Sürece bile sömürgecilik hakim | Hüseyin Şenol
Süreç tartışmalarında demokratikleşme, entegrasyon ve yeni siyasal yönelimler öne çıkarken; statü, öz yönetim, anadil ve sömürgecilik giderek daha az konuşuluyor. Oysa Kürt sorunu yalnızca bir demokrasi sorunu değil, aynı zamanda bir sömürgecilik sorunudur.
İki yıla yakındır süreç üzerine yazıyorum. Kimi zaman destekleyenlerle, kimi zaman eleştirenlerle tartışıyorum. Fakat dikkatimi çeken bir durum var. Sürece ilişkin en küçük bir eleştiri yaptığınızda birçok kişi bunu doğrudan sürece ya da barış fikrine karşı çıkmak olarak yorumluyor. Oysa benim itirazım ne barışadır ne de Kürt sorununun demokratik ve siyasal yöntemlerle çözülmesi arayışınadır. Benim üzerinde durduğum konu, sürecin nasıl tanımlandığı, hangi hedeflere yöneldiği ve hangi taleplerin giderek geri plana itildiğidir.
“Barış ve Demokratik Toplum Süreci” olarak adlandırılan gelişmeler başladığından beri hem devlet çevrelerinden hem Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti)’den hem de Kürt Özgürlük Hareketi’nden çok sayıda açıklama geldi. Sürece ilişkin iyimser değerlendirmeler yapıldı, tarihsel fırsatlardan söz edildi ve yeni bir döneme girildiği söylendi. Buna rağmen bugün hâlâ cevap bekleyen temel soruların ortada durduğunu düşünüyorum. Üstelik bu soruların önemli bir kısmı yalnızca devlete değil, özgürlük hareketine de yöneliktir.
Değişen dil ve kaybolan kavramlar
İbrahim Çiçek’in “Sosyalizme açılan halkçı demokratik bir cumhuriyet için” başlıklı yazısını okuduğumda önemli bir gerçeğe işaret ettiğini düşündüm. Kürt sorunu çözülmeden, halkların eşitliği anayasal güvence altına alınmadan ve inkâr politikaları sona ermeden demokratikleşme söyleminin gerçek bir içerik kazanması mümkün değildir. Ancak tam da burada başka bir sorun ortaya çıkıyor. Kürt sorununun çözümünden söz edilirken son dönemde kullanılan dil giderek değişiyor.
KNK Dış İlişkiler Sözcüsü Nilüfer Koç, Kürtlerin Birleşmiş Milletler nezdinde “devletsiz ulus” olarak tanınmasını ve gözlemci statüsü elde etmesini istediklerini açıkladı. Kürtlerin uluslararası düzeyde tanınma arayışında olmasında elbette bir sorun yoktur. Ancak ben o açıklamayı okurken başka bir soru sordum. Neden Birleşmiş Milletler’den istenen şeyler Türk devletinden aynı açıklıkla istenmiyor? Neden Kürt halkının kurucu halk olarak tanınması, anayasal statü, kendi kendini yönetme hakkı, anadilde eğitim ve siyasal temsil güvenceleri aynı kararlılıkla gündeme getirilmiyor? Kürtlerin hakkı dünyanın onları “devletsiz ulus” olarak tanıması değil, önce yaşadıkları coğrafyada ulusal ve demokratik haklarının tanınmasıdır.
Benzer bir durum Abdullah Öcalan’ın Demokratik Yerel Yönetimler Konferansı’na gönderdiği mesajda da dikkatimi çekti. Mesajda kayyımlardan söz ediliyordu ama sömürgecilikten söz edilmiyordu. Yerel demokrasi vurgulanıyordu ama demokratik özerklik dillendirilmiyordu. Kürt sorununun çözümünden bahsediliyordu ama Kürt halkının statüsüne dair tek bir ifade yer almıyordu. Oysa kayyım yalnızca yerel demokrasinin askıya alınması değildir. Kayyım, Kürt halkının siyasal iradesinin inkârıdır.
Son dönemde yapılan açıklamalarda sürekli demokratikleşmeden, entegrasyondan, hukuk reformlarından ve cumhuriyetin dönüşümünden söz ediliyor. Buna karşılık sömürgecilik, Kürdistan, statü, öz yönetim ve kolektif ulusal haklar giderek daha az duyuluyor.
