Makaleler

Published on Mart 6th, 2026

0

Balkanlar’ı yanlış okumak: Arnavutlar, Kosova ve Öcalan | Hüseyin Şenol


Öcalan’ın Balkanlar ve Kosova üzerine yaptığı benzetmeler tarihsel gerçekliği indirgemeci bir çerçeveye sıkıştırıyor. Oysa Balkanlar’ın tarihi, imparatorlukların kaybının değil, halkların ulusal kurtuluş mücadelelerinin tarihidir.

Balkanlar’ın tarihi çoğu zaman imparatorlukların kaybettikleri topraklar üzerinden anlatılır. Oysa Balkanlar’ın gerçek tarihi, halkların özgürlük mücadeleleriyle kazandıkları bağımsızlıkların tarihidir. Bu nedenle, Balkanlar üzerine yapılan her benzetme yalnızca bir örnek değil, aynı zamanda bir tarih okumasıdır. Son günlerde yapılan bazı değerlendirmeler ise bu tarihi fazlasıyla indirgemeci bir çerçeveye sıkıştırma riski taşımaktadır.

Öcalan’ın Balkan ve Kürdistan değerlendirmeleri

Gazeteci Ruşen Çakır’ın aktardığına göre Abdullah Öcalan, yaklaşık 45 gün önce yapılan bir görüşmede şu değerlendirmeyi yaptı:
“Gazze bitti, Sevr başlıyor. Gazze eliyle kurulacak Kürdistan 1. Sevr’deki Kürdistan değil mi? Kimin eliyle kurulacağı, ayakta kalacağı bilinmiyor mu? Bahçeli, anayurt tehlikesinden bahsetmişti. Daha önce de Balkanlar örneğini vermiştim. Balkanlar neredeyse ‘ikinci Türk anayurdu’ haline gelmişti. Ama milliyetçiler İstanbul’da kendi aralarında çatışırken Balkanlar gitti. Şimdi II. Sevr kapıya gelmiş. Ben hepinize başarılar dileyebilirim, benden buraya kadar diyebilirim.”

Medya organlarında yer alan bir başka görüşmede ise Öcalan şu ifadeleri kullanıyor:

“Şunu söyleyeyim, bu önemli. Balkanların iç savaş aşamalarının sebebi partisel hesaplardı. Parti savaşlarıydı, biz bu dönemde buna izin vermeyeceğiz. Bu insanlar nasıl entegre edilecek, bunları tartışacağız. Yetkililere dedim ki ‘Ben sosyalist bir kişiliğim devlet istemiyorum ama Kürtlerden de vazgeçmiyorum.’ Bunu burada da belirteyim. Demokratik topluluklar dedim ben. Bunun formülü Cumhuriyet temellidir. Bu anlayışla kendi vatandaşı ile temas kurar, ilişki kurar. Kürtlerle de bu temelde bütünleşir.”

Bu iki açıklama birlikte okunduğunda, “bağımsızlık idealiyle” PKK’yi kuran Abdullah Öcalan’ın Balkanlar örneğini oldukça problemli bir tarih okuması içinde kullandığı görülmektedir.

Burada dikkat çekilmesi gereken nokta şudur: Öcalan Balkanlar ve Kosova örneğini yalnızca tarihsel bir değerlendirme yapmak için kullanmıyor. Bu örnekleri, bugün yaptığı siyasal değerlendirmelere dayanak oluşturmak için gündeme getiriyor. Balkanlar’da yaşananları “parti savaşları” ya da “kaybedilmiş anayurt” gibi kavramlarla anlatması, güncel politik tartışmalar içinde bir uyarı ve benzetme olarak kullanılıyor. Ancak tam da bu nedenle Balkanlar örneğinin doğru okunması daha da önem kazanıyor. Çünkü yanlış bir tarih okuması üzerine kurulan siyasal benzetmeler, hem Balkan halklarının verdiği ulusal kurtuluş mücadelelerini hem de özellikle Kosova’daki direnişin tarihsel anlamını gölgeleyebiliyor.

