Makaleler

Published on Mart 6th, 2026

0

Aleviliği yok saymaya kimsenin hakkı yoktur | Aziz Tunç


Türk devletinin kuruluşundan itibaren Alevileri ve Aleviliği yok sayma politikası benimsendi; tarihsel süreçte katliamlar, yasaklar, asimilasyon uygulamaları ve güncel politikalar bu çerçevede hayata geçirildi…

Türk devleti bu topraklarda kurumsal varlığını örgütlerken, Alevileri ve Aleviliği yok saymayı temel stratejik politika olarak belirlemiştir. Devletin Osmanlı’dan devraldığı politikalardan biri de bu olmuştur. Çünkü devlet, sosyo-politik özelliği ve içinde bulunduğu koşullar itibarıyla asgari düzeyde de olsa tutarlı bir politika izleyecek durumda değildi.

O nedenle devlet, kendi varlığını oluştururken pragmatist politikalara dayanmıştır. Türk devletinin kurucu politikası, İttihat ve Terakki Fırkası tarafından oluşturulan politikadır; devletin kurucuları da ikinci devre İTF kadrolarıdır.

Belirtilen politikaları üreten ve bu politikaları hayata geçirmeye çalışan yapı, bütün Müslümanların halifesi olmak istediği için Müslüman/Sünni, bütün dünya Türklerinin lideri olmak istediği için Türk ırkçısı, toprak kaybetmiş olan Osmanlı’nın bütün topraklarını geri almak istediği için de Osmanlıcı bir yapı olarak kendisini üretmiştir.

Belirtilen siyasetin üreticilerinden olan Yusuf Akçura bu politikayı “Üç Tarz-ı Siyaset” olarak tanımlamış; Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük şeklinde ifade etmiştir.

Bilindiği gibi İTF’nin önderleri Enver ve Talat Paşalar, 1913 yılında yaptıkları bir darbeyle Osmanlı devletinin yönetimine el koymuşlardır. Bu çete, 1914 yılında Almanların safında Birinci Dünya Savaşı’na girmiş, dört yıl boyunca halklara kan kusturdukları bu savaşta 1918 yılında yenilmiş ve kaçmışlardır.

İTF’nin bu birinci devre kadrosu ülkeden kaçınca, onların yerine İTF’nin ikinci devre ekibi iktidara sahip olmaya çalışmıştır.

Konumuzla ilgili gelişmeler bu süreçte ve ikinci devre İTF’lilerle ilgili olarak yaşanmaya başlamıştır. İkinci devre İTF’liler, kaçan Enver, Talat ve Cemal Paşaların milyonlarca yoksul insanın katledilmesine yol açmış olmalarının günahlarına ortak olmak istemedikleri için onların izlediği “Üç Tarz-ı Siyaset”i savunamamış, sahip çıkamamışlardır. Ancak bu ikinci devre İTF’liler, yani daha sonra Kemalistler olarak tanımlanacak olan bu ekip, söz konusu “Üç Tarz-ı Siyaset”ten, yani “Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük” siyasetinden vazgeçmemiştir.

Bu siyasetten dolayı devleti kuranlar, Sovyet devriminin korkusuyla komünist olmuşlardır; Kürtlerin korkusuyla “Cumhuriyeti Kürtlerle Türklerin cumhuriyeti olarak kurduk” demişler, sonra Kürtlere soykırım uygulamışlardır. Alevilerin desteğini almak için 1919’da Atatürk ve arkadaşları Hacı Bektaş’ı ziyaret etmişler, ama aynı İTF’li yönetim 1920’de Koçgiri’de Alevi katliamı gerçekleştirmiştir. Yine aynı ekip 1925’te Alevilerin bütün mekânlarını, inanç mekânlarını kapatarak Aleviliği yasaklı bir inanca dönüştürmüş; 1937’de Dersim katliamıyla Alevilerin canına kast edilmiş, kanı akıtılmıştır.

Böylece Cumhuriyet’in ilk yıllarında, yani 1925’ten başlayarak uzun yıllar boyunca Alevilik yasaklanmış, Aleviler yasa dışı ilan edilmiştir. İnançlarını icra ederlerken defalarca suçlu gibi cezalandırılmış, aşağılanmışlardır.

Buna karşın Aleviler, özellikle 1960-1970’li yıllarda gelişen devrimci demokratik mücadele süreciyle birlikte varlıklarını daha görünür kılmışlardır.

