Makaleler

Published on Nisan 24th, 2026

0

Turgut Öker’in “hata yaptık” açıklaması üzerinden Alevi örgütlenmesine dair bütünlüklü bir değerlendirme | Hasan Aygün


Alevi örgütlenmesi zaman içinde yol ve rızalık çizgisinden uzaklaşıp siyasal alanla fazla iç içe geçmeye başlamıştır…

Özgün TV’de Mehmet Ali Demir’in hazırlayıp sunduğu Hakikat Meydanı programında Sayın Turgut Öker’in “örgütlenmede hata yaptık” açıklaması, Alevi hareketinde önemli bir tartışmayı yeniden gündeme getirmiştir. Bu açıklama bir yüzleşme ihtiyacını göstermektedir. Ancak Alevi örgütlenmesinde yaşanan sorunlar yalnızca bugüne ait değildir; uzun yıllara yayılan bir sürecin sonucudur. Bu nedenle yapılması gereken şey sadece bireysel bir özeleştiri değil, geçmişten bugüne uzanan yapısal bir değerlendirmedir.

Önce hakkı teslim etmek gerekir.

Sayın Turgut Öker’in Alevi hareketinin zor dönemlerinde önemli katkıları olmuştur. Sivas, Maraş ve Çorum katliamlarının unutulmaması, anma süreçlerinin sürdürülmesi, Alevi kimliğinin görünür hâle gelmesi ve Avrupa’daki örgütlenmenin kurumsallaşması açısından verilen emekler inkâr edilemez.

Ancak bunun yanında başka bir gerçek daha vardır.

Alevi örgütlenmesi zaman içinde yol ve rızalık çizgisinden uzaklaşıp siyasal alanla fazla iç içe geçmeye başlamıştır. Burada mesele insanların siyaset yapması değildir. Herkesin seçme, seçilme ve aday olma hakkı vardır. Bu tartışma konusu değildir.

Asıl mesele şudur:

Alevi kurumlarının siyasal kariyer süreçlerinde bir basamak gibi kullanılmaya başlanmasıdır.

Geçmişten bugüne farklı dönemlerde yaşanan bazı süreçler; devletle yapılan kapalı görüşmeler, vakıf ilişkileri ve milletvekilliği ya da yerel yönetim süreçleri etrafında oluşan tartışmalar, Alevi örgütlenmesinin bağımsızlığı konusunda toplum içinde soru işaretleri doğurmuştur. Bu durum kişilere indirgenemez. Mesele yapısaldır.

Ancak aynı zamanda şunu açıkça ifade etmek gerekir:

Örgütlenme süreçlerinde yapılan hataların belirli bir bölümünün sorumluluğu doğal olarak o dönemin yöneticilerine aittir. Bu nedenle “hata yaptık” demek önemli bir başlangıçtır; fakat bu hataların nasıl oluştuğu, hangi karar süreçlerinde ortaya çıktığı ve hangi sonuçlara yol açtığı açık biçimde ortaya konmadan gerçek bir yüzleşme tamamlanmış sayılmaz.

Bugün yaşanan birçok kurumsal sorun yalnızca son dönemin değil, önceki dönemlerde oluşan örgütlenme anlayışının devamıdır. Daha sonra gelen yönetimlerin bazı yanlış uygulamaları da büyük ölçüde bu anlayışın mirası üzerinde şekillenmiştir. Bu nedenle geçmişle hesaplaşma yapılmadan yeni bir örgütlenme anlayışı kurmak mümkün değildir.

Alevi örgütlenmesinde bir diğer önemli sorun ise şeffaflık meselesidir.

Özellikle Avrupa’daki örgütlenme süreçlerinde kararların nasıl alındığı, mali süreçlerin nasıl yürütüldüğü ve hangi görüşmelerin hangi gerekçelerle yapıldığı her zaman toplumla açık biçimde paylaşılmamıştır. Daha da önemlisi, bu konularda soru soran canların zaman zaman baskı gördüğüne dair örnekler toplum hafızasında yer etmiştir.

Örneğin mali konulara ilişkin sorular sorulduğunda “Sen muhasebecilerden daha mı akıllısın?” şeklindeki yaklaşımlar sergilenmiştir. Benzer şekilde AABF genel kurullarında mali işleyişe dair sorular yönelten Servet Tari arkadaşımıza yönelik “Sen mali işlerden sorumlu muhasebeci arkadaşlarımızdan daha mı akıllısın?” şeklindeki ifadelerle salon içinde ve dışında baskı oluşturulduğu dönemler de hafızalardadır.

Oysa mali konular dâhil olmak üzere kurumsal süreçlerin sorgulanması bir hak değil, aynı zamanda bir sorumluluktur.

