Süreç, seçim, durgunluk ve suskunluk | Hüseyin Şenol
Bir yanda ‘barış’ söylemi, diğer yanda süren baskı, yasak ve sansür; seçim tartışmaları ve sosyalistlerin DEM Parti içindeki konumu ise sürecin sınırlarını açığa çıkarıyor…
Türkiye’de yeniden bir “süreç” konuşuluyor. Ama bu kez ortada ne belirsizlik var ne de iyi niyetli bir iyimserlik alanı. Tablo oldukça açık: Bir yanda “barış”, “çözüm”, “demokratik toplum” söylemleri dolaşıma sokuluyor; diğer yanda ise bu söylemleri boşa düşüren, hatta açıkça çürüten bir pratik kesintisiz biçimde sürdürülüyor. Bu nedenle artık “süreç var mı yok mu” sorusu değil, bu sürecin ne olduğu sorusu belirleyici.
Çünkü ortada olan şey bir barış sürecinden çok, kontrol edilen, zamana yayılan ve gerektiğinde baskıyla tahkim edilen bir siyasal yönetim biçimidir. Yasal düzenleme yok, somut adım yok, takvim yok. Ama söylem var. Bu söylemin örttüğü şey ise açık bir durgunluk ve tıkanmadır. Süreç ne ilerliyor ne de bitiriliyor; bilinçli biçimde askıda tutuluyor. Bu yüzden yaşanan durum bir “bekleme” hali değil, doğrudan doğruya sürecin kendisidir.
Süreç ile gerçeklik arasındaki çelişki
Bugün yaşanan tablo, “barış” ile “baskı”nın aynı anda yürütüldüğü bir çelişkiler rejimini ortaya koyuyor. Belediyelere yönelik operasyonlar sürüyor, kayyım politikası devam ediyor. 31 belediye başkanının görevden alınması ve milyonlarca oyun yok sayılması, sürecin gerçek karakterini açık biçimde gösteriyor. 2024 yerel seçimlerinde sandığa giden yaklaşık 9 milyon insanın oyunun bugün yerel yönetimlerde temsil edilmemesi, yalnızca bir idari tasarruf değil, doğrudan siyasal bir irade gaspıdır.
Ama bütün bunlara rağmen aynı anda “çözüm” konuşuluyor.
1 Mayıs’ta Taksim hâlâ yasak. Cumartesi Anneleri yıllardır aynı bariyerlerin önünde bekliyor. İnsan hakları savunucuları tutuklanıyor, anmalara saldırılıyor. Bütün bu tabloya rağmen “barış” söylemi dolaşımda tutuluyor. Bu çelişki artık örtülebilir olmaktan çıkmış durumda.
Kürtçe film Rojbash’ın yeniden yasaklanması bu açıdan oldukça çarpıcı bir örnek. Mahkeme kararıyla kaldırılan bir yasağın kısa süre içinde yeniden devreye sokulması, hukukun nasıl siyasal iktidarın ihtiyaçlarına göre eğilip büküldüğünü açıkça ortaya koyuyor. Bu sadece bir film yasağı değil; Kürt halkının dili ve kültürü üzerindeki denetimin sürdüğünün açık ilanı. Aynı şekilde Van’da Kürtçe eğitim veren ARSÎSA derneğine kesilen ağır para cezası da, “süreç” söylemine rağmen sömürgeci reflekslerin aynen devam ettiğini gösteriyor.
Bu tablo karşısında “normalleşme” söyleminin bir illüzyon olduğu giderek daha görünür hale geliyor. Kültürel alanda bile en temel haklara tahammül yoksa, siyasal düzlemde bir çözümden söz etmek daha da zorlaşıyor.
Barış söylemi ve siyasal hesap
Bu noktada Mehmet Ali Demir’in tespiti önemli bir yere oturuyor. Türkiye’de “barış” ve “çözüm” söylemlerinin çoğu zaman gerçek bir demokratikleşme iradesinden değil, siyasal dengeler içinde kurulan pazarlıklardan doğduğunu söylüyor. Gerçekten de bugün “barış” söyleminin içeriğine bakıldığında, bunun toplumsal bir dönüşüm projesinden çok, iktidarın kendi siyasal ihtiyaçlarına göre şekillenen bir araç haline geldiği görülüyor.