Sürecin nasıl adlandırıldığı da başlı başına tartışılması gereken bir konudur. Devlet ve onun bugünkü nöbetçisi AKP-MHP koalisyonu süreci daha çok güvenlik, silahsızlanma ve “Terörsüz Türkiye” söylemi üzerinden tarif ediyor. Hareket ise “Barış ve Demokratik Toplum Süreci” tanımlamasını öne çıkarıyor. Ancak her iki adlandırmada da dikkatimi çeken ortak bir nokta var: Kürt halkının statüsü, öz yönetim talebi, ulusal hakları ve sömürgecilik gerçeği bu tanımların merkezinde yer almıyor. İsimler bazen yalnızca neyin konuşulduğunu değil, neyin konuşulmadığını da gösterir.
Bu nedenle şu soruyu sormanın meşru olduğunu düşünüyorum: Kürt sorunu ulusal karakterinden uzaklaştırılarak Türkiye’nin genel demokrasi sorununun bir parçasına mı dönüştürülüyor?
Demokratikleşme mi, sömürgecilik mi?
Son dönemde süreç üzerine yapılan tartışmalarda beni en çok düşündüren konulardan biri de Kürt sorununun giderek yalnızca bir demokrasi sorunu olarak tanımlanmasıdır. Elbette Kürt sorunu aynı zamanda bir demokrasi sorunudur. Çünkü ortada inkâr edilmiş bir halk, yasaklanmış bir dil, gasp edilmiş bir siyasal irade ve yıllardır süren hak ihlalleri vardır. Ancak meseleyi yalnızca demokrasi eksikliğine indirgediğimizde çok önemli bir gerçeği gözden kaçırmış oluruz.
Kürt sorunu yalnızca bir demokrasi sorunu değildir.
Kürt sorunu aynı zamanda bir sömürgecilik sorunudur.
Bu iki yaklaşım arasındaki fark yalnızca teorik değildir. Sorunun nasıl tanımlandığı, çözümün nasıl tasarlanacağını da belirler. Eğer mesele yalnızca demokrasi eksikliği olarak görülürse, çözüm hukuk reformlarına, yerel yönetim düzenlemelerine veya anayasal değişikliklere indirgenebilir. Oysa ortada yüz yılı aşkın bir inkâr, asimilasyon ve sömürgeci yönetim pratiği varsa, sorunun kaynağına da bu açıdan bakmak gerekir.
Bu nedenle son dönemde bazı açıklamalarda sömürgecilik kavramının giderek daha az kullanılmasını dikkat çekici buluyorum. Abdullah Öcalan’ın Yerel Yönetimler Konferansı’na gönderdiği mesajı okurken de aynı şeyi düşündüm. Kayyımlardan söz ediliyordu ama sömürgecilikten söz edilmiyordu. Oysa kayyım yalnızca yerel demokrasinin askıya alınması değildir. Kayyım aynı zamanda Kürt halkının siyasal iradesi üzerinde kurulan sömürgeci vesayetin güncel biçimlerinden biridir.
Aynı durum koruculuk sistemi için de geçerlidir. Koruculuk yalnızca bir güvenlik politikası değildir. Kürdistan’da uygulanan sömürgeci yönetim anlayışının toplumsal ayaklarından biridir. Eğer bugün süreç konuşuluyorsa, koruculuk sisteminin neden hâlâ var olduğu da konuşulmalıdır.
Kürdistan adından duyulan rahatsızlık, Kürtçenin sürekli bir mücadele konusu olması, seçilmiş belediyelere kayyım atanması, anadil hakkının hâlâ güvence altına alınmaması ve Kürt halkının statüsünün tartışma dışı bırakılması birbirinden bağımsız sorunlar değildir. Bunların tamamı aynı tarihsel ilişkinin farklı görünümleridir.
Bu nedenle bugün statüden, anadilden ve öz yönetimden söz etmek yalnızca demokratik reform talep etmek anlamına gelmez. Aynı zamanda sömürgeciliğe karşı verilen tarihsel mücadelenin devamı anlamına gelir. Kürt halkı bu talepleri kendisine lütfedildiği için değil, yüz yılı aşan direnişler, ağır bedeller, sürgünler, cezaevleri ve örgütlü mücadeleler sonucunda gündeme taşımıştır.
