23 Nisan Şenliği’nden 24 Nisan Utancı’na… | Doğan Özgüden
Sadece 1915 Soykırımı’nın değil, 23 Nisan’da kurulmuş Meclis’in Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan ve Hüseyin’in İnan’ın idamlarını ikinci kez onaylamasının da yıldönümü…
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 106. kuruluş yıldönümünü temsil eden 23 Nisan, ülkede olduğu gibi, Türk göçmenlerin yoğun bulunduğu ülkelerde de büyük törenlerle kutlandı. Ama 23 Nisan’ı izleyen bir 24 Nisan var ki, insanlık tarihinin en büyük kitlesel cürümlerinden biri olan 1915 Ermeni soykırımının 111. yıldönümünde anılması, utanç verici bir kararla Türkiye’de bu yıl da yasaklandı.
24 Nisan acısını sürgün yaşamımızda ilk kez bir başka nedenle 54 yıl önce yaşamıştık. Evet, her 23 Nisan’da kuruluş yıldönümü büyük törenlerle kutlanan Türkiye Büyük Millet Meclisi, 12 Mart faşist cuntasının dayatmasıyla askeri mahkeme tarafından ölüme mahkum edilen üç genç devrimcinin, Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan’ın Anayasa Mahkemesi tarafından geri çevrilen idam kararlarını, 24 Nisan 1972 günlü oturumda ikinci kez görüşerek onaylamıştı.
Üç genç devrimcinin idamını engellemek için Paris-Brüksel-Strasbourg ekseninde yoğun bir kampanya yürüttüğümüz günlerdi. İşte o günlerdedir ki, ülkemiz tarihinin Türkiye’de yarım yüzyılı aşan süredir yok sayılan utanç verici sayfalarından biri, Osmanlı Devleti’nin Ermeni ve Asuri yurttaşlarını katlettiği ya da sürgüne zorladığı 1915 Soykırımı konusunda sorgulanacaktık.
Bir akşam, Belçika Televizyonu’ndan meslektaşımız Marcel Croës’in evinde başka bir misafirle birlikteydik. Türkiye’deki insan hakları ihlallerini anlatırken, bu misafir bana doğrudan bir soru sormuştu: “1915 Ermeni Soykırımı hakkında ne düşünüyorsunuz?”
O soruya doğru dürüst yanıt veremediğim için o andan itibaren bu konuyu, Batı’da yayınlanmış kaynaklara başvurarak incelemeye başladım…
1975 yılında Ermeni örgütü Asala, Ankara rejimini 1915 soykırımını tanımaya zorlamak için Türk hedeflerine karşı şiddet eylemlerine başladığında, bu konu, isteyerek ya da istemeyerek, Türkiye’deki demokratik örgütlerin de gündemine girdi.
Bu eylemler Ankara rejimine hizmet eden medyada Ermeni karşıtı bir kampanyaya yol açtığında, 1981 yılında Brüksel’de yayınladığımız Tek Cephe gazetesinde Türk demokratik güçlerini Ermeni soykırımı meselesini ciddiye almaya çağıran ilk makaleyi yayınladık.
1987 yılında, Türkiye’deki insan hakları ihlallerine dair kapsamlı bir Kara Kitap yayınladık; bu belge, ülkedeki Kürt ve Hristiyanların baskı altına alınmasına dair bir bölüm de içeriyordu.
O noktadan itibaren, tarihsel gerçekleri arayışımızda artık yalnız değildik.
1970’lerin sonlarında ve özellikle 1980’deki üçüncü darbeden sonra, baskıdan kaçan Ermeni, Asuri ve Kürt siyasi mültecilerin kitlesel akını, Avrupa’daki Türkiye vatandaşlarının toplumsal yaşamında bir dönüm noktası oldu.
Yurt dışındaki Türk göçmen derneklerinin neredeyse tamamı askeri cuntanın baskıcı politikalarına boyun eğerken, Ermeni, Asuri ve Kürt göçmenler kendi örgütlerini kurdular.
Diasporanın 1915 soykırımının tanınması için verdiği tarihi mücadele, Türkiye ile her zaman yakın örgütsel bağlarını koruyan bu yeni derneklerin desteğiyle yeni bir ivme kazandı.
1990’larda, Belçika Demokratik Ermeniler Derneği, Belçika Asuri Enstitüsü, Brüksel Kürt Enstitüsü, Güneş Atölyeleri ve Info-Türk Vakfı, Türkiye’de insan ve halk haklarının savunulması için bir platform oluşturdu.
Bu platform, Avrupa Ermeni Federasyonu ile birlikte, 2005 yılında Ermeni ve Asuri soykırımının 90. yıldönümünü anmak için bir dizi akademik ve kültürel etkinlik düzenledi.