Arif Çelebi’nin “sürecin ruhu oyalama, uzatma ve çürütme” tespiti de tam buraya denk düşüyor. Somut adım atmadan süreci sürdürmek, beklentiyi yönetmek ve bu arada mevcut politikaları kesintisiz biçimde devam ettirmek, bu yaklaşımın temel karakteri haline gelmiş durumda. Ancak süreci yalnızca kaçınılmaz bir tasfiye olarak görmek de eksik olur. Rojava örneğinde görüldüğü gibi, bu tür süreçler aynı zamanda direnişin ve yeniden inşa imkanlarının da ortaya çıktığı alanlar yaratır. Mesele, bu alanların nasıl değerlendirileceğidir.
Sansürlü süreç
Bu tartışmaların bir başka boyutu da sansür meselesi. Mehmed S. Kaya’nın Türkiye’de medyanın resmi ideoloji tarafından yönlendirildiğine dair tespiti önemli, ama bugün mesele bununla sınırlı değil. Sorun, muhalif ve yurtsever alan içinde de işleyen bir sansür mekanizmasının varlığıdır.
Mustafa Yavuz’un sürece dair söyleşisinin yayımlanmaması, bu durumun somut bir örneği. Açık bir yasak yok belki ama bilinçli bir sessizlik var. Eleştirel görüşler doğrudan yasaklanmasa bile dolaşıma sokulmuyor, bazı yazılar paylaşılmıyor, bazıları ise sonradan kaldırılıyor. Bu durum, yalnızca devletin değil, muhalif alanın içinde de işleyen bir sansür mekanizmasının varlığını gösteriyor.
Bu noktada Abdullah Öcalan’ın İmralı görüşmelerinde dile getirdiği ve Ruşen Çakır’ın aktardığı “davul boynumda, herkes vuruyor” sözüne de değinmek gerekiyor. Bu ifade yalnızca dışarıya dönük bir sitem değil; aynı zamanda sürece dair eleştiri getiren kesimlere de dolaylı bir mesaj içeriyor. Ancak burada ciddi bir genelleme ve haksızlık var.
Çünkü ortada herkesin vurduğu bir tablo yok. Eleştiriyle yüklenmek aynı şey değil. Bugün farklı siyasal çevreler, sosyalistler ve hatta sürece destek veren birçok kesim, sürecin sağlıklı ilerleyebilmesi için uyarılarda bulunuyor, risklere işaret ediyor, eleştirel katkı sunuyor. Bunları “vurmak” olarak tanımlamak, eleştiriyi değersizleştirmek anlamına gelir.
Dahası, burada çok daha ciddi bir sorunla karşı karşıyayız: sansürün boyutu. Yüzlerce ileri kadronun, binlerce kadro ve politikacının sürece dair eleştirel söz kuramaması, söz kurduğunda ise bunun çeşitli biçimlerde bastırılması, küçümsenecek bir durum değil. Bu yalnızca bir hassasiyet meselesi değil; doğrudan siyasal bir daralma.
Özellikle DEM içindeki sosyalistlere ve genel olarak “dost” olarak tarif edilen kesimlere dönük sert ve dışlayıcı yaklaşımlar da bu tablonun bir parçası. Eleştiri alanı daraldıkça, sürecin etrafında fiili bir dokunulmazlık alanı oluşuyor. Oysa bu, süreci korumaz; aksine daha kırılgan hale getirir.
Burada asıl sorun, eleştirinin süreci zayıflatacağı düşüncesidir. Oysa tam tersine: bu tartışmalar ve eleştirel değerlendirmeler süreci geriletmez, bizzat ileri taşır. Eleştirinin bastırıldığı bir yerde sağlıklı bir ilerleme olmaz; en fazla yüzeyde bir uyum görüntüsü oluşur.
Eğer her itiraz “yüklenme”, her eleştiri “tokmak” olarak görülürse, bu yalnızca eleştiriyi bastırmaz; aynı zamanda sürecin kendi zeminini de daraltır. Ortak akıl böyle oluşmaz, böyle zayıflar.
Bu nedenle “herkes vuruyor” genellemesine itiraz etmek gerekir. Çünkü ortada tek yönlü bir saldırı değil; destek, eleştiri ve uyarıların iç içe geçtiği çok katmanlı bir tablo var. Bu tabloyu doğru okumadan, sağlıklı bir süreçten söz etmek mümkün değildir.