Benim kaygım tam da burada başlıyor. Eğer Kürt sorunu giderek yalnızca demokratikleşme başlığı altında konuşulmaya başlanırsa, sömürgecilik gerçeği görünmez hale gelir. Sömürgecilik görünmez hale geldiğinde ise statü talebi de, öz yönetim talebi de, anadil talebi de zamanla içeriğini kaybetmeye başlar.
Demokratik cumhuriyet mi, ulusal haklar mı?
Tam da bu yazıyı kaleme alırken dün İstanbul’da düzenlenen “İkinci Yüzyılda Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı” başladı. Ancak başlığa ve tartışmalara baktığımda bir kez daha aynı eksikliği gördüm. Kürt sorunu hâlâ büyük ölçüde demokrasi ve cumhuriyet ekseninde ele alınıyor. Oysa kayyımların, koruculuğun, inkârın ve statüsüzlüğün konuşulduğu bir yerde sömürgecilik de konuşulmalıdır. Yerel demokrasi kadar özerklik, eşit yurttaşlık kadar ulusların kendi kaderini tayin hakkı da tartışılmalıdır. Yüz yıllık bir sorunu yalnızca “demokratikleşme” başlığına sıkıştırmak artık yeterli değildir.
Fuat Ali Rıza’nın yazısında ortaya koyduğu “Demokratik Cumhuriyet Partisi” ve “Demokratik Cumhuriyet İttifakı” önerileri dikkat çekiciydi. Yazar, CHP’yi de dışlamayan geniş bir demokratik blok oluşturulabileceğini savunuyordu. Ardından Ayşe Hür, Mahfuz Güleryüz’ün sözlerine ve Öcalan’ın “DEM’i yeni bir kongreye götüreceğim, Demokratik Cumhuriyet Partisi çerçevesinde örgütleyeceğim” değerlendirmesine dikkat çekti.
Ayşe Hür’e yönelik aylardır devam eden linç kampanyası da bu açıdan dikkat çekicidir. Farklı değerlendirmelerin yanıtlanmak yerine hedef gösterilmesi, süreç etrafında oluşan eleştiriye tahammülsüzlüğün ulaştığı boyutu göstermektedir.
Bütün bunları yan yana koyduğumda aklıma şu soru geliyor: Acaba yalnızca bir süreç mi yaşıyoruz, yoksa aynı zamanda hareketin siyasal yönelimi de değişiyor mu?
Elbette siyaset değişir, stratejiler değişir, mücadele yöntemleri değişir. Buna kimsenin itirazı olamaz. Ancak değişen şeylerin ne olduğu açıkça tartışılmalıdır. Son dönemde kullanılan kavramlara baktığımızda demokratik cumhuriyet, entegrasyon, ortak yaşam ve hukuk reformları daha fazla öne çıkarken; statü, öz yönetim, sömürgecilik ve ulusal haklar daha az görünür hale geliyor.
Son dönemde ortaya çıkan “Apocu Hareket Yönetimi” tanımlaması da bana göre aynı çerçevede değerlendirilmelidir. Bu yeni adlandırmanın henüz onu kullananlar tarafından bile tam olarak yerleşik ve istikrarlı biçimde benimsendiği söylenemez. Buradaki mesele yalnızca yeni bir isim kullanılması değildir. Asıl mesele, PKK sonrası dönemin nasıl tanımlanacağı ve hareketin kendisini hangi siyasal çerçeve içinde yeniden tarif edeceğidir. Birçok yurtseverin bu yeni tanımlamaya mesafeli yaklaşması tesadüf değildir. Çünkü isimler bazen yönelimleri de gösterir.
Benim sorum tam da burada başlıyor. Kürt halkına önerilen şey nedir? Demokratik cumhuriyet mi? Demokratik entegrasyon mu? Eşit yurttaşlık mı? Yoksa bunların yanında somut ulusal ve siyasal haklar da var mı?
Rojava’nın anlattığı gerçek
Bu soruların yalnızca teorik olmadığını Rojava’daki gelişmeler de gösteriyor.
Foza Yusif’in Şam yönetiminin seçimlerine yönelik eleştirileri, Kürtlere parlamentoda yalnızca dört sandalye verilmesine karşı yükselen tepkiler ve Hesekê’de Kürtçenin kamusal alandan dışlanmasına karşı gelişen protestolar bize önemli bir şey anlatıyor. Kürt halkı açısından dil, kimlik, statü ve temsil meseleleri hâlâ güncelliğini koruyor.
