Yedinci Şafak ve Osthofen Toplama Kampı
Osthofen Toplama Kampı, Nazi rejiminin ilk baskı merkezlerinden biriydi. Bugün anıt olarak korunan kamp, faşizme karşı direnişin ve Anna Seghers’in Yedinci Şafak romanının izlerini taşıyor.

Ali ÇARMAN (Osthofen)
Bin yıl sürecek bir imparatorluk hevesiyle iktidara taşınan Hitler ve şürekâsının yaptıkları, insanlığın en karanlık dönemleri arasında yer alıyor. Yaşananlar hafızada sürekli canlı tutulup uyanık olunmalı ki bu bir daha tekrar edilmesin.
Geriye bakış, yeterli dersler çıkarma, toplumsal ilerlemenin başlangıcıdır. Alman sosyalist hareketinin belirgin isimlerinden August Bebel’in deyimiyle, “Sadece geçmişi bilenler bugünü anlayabilir ve geleceği şekillendirebilir.”
Kâğıt fabrikasından zorla çalıştırma kampına
Konuya olan ilgimizden ötürü geçtiğimiz günlerde bir grup arkadaş ile Mannheim yakınlarındaki Osthofen Anıtlığı’nı ziyaret ettik. Hitler, iktidara gelir gelmez başta komünistler olmak üzere bütün ilerici güçlere karşı dört koldan saldırıya geçti. Tutsak edilenlerin ülkedeki cezaevlerine sığması mümkün değildi. Bunun için onlarca şehirde toplama-ölüm kampları açılmaya başlandı.
Zorunlu çalışma kampları, transit kamplar, toplama kampları, öldürme/imha merkezleri ve savaş esirleri kampları gibi değişik adlar altında açılan kamplarda tutulan 18 milyon tutsaktan 11 milyonu Naziler tarafından katledildi.
Osthofen Toplama Kampı ilk açılan kamplar arasında yer alır. 6 Mart 1933’ten Temmuz 1934’e kadar eski bir kâğıt fabrikasının binaları erken dönem kampı olarak kullanıldı.
Toplama kamplarının ilk tutsakları; Almanya Komünist Partisi (KPD), Almanya Sosyal Demokrat Partisi (SPD), anti-faşistler ve sendikacılardı. Reichstag Yangını (28 Şubat 1933) Kararnamesi’yle başlayan tutuklamalardan dolayı ilk gelenler siyasi tutsaklar oldu. 1923’te bağımsız bir “Ren Cumhuriyeti” savundukları için tutuklanan 58 kişi de buraya getirildi.
Diğer toplama kamplarına göre kısa bir süre varlığını sürdüren Osthofen’de toplam üç bin kişinin tutsak edildiği kayıtlara geçti. Bunlardan 1860’ı hakkında biyografik ayrıntı biliniyor.
Zorunlu çalışma kampları; Alman tekelleri için ucuz iş gücünden öte, en ağır şartlar ve yaşam koşullarında iki öğün yemek karşılığında günde 10-12 saat çalıştırmak ve sınırsız sömürü anlamına geliyordu.
Bu küçük denecek kampta gardiyanlar, dikenli tellerle çevrili alanda bir kafes-arena kurar ve daireler hâlindeki tutsakları kovalayarak eğlenirler.
Osthofen Zorunlu Çalışma Kampı’na on kilometre mesafede olan Worms, o yıllarda sanayinin gözbebeği şehirleri arasında yer almakla birlikte KPD ve SPD’nin yüzde 40 oy aldığı güzel bir yerdir. Bunun için de Kızıl Kale diye ünlenmiştir. Sınıf mücadelesinin en keskin biçimde yaşandığı bu alan, bu nedenle Nazilerin istilasına uğradı.
Buna benzer başkaca bilgileri kampı (eski fabrikayı) gezerken sergilenen belgelerden edinmek mümkün. Ayrıca bu mekânda kalıcı serginin yanı sıra sık sık başka sergiler açılarak çevrenin dikkati çekilmekte.