Öcalan’ın bu değerlendirmeleri, son dönemde kamuoyuna yansıyan bazı tartışmalarla birlikte düşünülmelidir. Özellikle söz konusu görüşmelerle ilgili hazırlanan rapor ve buna ilişkin açıklamaların gecikmeli biçimde ortaya çıkması da dikkat çekicidir. Kamuoyuna yansıyan bilgiler, bu tartışmaların zamanında ve açık biçimde paylaşılmadığını göstermektedir. Bu durum yalnızca siyasal tartışmaların sağlıklı yürütülmesini zorlaştırmakla kalmıyor, aynı zamanda yapılan değerlendirmelerin hangi bağlam içinde ortaya çıktığına dair soru işaretlerini de artırıyor.

Balkanlar hiçbir zaman “Türk anayurdu” olmadı

Öcalan’ın “Balkanlar neredeyse ikinci Türk anayurdu haline gelmişti” şeklindeki değerlendirmesi tarihsel açıdan ciddi sorunlar içermektedir.

Balkanlar hiçbir zaman yalnızca bir “Türk anayurdu” olarak görülebilecek bir coğrafya olmadı. Aksine yüzyıllar boyunca Arnavutlar, Sırplar, Bulgarlar, Yunanlar, Makedonlar ve birçok farklı halkın yaşadığı çok uluslu bir bölgeydi.

Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkanlardaki egemenliği de bu tarihsel çerçeve içinde değerlendirilmelidir. Balkan halkları 19. yüzyıldan itibaren imparatorluk egemenliğine karşı ulusal özgürlük mücadeleleri yürüttüler ve bu mücadeleler sonucunda bağımsız devletler ortaya çıktı.

Dolayısıyla Balkanlar’ın tarihini yalnızca “kaybedilmiş bir anayurt” anlatısı üzerinden okumak, o coğrafyada yaşayan halkların verdiği ulusal kurtuluş mücadelelerini görmezden gelmek anlamına gelir.

Balkan savaşları “parti savaşları” değildi

Öcalan’ın Balkanlar’daki çatışmaları “parti savaşları” olarak tanımlaması da aynı derecede sorunlu bir yaklaşımdır.

Yugoslavya’nın çözülmesi yalnızca siyasal rekabetlerin sonucu değildi. Bu süreç aynı zamanda bastırılmış ulusal sorunların ve halkların kendi kaderini tayin taleplerinin ortaya çıkmasıyla şekillendi.

Kosova’da Arnavut halkının yürüttüğü mücadele de bu bağlam içinde değerlendirilmelidir. Bu mücadele herhangi bir iç çekişme değil, ulusal varlığını koruma ve özgürlüğünü kazanma mücadelesiydi.

Kosova deneyimi

Kosovalı Arnavutlar, Sırbistan’a bağlı bir özerklik statüsüyle yetinmedi. Yugoslavya içinde diğer halklarla eşit bir cumhuriyet olmak istediler. Bu talep kanla bastırılınca bağımsızlık Arnavut halkı için kaçınılmaz bir seçenek haline geldi.

1989’dan itibaren Sırbistan’ın sömürgesi olan Kosova’da Arnavutların dili, kültürü ve siyasal hakları sistematik biçimde baskı altına alındı. Arnavutlar kamusal yaşamın birçok alanından dışlandı.

Bu koşullar altında gelişen direniş yalnızca bir siyasal hareket değil, bir ulusal kurtuluş mücadelesiydi. 1990’lı yıllarda gelişen direniş daha sonra Kosova Kurtuluş Ordusu’nun (UÇK) ortaya çıkışıyla yeni bir aşamaya ulaştı.

1999’da yaşanan savaş ve ardından gelen süreç Kosova’nın bağımsızlığa giden yolunu açtı. 17 Şubat 2008’de ilan edilen bağımsızlık, yalnızca yeni bir devletin ortaya çıkması değil; bir halkın kendi kaderini tayin hakkını fiilen hayata geçirmesidir.