Hesekê’de Kürtçenin tabelalardan silinmesine karşı ayağa kalkan halk son derece haklıdır. Çünkü mesele yalnızca bir tabela değildir. Bu, inkâr siyasetinin devamıdır. Aynı şekilde Suriye’de Kürtlere dört sandalye layık gören anlayış da demokratik temsil değil, yeni bir dışlama biçimidir.
Ancak burada da aynı soruyu sormak gerekiyor. Rojava’da Kürtçe için ayağa kalkarken, Türkiye’deki süreç tartışmalarında anadil neden giderek daha az konuşuluyor? Rojava’da statü talep ederken, Türkiye’de statü meselesi neden daha geri planda kalıyor?
Kuzey Makedonya’da Arnavut öğrencilerin anadil hakkı için yürüttüğü mücadeleyi haklı buluyoruz. Peki aynı duyarlılığı Kürt halkının anadil talebi konusunda neden daha az görüyoruz?
Benzer bir tartışma Erkan Baş’ın “anadili Kürtçe olan bir adayda ortaklaşamayabiliriz” sözleri üzerinden de yaşandı. Daha sonra yaptığı açıklamayla kastının bu olmadığını ifade etti. Ancak Türkiye’de milyonlarca Kürdün hâlâ anadili nedeniyle ayrımcılığa uğradığı bir gerçeklik varken, bu tür ifadelerin tepki çekmesi de anlaşılırdır. Ben meseleye adayın hangi dili konuştuğu üzerinden değil, halkların eşitliği ve ortak demokratik mücadele perspektifinden bakıyorum. Sorun bir adayın anadili değil, emekten, özgürlükten ve eşit yurttaşlıktan yana olup olmadığıdır.
Sürecin tıkanması ve geç gelen itiraflar
Son dönemde yapılan açıklamalar aslında sürecin beklenildiği gibi ilerlemediğini ortaya koyuyor.
Tuncer Bakırhan süreç izleme ve takip kurulu kurulmasını öneriyor. Tülay Hatimoğulları iktidarın oyalayıcı tavrını eleştiriyor. Zübeyir Aydar somut hukuki düzenlemeler olmadan sürecin yürümeyeceğini söylüyor. Murat Karayılan ise sürecin iktidar tarafından fiilen dondurulduğunu ifade ediyor.
Açık söylemek gerekirse bunların hiçbiri beni şaşırtmadı. Çünkü aylardır aynı uyarılar yapılıyordu. Devletin somut adım atmadığı, sürecin sürekli geleceğe ertelendiği ve beklenti siyasetinin giderek büyüdüğü defalarca dile getirildi.
Karayılan’ın “süreç fiilen donduruldu” açıklamasını okuduğumda aklımdan geçen ilk şey şu oldu: Biz bunu bugün söylemeye başlamadık ki. Aylardır aynı şeyi söylüyoruz. O zaman bu eleştiriler dile getirildiğinde tepki gösterenler, bugün aynı tespiti yapanlara ne diyecek?
Ama benim açımdan mesele yalnızca devletin adım atmaması değildir. Aynı zamanda süreç boyunca hangi hedeflerin savunulduğu konusundaki belirsizliktir. Devlet ve bugün onun nöbetini tutan faşist AKP-MHP koalisyonu ne vereceğini söylemiyor. Hareket ise ne istediğini eskisi kadar açık söylemiyor.
CHP, yedeklenme ve bağımsız siyaset
Süreç tartışmaları ilerledikçe bir başka konu daha dikkat çekmeye başladı. CHP’ye yüklenen rol.
Eğer İspanya’da PSOE ile Vox arasına sıkışmanın işçi sınıfının bağımsız siyasetini görünmez hale getirdiği kabul ediliyorsa, Türkiye’de CHP ile AKP arasına sıkışmanın farklı sonuçlar yaratacağını iddia etmek de zordur.
Bugün birçok kişi CHP’yi savunmayı demokrasi mücadelesiyle eş anlamlı görüyor. Oysa birleşik mücadele başka, CHP’ye tarihsel misyon yüklemek başka şeydir. CHP’nin yaşadığı baskılara karşı çıkmak gerekir. Ancak bu, CHP’nin tarihsel rolünü unutmak anlamına gelmez.