DEM Parti ve tartışmalı yaklaşım
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) milletvekili Ceylan Akça’nın İlke TV’de yaptığı değerlendirme bu tartışmanın önemli bir örneğini oluşturuyor. Akça, “Türkiye seçimli bir otoriter sistemdir” diyerek mevcut yapının seçimlerle aşılmasının mümkün olmadığını savunuyor; demokratikleşmeyi ise seçimlerin ön koşulu olarak tarif ediyor.
Akça’nın yaklaşımında, “önce demokratikleşme, sonra seçim” şeklinde özetlenebilecek bir siyasal çerçeve öne çıkıyor. Bu çerçeve, mevcut sistemin karakterine dair önemli bir noktaya işaret etse de, buradan çıkarılan sonuç ciddi bir sorun barındırıyor.
Çünkü bu yaklaşım, demokratikleşmeyi seçimlerin ön koşulu haline getirerek siyaseti fiilen askıya alan bir mantık üretir. Türkiye’de seçimlerin kusurlu olduğu doğru olsa da, siyasal mücadeleyi seçimler ile demokratikleşme arasında keskin bir sıralamaya hapsetmek, mevcut iktidar ilişkilerini değiştirecek araçları zayıflatır.
Demokratikleşme kendiliğinden gelmez; ancak siyasal mücadeleyle, yani seçimler dahil tüm alanlarda verilen baskı, örgütlenme ve politik müdahaleyle ilerler. “Önce demokratikleşme, sonra seçim” yaklaşımı, pratikte ne zaman ve nasıl gerçekleşeceği belirsiz bir geçişe işaret ederken, toplumun elindeki en somut müdahale araçlarından biri olan seçimleri ikincilleştirir.
Bu da eleştirilen “seçimli otoriterlik” tespitini aşmak yerine, onun karşısında edilgen bir pozisyona düşme riskini barındırır.
Benzer bir sınırlılık, DEM Parti’nin 1915 açıklamasında da görülüyor. “Soykırım” kavramının kullanılması önemli bir eşik gibi sunulsa da, failin açık biçimde tarif edilmemesi ve tarihsel sorumluluğun bugüne bağlanmaması, bu açıklamayı politik olarak zayıflatıyor.
Bu tartışmanın bir diğer boyutu da, sol-sosyalist yapılar içindeki gecikmeler olarak karşımıza çıkıyor. DEM Parti’nin sosyalist bileşenlerinden Sosyalist Yeniden Kuruluş Partisi (SYKP)’nin kongresinde “Süreç ve Stratejik İttifakın Geleceği” başlığı altında yürütülen tartışmalar ve ancak bu aşamada bir kararın netleşmesi, bu başlıkta yaşanan gecikmeyi gösteriyor.
Üstelik bu kararın ancak kıl payı bir çoğunlukla alınabilmiş olması, yalnızca bir zamanlama sorunu değil; aynı zamanda parti içindeki belirsizliğin ve yön arayışının da bir göstergesi. Sürecin uzun süredir Türkiye siyasetinin merkezinde olduğu düşünüldüğünde, böylesi bir tartışmanın ancak kongre aşamasında ve bu denli sınırlı bir uzlaşıyla sonuçlanması, gelişmelerin geriden takip edildiğine işaret ediyor.
Alınan kararın içeriğinden bağımsız olarak, zamanlaması ve ortaya çıkış biçimi başlı başına bir sorun. Çünkü siyasal süreçler yalnızca doğru pozisyon almakla değil, o pozisyonu doğru zamanda ve net bir iradeyle almakla anlam kazanır. Geciken ve zorlanan tutumlar, çoğu zaman etkisini de sınırlar.
Ezilenlerin Sosyalist Partisi (ESP) çevresinin eleştirel yaklaşımına önceki yazılarımda değinmiştim. DEM Parti bileşenleri içinde en açık ve süreklilik taşıyan “dayanışmacı” eleştirel yaklaşımın bu çevreden gelmesi, diğer yapıların suskunluğunu da daha görünür hale getiriyor.
Burada akla şu soru da geliyor: DEM Parti’nin SYKP’li eş genel başkanı Tülay Hatimoğulları, bu tablo içinde nasıl bir siyasal hat sürdüre(bile)cek?