Arnavutlar ve Kürtler: Bölünmüş halkların kaderi

Türkiye’ye göç etmiş bir Kosovalı Arnavut olarak yalnızca Öcalan’ın bu sözlerine değil, sağlı-sollu kesimlerin sık sık tekrarladığı ‘Yugoslavya da parçalandı’ değerlendirmesine de hep karşı çıktım. Çünkü Arnavutlar ve diğer Balkan halkları açısından en hayırlı olan, sömürgeci yapının çözülmesi ve bu sürecin hızlanmasıydı. Bir sosyalist olarak bunun arkasında çoğu zaman Türkiye’nin parçalanacağı korkusunun yattığını da biliyorum.

Birçok Kürdistanlı ve diğer uluslardan yazarların da zaman zaman belirttiği gibi, Kürt ve Arnavut halklarının tarihleri ile yaşadıkları coğrafyalar arasında dikkat çekici benzerlikler vardır. Ben de bu nedenle Kosova ve Arnavutluk örneğini sık sık Kürdistan tartışmaları bağlamında hatırlatırım. Daha birkaç hafta önce de “Kosova’dan Kürdistan’a: Ya barış ya ayrılık”başlığıyla yazmıştım bu konuda.

Kosova deneyimi yalnızca Balkanlar için değil, diğer ezilen halklar için de önemli bir tarihsel örnek oluşturur. Bu noktada Arnavutlar ile Kürtler arasında dikkat çekici benzerlikler bulunmaktadır.

Her iki halk da imparatorlukların dağılması ve yeni ulus devletlerin kurulması sürecinde bölünmüş halklar haline gelmiştir. Arnavutların yaşadığı toprakların önemli bir bölümü Arnavutluk devleti dışında kalmış; Kosova, Kuzey Makedonya, Karadağ, Sırbistan ve Yunanistan sınırları içinde bırakılmıştır. Kürtler ise Türkiye, İran, Irak ve Suriye arasında bölünmüş bir coğrafyada yaşamaya zorlanmıştır.

Her iki halk da uzun yıllar ulusal kimliklerini inkâr eden ve asimilasyonu hedefleyen politikalarla karşı karşıya kalmıştır. Arnavutlar Yugoslavya ve Sırbistan yönetimleri altında benzer baskı politikalarına maruz kalmış; Kürtler ise özellikle Türkiye’de uzun yıllar varlığı inkâr edilen bir halk olarak yaşamıştır.

Dil, kültür ve siyasal hakların bastırılması, her iki halkın tarihinde de belirleyici bir rol oynamıştır. Arnavutların Kosova’da karşı karşıya kaldığı baskı politikaları ile Kürtlerin yaşadığı inkâr ve asimilasyon politikaları arasında birçok paralellik bulunmaktadır.

Bu nedenle Kosova’daki mücadele ile Kürt halkının yürüttüğü özgürlük mücadelesi arasında tarihsel bir benzerlik kurmak mümkündür. Her iki halkın mücadelesi de yalnızca siyasal haklar için değil, aynı zamanda ulusal varlığını koruma mücadelesidir.

Kosova deneyimi, ulusal sorunların bastırılarak çözülemeyeceğini gösteren önemli bir tarihsel örnektir. Halkların kendi kaderini tayin hakkı tanınmadığında sorunlar ortadan kalkmaz; aksine daha derin krizlere yol açar.

Bu nedenle Kosova’nın bağımsızlığı yalnızca Balkanlar için değil, ulusal sorun yaşayan diğer halklar için de önemli bir tarihsel deneyimdir.

Arnavut direnişinin tarihsel kökleri

Arnavutların ulusal direniş geleneği yalnızca 19. yüzyılda ortaya çıkmış değildir. Bu direnişin kökleri çok daha eskiye, Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkanlara ilk yayıldığı dönemlere kadar uzanır.