Ortada ne kadar çok “devlet” partisine sığınan, eline onun bayrağını alan “sosyalist” var! Dün devleti eleştirenlerin bir bölümü bugün devletin kurucu partisini kurtarma telaşına düşmüş durumda. Sosyalizmi CHP’nin başarısına, demokrasiyi CHP’nin iktidarına, muhalefeti ise CHP’nin çizdiği sınırlara bağlayan bu anlayışın emekçilere de Kürt halkına da sunabileceği yeni bir şey yoktur.
Dün Kılıçdaroğlu’nu demokrasi mücadelesinin adresi olarak gösterenlerin önemli bir bölümü bugün de aynı yaklaşımı CHP üzerinden sürdürmeye çalışıyor. Oysa kişiler değişse de, düzen siyasetinden medet uman anlayış değişmiyor.
Ertuğrul Kürkçü’nün CHP’yi “yüz yıllık demokratik birikimin temsilcisi” gibi sunan değerlendirmelerini de bu nedenle ikna edici bulmuyorum. Ali Kenanoğlu’nun mutlak butlan kararını doğrudan sürece müdahale olarak yorumlamasını da yeterli görmüyorum. Çünkü Türkiye’de yaşanan her siyasi krizi yalnızca süreç üzerinden okumak da eksik bir değerlendirmedir.
Bağımsız siyaset ihtiyacı bugün geçmişe göre daha fazla önem taşıyor.
Konuşulmayanlar ve rahatsız eden sorular
Sürece dair tartışmalar ilerledikçe dikkatimi çeken bir başka durum da bazı başlıkların giderek görünmez hale gelmesidir. Oysa bir sürecin samimiyetini anlamanın yollarından biri de hangi konuların özellikle konuşulmadığına bakmaktır.
Örneğin koruculuk sistemi bunlardan biridir. Zêkreş köylülerine yönelik saldırılar, yaylalara çıkan koçerlere dönük baskılar ve son dönemde yaşanan birçok olay bize koruculuk sisteminin bütün ağırlığıyla varlığını sürdürdüğünü gösteriyor. Ben bu nedenle koruculuğun yalnızca bir güvenlik politikası değil, Kürdistan’daki sömürgeci yönetim anlayışının en görünür araçlarından biri olduğunu söyledim. Bugün süreçten söz edenlerin öncelikle bu yapıyla yüzleşmesi gerekir. Çünkü PKK’nin feshi konuşulurken koruculuğun geleceğinin hiç konuşulmaması başlı başına bir çelişkidir.
Benzer bir çelişkiyi Mahmut Alınak’ın yeniden tutuklanmasında da gördüm. Yetmiş dört yaşındaki bir siyasetçinin on birinci kez cezaevine gönderildiği bir ülkede, yalnızca iyimser açıklamalarla toplumsal güven oluşturulamaz. Bu nedenle haberin altına kısa bir not düştüm: “Bu nasıl bir barış süreciyse?” Aslında bu soru yalnızca Alınak için değil, son dönemde yaşanan birçok gelişme için geçerlidir. Bu satırları yazarken oğlu Avukat Bişar Abdi Alınak, Mahmut Alınak’ın sağlık sorunları nedeniyle denetimli serbestlikle tahliye edildiğini açıkladı; ancak yaşananlar sorunun kendisini ortadan kaldırmıyor.
Rahmi Koç’un Kürt kadınlarını hedef alan, aynı anda hem ırkçı hem cinsiyetçi bir içerik taşıyan sözde “fıkrası” da bu zihniyetin farklı bir görünümüdür. Türkiye’nin en güçlü sermaye çevrelerinin ve oligarşik düzenin önde gelen temsilcilerinden birinin böylesi ifadeleri rahatlıkla kullanabilmesi tesadüf değildir. Çünkü sömürgeci oligarşinin zihniyeti yalnızca devlet kurumlarında değil, düzenin tüm ayrıcalıklı kesimlerinde de kendisini üretmeye devam etmektedir.
Aynı durum kültürel ve ulusal haklar konusunda da karşımıza çıkıyor. Ahmet Türk’ün Amedspor paylaşımı sonrasında yaşananlar ya da Amedspor’un Süper Lig’e yükselmesinin ardından ortaya çıkan nefret dili bunun örneklerinden biridir. Amedspor yalnızca bir futbol kulübü değildir. Tıpkı Bask, Katalan ya da geçmişte Kosova takımlarının taşıdığı anlam gibi, Amedspor da inkâr edilen bir halkın görünürlüğünü temsil etmektedir.
