Makaleler

Published on Mart 3rd, 2026

0

ABD’nin İran’a müdahalesi tartışmaları, emperyalizm ve UKKTH üzerine | Hamit Baldemir


İki gericilik arasında sıkıştırılan halklar

Ortadoğu bir kez daha emperyal müdahale, bölgesel güç rekabeti ve otoriter rejimlerin krizleri arasında tarihsel bir kırılma noktasında durmaktadır. İsrail–ABD saldırısı bağlamında İran meselesi yalnızca devletler arası bir çatışma değil; aynı zamanda ezilen halkların geleceğini, bölgesel dengeleri ve anti-emperyalist mücadelenin niteliğini ilgilendiren çok boyutlu bir sorundur.

Bir yanda teokratik, baskıcı ve yayılmacı karakteriyle İran İslam Cumhuriyeti; diğer yanda dünya sistemini kendi çıkarları doğrultusunda yeniden dizayn etmeye çalışan ABD emperyalizmi ve onun bölgesel müttefikleri bulunmaktadır. Sorun, bu iki gücün hangisinin “haklı” olduğu değildir. Sorun, halkların bu iki gerici blok arasında nasıl bağımsız bir politik hat inşa edebileceğidir.

İran: teokratik otoriterlik ve bölgesel hegemonya arayışı

1979’da Humeyni önderliğinde kurulan İran İslam Cumhuriyeti, başlangıçta anti-emperyalist bir retorik üretmiş olsa da zamanla teokratik-otoriter bir devlet yapısına dönüşmüştür. Siyasal iktidar, ruhani elit ile güvenlik aygıtı arasında yoğunlaşmış; demokratik temsiliyet mekanizmaları biçimsel sınırlar içine hapsedilmiştir.

İçeride:

  • Kadınlara yönelik sistematik baskı,
  • Muhalif hareketlerin bastırılması,
  • Ulusal ve etnik azınlıkların (Kürtler, Beluçlar, Azeriler, Araplar vb.) hak taleplerinin kriminalize edilmesi,
  • İşçi hareketlerine yönelik sert müdahaleler,
  • Kadınlara yönelik gerici ve faşizan baskılar,

rejimin sınıfsal ve ideolojik karakterini açıkça ortaya koymaktadır.

Dışarıda ise İran; Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen hattında nüfuz alanı kurmaya çalışan bir bölgesel güç stratejisi izlemektedir. Bu strateji kimi zaman anti-emperyalist bir pozisyon olarak sunulsa da gerçekte devlet merkezli bir hegemonya arayışıdır.

Dolayısıyla İran rejiminin demokratik olmadığı, baskıcı olduğu ve halkların özgürlük mücadelesi açısından aşılması gereken bir siyasal yapı olduğu açıktır.

ABD’nin müdahale mantığı: demokrasi değil, dizayn

Ancak İran rejiminin gerici niteliği, ABD’nin askeri ya da siyasal müdahalesini meşrulaştırmaz. ABD’nin Ortadoğu’daki tarihsel pratiği, müdahalelerinin demokrasi üretmediğini; aksine bağımlı, denetimli ve kendi çıkarlarına entegre rejimler yarattığını göstermektedir.

Irak müdahalesi, Afganistan işgali, Libya operasyonu ve Suriye iç savaşındaki pozisyonu bunun somut örnekleridir.

Özellikle Suriye örneğinde görüldüğü gibi Washington’un temel önceliği halkların demokratik öz-örgütlenmesi değil; bölgesel güç dengelerinin kendi stratejik çıkarlarına göre şekillenmesidir. ABD, gerektiğinde otoriter ya da radikal unsurlarla da taktik ilişki kurabilmektedir.

İran bağlamında da benzer bir senaryo olasıdır. Mevcut rejimin yerine gerçekten halkçı, devrimci ve demokratik bir alternatifin destekleneceğine dair tarihsel bir veri yoktur. Sosyalist bir yönetim seçeneği ise zaten gündem dışıdır. Aksine, monarşist unsurların ya da Batı’ya entegre elit fraksiyonların öne çıkarılması ihtimali daha yüksektir.

Bu durumda ortaya çıkacak yeni sistem, İran halklarına gerçek bir özgürlük değil; biçim değiştirmiş bir bağımlılık ilişkisi sunacaktır.