Bu gelişmelere öfkelenen Türk lobisi, Türk aşırı milliyetçi gruplarını Ermeni, Kürt ve Asuri örgütlerine karşı kışkırtmaktan çekinmedi.
1994’te Bozkurtlar barışçıl bir yürüyüşe katılan yaklaşık Kürtlere saldırdı.
1998’de Brüksel’deki Kürt Enstitüsü ve Rue Bonneels’deki başka bir Kürt derneğinin binalarına, Brüksel polisinin hemen önünde yapılan kundaklama saldırısını dehşetle hatırlıyorum!
2008’de de, soykırım inkârını eleştirdiği için Info-Türk yöneticilerine karşı bir linç kampanyası başlatıldı. Belçika devleti beni koruma altına almak zorunda kaldı.
Ankara’nın inkârcılığına karşı mücadelede daha önemli bir dönüm noktası, 2007 yılında Türk devletinin karanlık güçleri tarafından Ermeni gazeteci Hrant Dink’in öldürülmesi oldu.
Türkiye’de ilk kez on binlerce Türk demokrat, Ermeni Soykırımı’ndaki bu son adıma karşı protesto gösterileri düzenleyerek, “Hepimiz Ermeniyiz… Hepimiz Hrant Dink’iz!” diye sloganlar attı.
1915 soykırımının tanınması o zamandan beri Türkiye’deki demokratik güçlerin başlıca taleplerinden biri haline geldi.
Ne var ki, özellikle son on yılda Türkiye’yi zindana dönüştüren, insan haklarını sürekli ayaklar altına alan mevcut iktidar, 24 Nisan anma törenlerini sürekli yasaklamaktadır.
Ekte, 24 Nisan Anma Platformu’nun ve İnsan Hakları Derneği’nin bu konudaki açıklamalarını paylaşıyorum.
24 NİSAN ANMA PLATFORMU’NUN PROTESTOSU
Önceki yıllarda Taksim, Tünel ve Şişhane’de 24 Nisan 1915’in yıldönümünde anma etkinlikleri gerçekleştiren 24 Nisan’ı Anma Platformu, 24 Nisan Cuma günü Kadıköy Süreyya Operası önünde saat 19.00’da bir anma toplantısı gerçekleştirmek için İstanbul Valiliği’ne başvuruda bulundu. Başvurulara önceki dört yıl da Valilikçe izin verilmemişti. Valilik bu yılki anmaya da izin vermedi.
24 Nisan Anma Platformu’nun yasak kararıyla ilgili açıklaması şöyle:
“24 Nisan anması demokratik bir haktır…
2010 yılından pandemiye kadar başta İstanbul olmak üzere birçok şehirde gerçekleştirdiğimiz 24 Nisan anmaları pandeminin başlamasıyla birlikte yasaklanmaya başladı.
Bu yıl da İstanbul Valiliği’ne soykırım anmasıyla ilgili dilekçemizi sunduk ve 1915’te yaşamını yitirenlerin yasını tuttuğumuz ve yüzleşme çağrılarını dile getirdiğimiz anma etkinliğinin organizasyonu için çalışmalara başladık.
Valilik bu yıl da anma etkinliğimizi yasakladı. Biz ısrar etmekten vazgeçmeyeceğiz. Dört beş sene öncesine kadar meydanlarda gerçekleşen anmaların hiçbir açıklama yapılmadan yasaklanmaya başlamasının hiçbir izahı yok.
24 Nisan anmaları hem katledilen yüz binlerce insana duyduğumuz saygının, ailelerinden, arkadaşlarından, işlerinden, çevrelerinden koparılıp alınarak öldürülenleri unutmadığımızı göstermenin bir alanı; hem de bugüne, yaşayanlara verdiğimiz bir mesajdır.
Demokrasinin gelişmesinde, bir arada yaşama kültürünün şekillenmesinde, şiddetin ve nefret söyleminin geriletilmesinde en önemli adım, 24 Nisan’da kaybettiklerimizi, insanları, canlıları, kültürü, gelenekleri hatırlatmak; unutmadığımızı göstermek ve yüzleşmektir. Anmanın yasaklanmasını protesto ediyor ve karar vericilere tutumlarını gözden geçirmeleri çağrısını yapıyoruz.”
Anmalar 2010-2019 yılları arasında kesintisiz biçimde yapılmıştı. İlk olarak Taksim Meydanı’nda yapılan anmalar daha sonra Tünel Meydanı ‘nda yapılabilmiş, son olarak Şişhane’de yapılan anmalardan sonra pandemi nedeniyle meydanda anma yapılamamıştı. Ancak pandemi sonrasında anmalara hiçbir şekilde izin verilmedi.