DEM Parti Sözcüsü Ayşegül Doğan’ın MYK toplantısı sonrası yaptığı açıklamada, partinin olağan kongresinin Eylül ya da Ekim ayında gerçekleştirileceğini belirtmesi de bu tartışmaların önümüzdeki dönemde daha da derinleşeceğine işaret ediyor. Mevcut tablo düşünüldüğünde, bu kongrenin yalnızca bir takvim meselesi değil; aynı zamanda sürece dair farklı yaklaşım ve yönelimlerin daha açık biçimde tartışılacağı bir zemin haline gelmesi kaçınılmaz görünüyor.
Seçim meselesi: yanlış beklenti, doğru ihtiyaç
Seçim tartışmaları bu çerçevede ayrı bir önem taşıyor. Aziz Tunç’un “seçimle bu iktidar gitmez” tespiti belirli bir gerçekliğe işaret ediyor. Evet, mevcut sistem seçimli bir otoriterlik üretmiş durumda ve seçim süreçleri iktidarın kontrolünde şekillenebiliyor. Ancak buradan hareketle seçimleri önemsizleştirmek doğru değil.
Bugün ortaya çıkan tabloya baktığımızda, yüzde birkaç puanlık farklar –örneğin CHP’nin sınırlı bir önde görünmesi– bu iktidarı göndermeye yetmez. AKP ve MHP’den oluşan blok, devlet imkânlarını, manipülasyon araçlarını ve seçim süreçlerini kullanarak bu farkı tersine çevirebilecek güce hâlâ sahiptir. Bu nedenle seçimler üzerinden hızlı bir değişim beklentisi gerçekçi değildir.
Ama bu durum seçimleri değersiz kılmaz. Seçimler, sosyalistler açısından propaganda, örgütlenme ve kitlelere ulaşma açısından önemli bir mücadele alanıdır. Bu alanı terk etmek, iktidarın elini güçlendirmekten başka bir sonuç doğurmaz. Sorun seçimler değil; seçimleri burjuva bloklar arasında tercihe indirgemektir.
CHP, operasyonlar ve sınırlar
CHP’ye yönelik operasyonlar açık bir siyasi tasfiye girişimidir. Bu konuda herhangi bir tereddüt yok. Ancak bu durum CHP’yi eleştirmemek anlamına gelmez. Hüseyin Yeter’in de işaret ettiği gibi, CHP’nin yapısal sınırları ciddi bir sorun olmaya devam ediyor.
Son dönemde daha da görünür hale gelen Kemalist referansların güçlendirilmesi ve “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” gibi sloganların yeniden öne çıkarılması, bu sınırların en somut göstergelerinden biri. Bu siyasal dil, yalnızca sembolik bir tercih değil; aynı zamanda muhalefetin hangi zeminde siyaset kurduğunu da ortaya koyuyor.
Oysa mesele sadece iktidarın baskısı değil; aynı zamanda nasıl bir alternatifin kurulacağıdır. CHP, daha tutarlı bir demokratik çizgiye yönelmiş, milliyetçi ve ırkçı reflekslerden arınmış bir siyasal hat kurabilmiş olsaydı, bugün DEM Parti ile daha geniş ve gerçek bir ortaklaşma zemini oluşabilirdi.
Ancak mevcut durumda, sömürgeci Kemalizme yaslanarak kurulan bu siyasal hat, özellikle Kürt meselesinde ciddi bir mesafe yaratıyor. Bu mesafe yalnızca teorik değil; pratikte de ortak mücadele imkanlarını daraltıyor.
Bu tabloyu yalnızca yukarıdan yapılan analizlerle değil, sahada karşılaşılan tepkilerle de görmek mümkün. CHP’li belediyelere yönelik operasyonlar sonrası, bazı çevrelerde “verdiğimiz paralar da boşa gitti” gibi ifadelerin dillendirilmesi, meselenin nasıl algılandığını açık biçimde gösteriyor. Ataşehir’den Büyükçekmece’ye, Beylikdüzü’ne kadar benzer yorumların tekrar edilmesi, yerel düzeyde kurulan ilişkilerin de tartışılması gerektiğini ortaya koyuyor.
Burada açık olmak gerekiyor: AKP’nin soygun düzeni nasıl teşhir ediliyorsa, benzer ilişkiler CHP içinde ortaya çıktığında da aynı açıklıkla konuşulmalıdır. AKP’lilerin yaptığı suç da suçtur, CHP’lilerin yaptığı da. Muhalefette olmak kimseyi aklamaz. “AKP’ninki suç, CHP’ninki değil” anlayışı sadece iktidarın değil, muhalefetin de çürümesine yol açar.
