması ve “uyutulması” yönündeki 7527 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu’nda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 16 maddesinin iptali ve yürürlüğünün durdurulması istemiyle açılan iptal davasını reddetmesi üzerine, Türk Veteriner Hekimleri Birliği, yaşatmayı temel alan çözümlerin hâlâ mümkün olduğunu ve inisiyatif almaya hazır olduklarını söylediyse de, yasa değişikliği mecliste kabul edilir edilmez katliam haberleri ardı ardına gelmeye başladı.

Niğde Belediyesi köpeklerin doğal yolla ya da trafik kazasında öldüğünü açıkladı ancak barınağa getirilen yavru ve küçük köpeklerin bazılarının enjeksiyon yöntemiyle uyutulduğu ortaya çıktı.

Ardından Ankara geldi. Altındağ Belediyesi’ne ait bir barınakta onlarca köpek öldürülmüş ve poşetlere konularak çukurlara atılmıştı. Belediye, çevresi çitlerle kapalı alanın “doğal” ölen sokak hayvanlarının gömüldüğü bir mezarlık olduğunu öne sürdü.

Ve Edirne Uzunköprü’de belediyeye ait çöp depolama alanında öldürülmüş yaklaşık 15 köpek bulundu. Hayvanların kimliği sahipsiz kişilerce öldürdüğünü öne süren belediye suç duyurusunda bulundu.

İstanbul’un Kadıköy ilçesindeki Kalamış Parkı civarına bırakılan zehirli mamaları yiyen 3 köpek ve 27 kedi öldü.[11]

Ankara’da sahiplenme bahanesiyle birçok kez farklı kişilerden köpek alıp hayvanları evine götürerek işkenceyle öldüren ve istismar eden 29 yaşındaki doktor Muhammet Mustafa Duman hâkim karşısına çıktı. Telefonunda birçok yavru köpeğe yönelik işkence görüntüsü ve 43 bin hayvana yönelik cinsel istismar videosu tespit edildi.[12]

Balıkesir’le İzmir’de denize girdiği için hapsedilen hayvanlar hastalık ve sıcaktan öldü.

İzmir Dikili’de sıcak yaz günlerinde denize girdiği için yurttaşlar tarafından şikâyet edilen Ares, belediye ekipleri tarafından barınağa götürüldü. Barınakta Parvovirüs (kanlı ishal) hastalığına yakalandı ve yaşamını yitirdi.[13]

Bunlarla beraber Adalet Bakanlığı’nın özel kanunlar uyarınca Cumhuriyet başsavcılıklarına gelen dosya sayılarına yönelik verileri de “AKP’nin yasası, hayvan düşmanlarını cesaretlendiriyor” eleştirilerinin haklılığını ortaya koydu. Cumhuriyet başsavcılıklarında, Hayvanları Koruma Kanunu kapsamında yalnızca 2025’de 3 bin 16 dosya açıldığı görüldü. Dosyalardaki şüpheli sayısı 3 bin 778, hayvanlara karşı işlendiği belirtilen suç sayısı ise 4 bin 225 oldu.

Hayvanlara karşı işlenen ve Hayvanları Koruma Kanunu’na aykırı olan toplam dosya sayısı da dikkati çekti. 2024’de devredilenlerle birlikte, Cumhuriyet Başsavcılıklarındaki toplam dosya sayısı 2025 yılının sonunda 4 bin 744’e kadar çıktı.

Hayvanları Koruma Kanunu’na muhalefet gerekçesiyle açılan dosyadaki sanıklara yönelik 2025 yılında Cumhuriyet Başsavcılıklarında alınan kararların dağılımı da paylaşıldı. Toplam 2 bin 878 dosya, “Kovuşturmaya yer yok” kararı ile kapatılırken, 869 dosya için kamu davası açıldı.[14]

NİHAYET

Hayvanlar, insanların anlayabileceği gibi sorabilselerdi, “Neden?” derlerdi kuşkusuz!

O hâlde canlılar konusunda, türcülüğü ve kapitalist metalaştırmayı reddeden empatiye muhtacız; “Hayvanlara ne olduysa, insana da aynısı olur. Her şey birbirine bağlıdır. Yerkürenin başına gelen, yerkürenin çocuklarının başına da gelir,” ifadesindeki üzere bir Amerika yerli sözünün.