İHD’DEN AÇIKLAMA: İNKÂRA SON VERİN
İHD Irkçılık ve Ayrımcılığa Karşı Komisyon önceki yıllarda olduğu gibi yazılı bir açıklama yayınladı. “Cezalandırılmayan suç işlenmeye devam eder: Tanı, Af Dile, Tazmin Et” başlıklı açıklamadan bir bölüm şöyle:
“Bu topraklarda işlenmiş ve hâlen işlenmekte olan ağır insan hakları ihlalleri, Cumhuriyet rejiminin üzerine inşa edildiği soykırımın mirasıdır. 20. yüzyılın başında Küçük Asya ve Kuzey Mezopotamya’da Hristiyan halklara —Ermenilere, Süryani-Asurilere ve Rumlara— yönelik gerçekleştirilen soykırım ve bunun inkârı, devletin kendi yasalarını çiğnemesini ve hukuk dışına çıkmasını meşrulaştırmış; bu devlet aklı Cumhuriyet tarihi boyunca varlığını sürdürmüştür.
İnkâr öyle boyutlara ulaşmıştır ki, ‘soykırım’ sözcüğü uzun süre yasaklanmış; toplum da bunu içselleştirerek bu kelimeyi kullanmaktan kaçınmıştır. Aydınlar dahi bu sözcüğü kullanmaktan çekinmiştir. O dönemlerde İstanbul Şubesi çatısı altında faaliyet gösteren komisyonumuz, coğrafyamızda ilk kez ‘soykırım’ sözcüğünü açıkça kullanarak 24 Nisan 2005 tarihinde bir anma toplantısı düzenlemiş ve ‘Tanı, af dile, tazmin et’ çağrısında bulunmuştur.
Soykırımla ilgili yapılan açıklamalar nedeniyle yıllar içinde davalar açılmaya başlanmıştır. Örneğin, İHD Dersim Şubesi ve Diyarbakır Barosu’na, soykırımı andıkları gerekçesiyle ‘Türk milletini ve Türkiye Cumhuriyeti’ni aşağılamak’ suçlamasıyla davalar açılmış; her iki dava da beraatle sonuçlanmıştır. Yine komisyonumuzun 2021 yılında yaptığı açıklama nedeniyle üyelerimize karşı dava açılmış; İstanbul 51. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülen davada beraat kararı verilmiş, İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi’nde yapılan istinaf incelemesi sonucunda bu karar kesinleşmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti yargısı, bu konunun tartışılmasını dahi istememektedir. Çünkü tartışma, sorgulamayı beraberinde getirecektir. Bu nedenle baskılar ve yasaklamalar sürse de açılan davalarda ceza verilmemesi yönünde bir politika izlenmektedir.
Soykırım sadece ölüm değildir. Soykırım; sürgün, yollarda saldırıya uğrama, açlık, hastalık, tecavüz ve tarif edilemez bir zulmü de içerir. Ancak bununla da sınırlı değildir. Soykırım aynı zamanda bir hırsızlıktır. Kurbanların el konulan taşınmaz malları; işlikler, bağlar, bahçeler, tarlalar, konaklar, evler, hastaneler, manastır ve kilise arazileriyle sınırlı değildir. Aynı zamanda bankalardaki hesaplarına ve değerli eşyalarına el konulmasını da kapsar. Bu boyutu az konuşulan bu büyük yağmanın tutarı, 1915 yılı değerleriyle 22 milyon dolar olarak hesaplanmaktadır.
Soykırımı anma günü olan 24 Nisan’da; 24 Nisan 2011 tarihinde Batman’da zorunlu askerlik görevini yaparken bir başka er tarafından vurularak katledilen Sevag Şahin Balıkçı’yı da anıyoruz. Sevag’ın anısını yaşatmaya söz veriyoruz.
2005 yılından bu yana her 24 Nisan’da aynı talebi dile getiriyoruz: Soykırımın inkârı, soykırımın sürdürülmesidir. İnkâra son verin. Bütün hukuki sonuçlarıyla birlikte suçu kabul edin. Ancak o zaman mezarsız ölülerin ruhu huzura erebilir, adalet yerini bulabilir. Aksi takdirde soykırımın laneti bu toprakların üzerinden kalkmayacaktır.”
Seçtiklerimiz: Doğan Özgüden – Artı Gerçek – 23.04.2026

























