Soru sormak şüphe değildir.

Katılımdır.

Katılım ise örgütlenmenin zayıflığı değil, gücüdür.

Alevi yolu baskı yolu değildir; rızalık yoludur.

Bir kişinin bile rızası yoksa cem yapılmaz. Önce ikna edilir, rızalık aranır. Bu açık bir yol kuralıdır. Ancak bazı dönemlerde çoğunluk esas alınarak rızalık anlayışının geri plana itildiği uygulamalar yaşanmıştır. Bu durum Alevi yolunun temel ilkeleriyle uyumlu değildir.

Bir başka tartışma konusu da “doğal başkanlık” gibi yaklaşımlardır.

Oysa Alevilikte makam yoktur.

Pir vardır, mürşid vardır, rehber vardır. Ama bunlar makam değildir; hizmettir.

Hizmet vardır, rızalık vardır, sorumluluk vardır.

Bu nedenle Alevi yolundaki hizmet anlayışını örgütsel güç alanıyla ya da siyasal liderlik anlayışıyla karıştırmamak gerekir.

Özgün TV programında dile getirilen “kazanımların tümünün altında benim imzam var” şeklindeki yaklaşım da bu açıdan tartışmalıdır. Hiçbir örgütlenme tek bir kişinin emeğiyle oluşmaz. Alevi hareketi kolektif bir yapıdır. Bu mücadelede her canın emeği vardır.

Elbette öncülük edenler olabilir. Daha fazla sorumluluk üstlenenler olabilir. Ancak “ben yaptım” dili Alevi yolunun ruhuyla uyumlu değildir.

Alevilikte esas olan benlik değil, bizliktir.

Toplum içinde bazı çevrelerin kişileri abartılı biçimde öne çıkarması gerçekliği değiştirmez. Örgütlenmenin başarısı da hataları da kolektiftir. Bu nedenle olumlu katkılar kadar ortaya çıkan olumsuz sonuçların sorumluluğu da birlikte değerlendirilmelidir.

Bugün ihtiyaç duyulan şey bireysel açıklamalarla sınırlı bir özeleştiri değil, kurumsal bir yüzleşmedir.

Gerçek özeleştiri;

kişisel değil, kurumsal olmalı,
günlük değil, tarihsel olmalı,
yüzeysel değil, bütünlüklü olmalıdır.

Gerçek dönüşüm ise;

şeffaflığı esas almalı,
hesap verebilirliği kurumsallaştırmalı,
toplumla bağı yeniden kurmalı,
yol ile örgüt arasındaki çizgiyi yeniden netleştirmelidir.

Alevi örgütlenmesi kimsenin siyasal kariyer aracı olmamalıdır.

Herkes siyaset yapabilir. Bu bir haktır. Ancak Alevi yolunu kişisel ya da siyasal hedeflerin meşruiyet alanı hâline getirmek doğru değildir.

Bugün aynı sorular Sayın Hüseyin Mat ve mevcut yönetim anlayışına yöneltildiğinde de benzer bir tutumla karşılaşıldığını görmek kaygı vericidir. Deprem yardımlarıyla ilgili şeffaflık soruları sorulduğunda, hesap soranların zaman zaman “örgüt düşmanı” gibi gösterilmesi doğru değildir. Sivas belgesi ile ilgili hesap sorulduğunda verilen tepkiler de aynı şekilde tartışma kültürünü zayıflatmaktadır. Alman devleti tarafından sağlanan proje kaynaklarının kullanımına ilişkin sorular karşısında da yeterli açıklık sağlanmaması toplumda güven sorununu büyütmektedir.

Oysa burası kimsenin şahsi mülkü değildir.

Burası kimsenin babasının çiftliği değildir.

Bu kurumlar bu topluma aittir.

Dolayısıyla bu topluma karşı herkesin sorumluluğu vardır.

Biz üyeler ve delegeler soru sormak zorundayız.

Yöneticiler de şeffaf biçimde cevap vermek zorundadır.

Dünün yanlışları bugün de devam ediyorsa bunu görmezden gelemeyiz.

Eğer bu yanlışlara karşı birlikte duramazsak, geleceğe güven veren demokratik ve şeffaf bir kurumsal yapı oluşturamayız. Bu güvensizlik ortamını aşmanın yolu, yeniden baştan, rızalık ve hesap verebilirlik temelinde bir örgütlenme anlayışını kurmaktan geçmektedir.

Yanlışa yanlış, doğruya doğru demek zorundayız.

Aşk ile.


Hasan Aygün – 24.04.2026

Tags: , ,


About the Author



Comments are closed.

Back to Top ↑