Tam da bu nedenle “Hiyerarşinin en altında yer alan insanlara davranışımız ile hayvanlara uyguladığımız muamele arasında sıkı bir bağ var,” diyen Angela Yvonne Davis haklıdır.

Köle ilan edilen hayvanları, eşitimiz olarak görmeyi amaçlayan empati öyle bir duruştur ki, sağır da duyabilir, kör de görebilir.

Öyleyse sürdürülemez kapitalist yıkım her şeyin metalaştırılıp, ticaret nesnesine indirgenerek alınıp satıldığı bir çöküş ve canlı olan her şeyin yok edilmesinden başka bir şey değilken; “Ben insan ırkının bir parçası değilim ve olmak da istemiyorum. Kendimi farklı hissediyorum, neredeyse anormal. Hayvanlara aşağı bir tür gibi davranıldığı, onlara her türlü acı ve ıstırabın çektirildiği, yalnızca kendi ihtiyaçlarımız, boş arzularımız ve zevkimiz uğruna öldürüldükleri sürece, ben o vicdansız soyun bir parçası olmayacağım,” diyen Brigitte Bardot’nun sözlerini bir kez daha anımsatalım.

19 Nisan 2026 19:40:58, Muğla.

N O T L A R

[1] Yaşar Kemal.

[2] Bkz: i) Sibel Özbudun-Temel Demirer, “Katilden Değil, Canlı(lar)dan Yanayız! Ya Siz?”, Avrupa Demokrat, 8 Ağustos 2024… https://temeldemirer.blogspot.com/2024/08/katilden-degil-canlilardan-yanayiz-ya.html ii) Sibel Özbudun-Temel Demirer, “Geleceğin Çiçek Açabilmesi İçin Yaşam(lar)ı Savun(alım)”, Kaldıraç Dergisi, No: 282, Ocak 2025…

[3] Zülal Kalkandelen, “İnsan-Köpek Dostluğuna Dair En Eski Kanıtlar Türkiye’den…”, 10 Nisan 2026… https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/zulal-kalkandelen/insan-kopek-dostluguna-dair-en-eski-kanitlar-turkiye-den-2493885

[4] Bilge Karasu, Ne Kitapsız Ne Kedisiz, Metis Yay., 2017.

[5] Ahmet Arpad, “Kedi, Dokuz Canlı”, Cumhuriyet, 9 Şubat 2025, s.2.

[6] Üstün Dökmen, Miyase’nin Kuzuları, Doğan Kitap, 2017.

[7] Hakan Yurdanur, “Sokakta Yaşayan Hayvanlar ve Kavramlar (1)”, 13 Ağustos 2024… https://sendika.org/2024/08/sokakta-yasayan-hayvanlar-ve-kavramlar-1-709389

[8] Sadife İlen, “Hayvan Özgürleşmesi Hareketinin İnsan Merkeziyetçiliğe Başkaldırısı”, İnsancıl Dergisi, Yıl:35, No:418, Mayıs 2025, s.43-49.

[9] Hakan Yurdanur, “Sokakta Yaşayan Hayvanlar ve Kavramlar (4)”, 2 Ekim 2024… https://sendika.org/2024/10/sokakta-yasayan-hayvanlar-ve-kavramlar-4-712023

[10] Hakan Yurdanur, “Hayvanlara Uygulanan Şiddet Üzerine”, 8 Ocak 2026… https://sendika.org/2026/01/hayvanlara-uygulanan-siddet-uzerine-740247

[11] Gözde Bedeloğlu, “… ‘Katliam Yasası’ ve İnsanlık Sınavımız!”, Birgün, 11 Mayıs 2025, s.2.

[12] Ada Sude Atak, “Bu Yaşananlar Yasanın Sonucu”, Birgün, 8 Temmuz 2025, s.2.

[13] Damla Polat, “Yaşam Herkesin Hakkı”, 22 Temmuz 2025, s.8.

[14] Mustafa Bildircin, “Hayvanlara Karşı 6 Bin 838 Suç”, 9 Nisan 2026… https://www.birgun.net/haber/yasadan-gelen-cesaret-hayvanlara-karsi-6-bin-838-suc-704583

Tags: ,


About the Author



Comments are closed.

Back to Top ↑