15. yüzyılda Arnavut lider Gjergj Kastrioti, bilinen adıyla İskender Bey, Osmanlı egemenliğine karşı uzun yıllar süren bir direniş örgütledi. 1444 yılında kurulan Lezha Birliği, Arnavut prensliklerini bir araya getirerek Osmanlı yayılmasına karşı ortak bir mücadele yürüttü. İskender Bey’in önderliğinde Arnavut güçleri yaklaşık çeyrek yüzyıl boyunca Osmanlı ordularına karşı direnmeyi başardı.

Bu direniş yalnızca askeri bir mücadele değil, aynı zamanda Arnavut siyasi varlığını koruma çabasıydı. İskender Bey’in mücadelesi, daha sonraki yüzyıllarda gelişecek olan Arnavut ulusal bilincinin tarihsel referanslarından biri haline geldi.

Bu nedenle Arnavut ulusal hareketi yalnızca modern dönemin bir ürünü değildir. Osmanlı egemenliğine karşı verilen erken dönem direnişlerden başlayarak, 19. yüzyıldaki Prizren Birliği’ne, 1912 bağımsızlığına ve daha sonra Kosova ve diğer parçalardaki mücadelelere uzanan uzun bir tarihsel süreklilikten söz etmek mümkündür.

İskender Bey’in ölümünden sonra Arnavut toprakları uzun süre Osmanlı egemenliği altında kaldı. Ancak Arnavut ulusal bilinci tamamen ortadan kalkmadı. 19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’na karşı Arnavut ulusal hareketi yeniden güç kazandı. Bu sürecin en önemli dönüm noktalarından biri 1878’de kurulan Prizren Birliği oldu. Prizren Birliği, Arnavutların yaşadığı toprakların parçalanmasına karşı ortaya çıkan siyasal bir hareketti. Arnavut aydınları ve yerel liderler bu örgütlenmeyle hem Arnavut kimliğini savunmayı hem de Arnavut topraklarının başka devletler arasında paylaşılmasını engellemeyi amaçlıyordu. Bu hareket, modern Arnavut ulusal hareketinin en önemli başlangıç noktalarından biri olarak kabul edilir.

Adem Jashari’yi anarken

Kosova’daki ulusal kurtuluş mücadelesinin en güçlü sembollerinden biri Adem Jashari’dir. Kosova Kurtuluş Ordusu’nun (UÇK) kurucu isimlerinden biri olan Jashari, Kosova’daki direnişin simge figürlerinden biri haline gelmiştir.

5–7 Mart 1998’de Sırp güçleri Prekaz köyünde Jashari ailesinin evini kuşattı. Günler süren saldırı sırasında Adem Jashari teslim olmayı reddetti. Bu saldırıda Adem Jashari ile birlikte ailesinden çok sayıda kişi hayatını kaybetti. Jashari ailesinin neredeyse tamamı bu saldırıda öldürüldü.

Prekaz’da yaşananlar yalnızca bir çatışma değildi. Bu olay Kosova’da Arnavut halkının hafızasında derin bir iz bıraktı ve direnişin en güçlü sembollerinden biri haline geldi. Adem Jashari’nin ölümü Kosova’daki ulusal direnişi daha da büyüten önemli bir dönüm noktası oldu.

7 Mart vesilesiyle Adem Jashari’yi ve Kosova’nın özgürlüğü için hayatını kaybedenleri saygıyla anmak gerekir. Çünkü Kosova’nın bağımsızlığı yalnızca diplomatik süreçlerin değil, aynı zamanda ağır bedeller ödeyen bir halkın direnişinin sonucudur.

Bu nedenle Kosova’da verilen mücadele yalnızca Balkanlar’ın değil, ulusal özgürlük mücadelesi veren tüm halkların tarihine yazılmış bir direniş deneyimidir. Kürt halkının yürüttüğü özgürlük mücadelesiyle kurulan tarihsel paralellik de tam olarak burada anlam kazanır.


Hüseyin Şenol – 06.03.2026

Tags: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,


About the Author



Comments are closed.

Back to Top ↑