Faşist parti BBP’nin başkanı Mustafa Destici’nin “Ne Kürdistan’ı lan” diye başlayan açıklaması da aynı zihniyetin ürünüdür. Süreçten söz edilirken bile Kürdistan adından duyulan rahatsızlık devam ediyorsa, ortada çözülmesi gereken çok daha derin bir sorun var demektir.
Beni düşündüren bir başka konu da yüzleşme meselesidir. DEM Parti’nin bu yıl da Pontos-Rum Soykırımı konusunda sessiz kalması dikkat çekiciydi. Çünkü gerçek demokrasi yalnızca güncel baskılara karşı çıkmakla değil, geçmişle yüzleşebilmekle de ilgilidir. Eğer devletin inkâr politikalarını eleştiriyorsak, aynı zamanda tarihsel inkârlarla da yüzleşebilmeliyiz.
Fakat bütün bu başlıkların ortaklaştığı bir nokta var. O da eleştirilere gösterilen tahammülsüzlüktür. Son dönemde beni en fazla düşündüren konulardan biri de budur. Sürece dair dostane eleştiriler bile çoğu zaman sürece karşı çıkmak gibi algılanıyor. Oysa benim yaptığım eleştirilerin büyük bölümü ne devletçi bir yerden ne de barış karşıtı bir yerden geliyor. Tam tersine, sürecin daha sağlam ve daha şeffaf ilerlemesi gerektiğini düşündüğüm için bu soruları soruyorum.
Asıl mesele
Bütün bunları yazarken ne devletin oyalama siyasetine teslim oluyorum ne de süreç adına yapılan her değerlendirmeyi sorgulamadan kabul ediyorum. Çünkü gerçek destek alkışlamak değil, gerektiğinde eleştirebilmektir. Gerçek dostluk da zor soruları sorabilmeyi gerektirir.
Bugün Ahmet Türk’e yönelik saldırılara da karşı çıkıyorum, Amedspor üzerinden yürütülen ırkçı kampanyalara da. Koruculuk sisteminin tasfiye edilmesi gerektiğini de savunuyorum, Mahmut Alınak’ın yeniden cezaevine gönderilmesini de kabul etmiyorum. Kürtçenin Hesekê’de kamusal alandan dışlanmasına da itiraz ediyorum, Kürdistan adından rahatsız olan sömürgeci zihniyete de.
Ama bütün bunlarla birlikte şu soruları sormaktan vazgeçmiyorum:
Sürecin sonunda Kürt halkına ne öneriliyor?
Demokratik cumhuriyet mi?
Demokratik entegrasyon mu?
Eşit yurttaşlık mı?
Yoksa bunların ötesinde somut ulusal ve siyasal haklar mı?
Çünkü ben hâlâ Kürt halkının statüsünün, anadil hakkının, kendi kendini yönetme hakkının ve sömürgecilik gerçeğinin açık biçimde tartışılmadığı bir yerde bu soruların cevaplanmadığını düşünüyorum.
Bugün süreç adına en çok ihtiyaç duyduğumuz şey alkış değil, tartışmadır. Çünkü dostane eleştirilerin bile rahatsızlık yarattığı bir yerde demokratik toplumdan söz etmek zordur. Kürt halkının statüsünü, anadil hakkını, öz yönetimini, sömürgecilik gerçeğini ve hareketin yeni yönelimlerini tartışmadan ilerleyemeyiz.
Benim itirazım da tam buradadır. Sürece değil; soruların sorulmasından rahatsız olan anlayışadır.
Kayyımların sürdüğü, koruculuğun yerinde durduğu, statünün konuşulmadığı ve sömürgeciliğin adının giderek daha az anıldığı bir tabloda, insan ister istemez şu sonuca varıyor: Sürece bile sömürgecilik hakim.
Bu nedenle süreç üzerine yazmaya, konuşmaya ve eleştirmeye devam edeceğim. Çünkü tarih bize şunu öğretti: Halkların geleceğini belirleyen şey alkışlar değil, zamanında sorulan doğru sorulardır.
Hüseyin Şenol – 14.06.2026

























