Devlet, Alevilerin yeniden görünür olmalarından fazlasıyla rahatsız olmuştur. Bunun üzerine 1967 yılında Elbistan’da yapılan bir saldırıyla Alevilere yönelik katliamcı uygulamalara devam edilmiştir.

Devlet bu katliamcı uygulamalarla yetinmemiştir. Katliam ve soykırım uygulamalarının yanında, aynı zamanda Alevilere yönelik yoğun asimilasyon politikaları geliştirilmiştir. Asimilasyon uygulamaları, katliam ve soykırım tehdidi altında uygulanmıştır. Böylece Alevi toplumuna “kırk katır mı kırk satır mı” der gibi “soykırım mı asimilasyon mu” şeklinde, her ikisi de kabul edilemez olan seçenekler dayatılmıştır.

O günden sonra katliam ve soykırım tehdidi altında ısrarlı ve sistemli bir asimilasyon uygulaması sürdürülmektedir.

Son yirmi yılı aşan bir süreden beri ise AKP’nin çok daha yok edici amaçlarla sürdürdüğü bir Alevi düşmanlığı ve Alevi asimilasyonu politikası uygulanmaktadır. AKP’nin Alevi düşmanlığının, kendisinden önceki iktidar güçlerinin düşmanlığından daha yok edici olduğunu özellikle belirtmek gerekir. AKP, cihatçı İslamcılık adına ve daha güçsüz olduğunu düşündüğü Alevilerden, halifeliğin ve padişahlığın kaldırılmış olmasının rövanşını almak istemektedir.

Cihatçı AKP, hükümet olduğu ilk yıllarda Cumhuriyet’in klasik politikasıyla çelişmemek için çok fazla müdahale etmemiş, açık bir tutum geliştirmemiştir. Bu dönem boyunca kendi politikasını uygulayabileceği zemini yaratmaya çalışmıştır.

Bugün ise Erdoğan oldukça agresif ve saldırgan bir dille Aleviliği yok saymakta, Alevilere ve Aleviliğe karşı saygısız ve pervasız davranmaktadır. Devleti yöneten AKP, bu politikalarını ellerindeki imkânları kullanarak hayata geçirmektedir. “Ramazan Genelgesi” adı altında yayımlanan bir genelge ile bütün öğrencilere Sünni/İslam inancı dayatılmaktadır. Buna karşı çıkanlar ise yalnızca bu uygulamalara itiraz ettikleri ve laik, demokratik eğitim istedikleri için gözaltına alınmaktadır.

Dahası Erdoğan, yaptığı bir konuşmada “Ramazan Genelgesi’nden rahatsız olanlar bu toprakları terk etsin” anlamına gelecek cümleler kurabilmektedir. Erdoğan’ın Mersinli çiftçiye “Ananı da al git” dediği de unutulmamıştır.

Alevilere yönelik bütün bu ve daha birçok saldırıyı yalnızca Erdoğan değil; devleti yönetenler, AKP’liler, Bahçeli ve ekibi büyük bir coşkuyla desteklemekte ve teşvik etmektedir. Böylece Alevileri ve Aleviliği yok sayma saygısızlığına hem ortak olmakta hem de bu saldırının toplum içinde normalleştirilerek sunulmasını sağlamaktadırlar.

Devleti yöneten bu cihatçı, DAİŞ’çi yapının iftar konuşmalarında, grup toplantılarında ve çeşitli vesilelerle yaptıkları konuşmaların içinde Alevileri yok sayan, onlara saldıran ve aşağılayan cümleler kolayca sarf edilebilmektedir.

Bu tutum ve davranışlar, Türk devletinin başından beri izlediği politikanın AKP/MHP eliyle bugüne aktarılması ve uygulanmasıdır.

Yani yazının başında belirtildiği gibi Türk devletinin kurucu aklında, kuruluş paradigmasında Alevilere yaşam hakkı yoktur ve bu siyaset geçmişte olduğu gibi bugün de devam etmektedir.

Bu durum basite alınamaz, alınmamalıdır; çünkü basit değildir. Alevileri yok saymaya hiç kimsenin, kim olursa olsun ama hiç kimsenin hakkı yoktur. Aleviler bu toprakların gerçek sahipleri olarak bu tür saldırıları kabul etmeyeceklerdir.

Birilerinin Erdoğan’a Aleviliğin; tarikat yurtlarında çocuklara ve kadınlara yapılan mide bulandırıcı rezaletlere izin vermeyen bir inanç olduğunu anlatması, hatta öğretmesi gerekiyor.


Aziz Tunç – 06.03.2026

Tags:


About the Author



Comments are closed.

Back to Top ↑