Savaş ve olanak meselesi

Savaşlar kendiliğinden özgürlük getirmez. Ancak siyasal dengeleri sarsarak yeni olanaklar yaratabilir. Ezilen halklar, kriz anlarını tarihsel fırsata çevirebildikleri ölçüde kazanım elde edebilir.

Bu bağlamda mesele şudur:

Eğer İran’daki olası bir rejim krizi, Kürtlerin, Beluçların, Azerilerin, Arapların ya da işçi sınıfının örgütlü bir siyasal müdahalesine alan açarsa; bu durum halkların kendi kaderini tayin mücadelesi açısından bir imkâna dönüşebilir.

Ancak bu imkânın gerçekleşmesi, emperyal müdahalenin kendisine değil; halkların bağımsız politik örgütlenme kapasitesine bağlıdır.

Emperyalizm ve geçici ittifaklar sorunu

Anti-emperyalizm, basit bir “ABD karşıtlığı” değildir. Emperyalizmi yalnızca Amerika’ya indirgemek ve her taktik ilişkiyi “işbirlikçilik” olarak damgalamak, siyasal analiz yerine slogancılıktır; şoven ve sosyal-şoven eğilimleri gizler.

Ulusal kurtuluş mücadeleleri tarih boyunca farklı güçlerle geçici, taktiksel ittifaklar kurmuştur. Bu ittifakların varlığı, mücadelenin karakterini otomatik olarak belirlemez. Belirleyici olan stratejik bağımsızlıktır.

Eğer bir ulusal hareket:

  • Kendi programını,
  • Kendi öz-örgütlülüğünü,
  • Kendi siyasal hedeflerini

koruyorsa; taktik düzeyde kurulan ilişkiler emperyalizme teslimiyet anlamına gelmez.

Tam tersine, ulusların kaderini tayin hakkını yok sayarak her bağımsız çıkışı “emperyalizmin oyunu” diye yaftalamak çoğu zaman ırkçı, sosyal-şoven ya da sömürgeci bir bakış açısının ifadesidir.

Gerçek anti-emperyalistlik, ezilen halkların kendi kaderini tayin hakkını savunmadan mümkün değildir.

Ulusların kaderini tayin hakkı ve devrimci perspektif

Ulusların kaderini tayin hakkı yalnızca teorik bir ilke değil; somut politik bir tutumdur. Bu hak:

  • Ayrılma hakkını da içerir,
  • Federal çözümü de içerir,
  • Özerkliği de içerir,
  • Birlik içinde eşitliği de içerir.

Önemli olan kararın halklara ait olmasıdır.

İran’da olası bir kriz ya da müdahale sürecinde devrimci tutum şu olmalıdır:

  • İran teokrasisine karşı net bir demokrasi mücadelesi,
  • ABD-İsrail eksenli müdahaleye karşı bağımsızlıkçı bir tutum,
  • Kürtler başta olmak üzere tüm ezilen halkların kendi kaderini tayin hakkının koşulsuz savunulması,
  • İşçi sınıfının, kadınların ve emekçi kesimlerin siyasal özneleşmesinin desteklenmesi.

Bu eksenler birleşmeden ne gerçek anti-emperyalizm ne de gerçek demokratik dönüşüm mümkündür.

Devrimci demokratik ve ulusal bağımsızlık yolunun zorunluluğu

Ortadoğu’da halklar iki seçenek arasında sıkıştırılmaktadır:

  • Ya teokratik/otoriter rejimler,
  • Ya emperyalist dizayn projeleri.

Oysa gerçek seçenek; demokratik ve ulusal bağımsızlıkçı yoldur: Halkların kendi öz örgütlenmelerine ve özgür iradelerine dayanan; demokratik, çoğulcu; ulusların kendi kaderini özgürce belirlemesine saygılı bağımsız bir siyasal hat.

İran rejiminin yıkılması tek başına özgürlük getirmez. ABD müdahalesine karşı çıkmak ise İran rejimini savunmak anlamına gelmez. Ancak sömürgeci ve sosyal-şoven çevrelerin “anti-emperyalist” söylemlerinin çoğu zaman birer demagoji olduğunu da unutmamak gerekir.

Devrimci tutum, iki gericilik arasında taraf seçmek değil; halkların bağımsız özneleşmesini savunmaktır.

Gerçek anti-emperyalizm ancak ulusların kaderini tayin hakkını ve emekçi sınıfların siyasal iktidar perspektifini birlikte savunduğunda anlam kazanır.


Hamit Baldemir – 03.03.2026

Tags:


About the Author



Comments are closed.

Back to Top ↑