Dahası, belden aşağı siyaset ne CHP’yi ne de muhalefeti kurtarır. Bu tür yöntemler, mevcut çürümeyi yeniden üretmekten başka bir işe yaramaz. Aynı durum başka bir siyasal yapı içinde de yaşansa –örneğin DEM içinde– buna karşı çıkmak gerekir. İlke, kişiye ya da partiye göre değişmez.
Bugün gelinen noktada, CHP’li belediyelerde de birçok yerde rüşvet ve kayırmacılık iddialarının konuşulduğu bir tablo var. AKP’deki ölçekte olmayabilir, ama “muhalif ölçekte” bir çıkar ilişkisi ağının oluştuğunu görmezden gelmek de mümkün değil. Bu gerçeklik tartışılmadan, temiz siyaset iddiası inandırıcı olamaz.
Dolayısıyla ortaya çıkan tabloyu sadece iktidarın baskılarıyla açıklamak yeterli değil. Muhalefetin kendi içinde kurduğu bu ilişkiler ve sınırlar da, ortaklaşma ihtimallerini zayıflatan temel unsurlardan biri olmaya devam ediyor.
Kürt meselesi ve süreklilik
Bütün bu tartışmaların merkezinde ise hâlâ Kürt meselesi duruyor. Ve bu başlıkta yaşanan süreklilik, “süreç” söyleminin sınırlarını en açık biçimde ortaya koyuyor. Kürtçe yasaklanıyor, Kürtçe eğitim cezalandırılıyor, seçilmiş irade tanınmıyor. Ama aynı anda “barış” deniyor.
Bu çelişki çözülmeden hiçbir sürecin ilerlemesi mümkün değil.
Mehmed S. Kaya’nın “demokratik entegrasyon” eleştirisi bu noktada önemli bir uyarı içeriyor. Kürt meselesini bireysel haklar düzeyine indirgemek, kolektif hakları ve tarihsel talepleri görmezden gelmek anlamına gelir. Bu da fiilen asimilasyonun başka bir biçimde sürdürülmesidir.
Umut, kırılma ve ısrar
Bütün bu tablo, ister istemez bir kırılma duygusu yaratıyor. Süreç ilerlemiyor, baskı sürüyor, siyasal alan daralıyor. Bu durum yalnızca bir tıkanma değil; aynı zamanda bir yönsüzlük hissi de üretiyor.
Ama mesele burada bitmiyor. Aynı tablo içinde başka bir gerçek daha var: Toplumda hâlâ güçlü bir barış talebi bulunuyor. Kürt halkının, emekçilerin, gençlerin ve farklı kimliklerin eşitlik ve özgürlük talebi ortadan kalkmış değil. Tam tersine, tüm bu baskı politikalarına rağmen varlığını koruyor ve kendine yeni ifade alanları arıyor.
Bu nedenle yapılması gereken şey, süreci olduğu gibi kabullenmek ya da tümden reddetmek değil; onu eleştirel bir yerden zorlamak, genişletmek ve gerçek bir demokratikleşme hattına doğru itmek.
Seçimler de bu mücadelenin dışında değil, tam tersine bir parçası. Sokak da, söz de, örgütlenme de bu bütünün içinde anlam kazanıyor. Demokratikleşme tek bir hamleyle, tek bir süreçle ya da tek bir seçimle gelmeyecek. Ama hiçbir mücadele verilmeden de gelmeyecek.
Bu yüzden, bütün bu çelişkilere, kırılmalara ve belirsizliklere rağmen, hâlâ aynı noktada ısrar etmek gerekiyor.
Barışı, eşitliği ve özgürlüğü bir beklenti olarak değil, bir mücadele hattı olarak savunmak gerekiyor.
Benim için mesele tam da burada duruyor: İnadına barış.
Hüseyin Şenol – 25.04.2026















![“Şark meselesi [Türkiye] ve Marksizm” kitabı ile “Süreç” üzerine | Mustafa Yavuz](https://www.avrupademokrat9.com/wp-content/uploads/2026/04/mustafa-yavuz-1-136x78.jpg)








