Uzunca bir fabrika görünümündeki tuğladan yapılmış binanın kapısından alana girer girmez, az ileride iki okul grubuna rehberler tarafından bilgi verildiğini gördük. Anıtlık görevlileri, okullardan eğitim amaçlı grupların gelmelerini sevinçle karşılıyorlar.
Mayıs 2004’te açılan “Zulüm ve Direniş 1933-1945” kalıcı sergisi, toplama kampına gelenlerin yoğun ilgisini çekmekte. Bir başka gerçeklik ise Nazilerin/faşistlerin hiç utanmadan, sıkılmadan halkın gözünde değer ve saygı kazanmış ne varsa hepsinden yararlanmasını bilmeleriydi.
Anna Seghers Odası
İki saat kadar gezmemizin ardından bu kez karşımıza Alman edebiyatının güçlü kalemlerinden Anna Seghers’a ayrılmış oda çıktı.
14 ay süren bu kampta olsun, diğer kamplarda olsun, tutsaklar can pahasına kaçma girişimlerinde bulunmuşlardır.
Osthofen Kampı’nda yedi tutsak aynı şekilde büyük bir cesaret ve umutla kaçmayı başarır. Nazilerin elinden Komünist tutsak Georg Heisler de altı arkadaşıyla birlikte kaçar. Kamp komutanı SS subayı Fahrenberg, kaçakların yedi gün içinde yakalanıp geri getirilmesini emreder.
Osthofen Kampı’nda nice badireleri, günlerce süren kovalamacaları büyük bir sabır ve titizlikle atlatarak sağ salim kurtulan komünist, daha sonra Anna Seghers’e kamp yaşamını “Yedinci Şafak” kitabında en ince ayrıntısına kadar anlatır.
Anna Seghers’a ayrılmış küçük odada kitabın yazılışı, ilk baskısı, diğer baskıları ile fotoğraflar ve belgeler sergilenmekte.
Georg Heisler, Wallau, Beutler, Pelzer, Belloni, Albert, Füllgrabe ve Aldinger, ellerine geçen bir fırsatı çok iyi değerlendirip kamp gardiyanını yere sererek kaçarlar. Beutler kısa bir süre sonra vurularak katledilir. Eski bir işyeri işçi temsilcisi olan Wallau da yakalanır, günler süren işkencelerde tek kelime bilgi vermeyince dövülerek öldürülür. Sirk sanatçısı olan Belloni, ihbar sonucu Gestapo tarafından ayaklarından vurularak öldürülür. Aldinger asla yakalanmaz ancak yaşlı kalbi heyecan ve korkuya dayanamaz, kalp kriziyle ölür. Füllgrabe, toplama kampına gönderilmeden önce komünistlere bağış yapan zengin bir iş adamıdır. Heisler’i Gestapo’ya teslim olması için ikna etmeye çalışır ama nafile! Sonunda kendisi gider, kendiliğinden Gestapo’ya teslim olur.
Osthofen Projesi Destek Derneği açıklamasında, erken dönem kamplarının Nazi rejiminin ilk aşamalarında siyasi muhalifleri ortadan kaldırmak ve Nazi devletini sağlamlaştırmak için kurulduğunu açıklıyor.
Yedinci Şafak kitabının ilk sayfasında yer alan “Düşündüğümüz buydu, o korkunç sabahın içerisinde. Kökümüz öyle kurutulacaktı ki yeryüzünden, tek bir tanık bile bırakamadan yitip gidecektik. Ulusumuz, tarihte bir ulusun yaşayabileceği en korkunç yazgıya uğrayacak, iki kuşak arasında bomboş bir alan yaratılacaktı; bir sonraki, öncekinin yaşadıklarını bilmesin, bayrağı onun bıraktığı yerden almasın diye…” sözleri çok şey anlatıyor bizlere.
Savaşa ve faşizme karşı on binlerce insan hapsedildi, işkence gördü, sokak ortasında katledildi, en ağır işkencelerle öldürüldü, darağacına sürüklendi, idam edildi; onlar her şart altında işçi sınıfının yenilmez ve zafere olan sarsılmaz gücünü korudular.

































































