“Düdükçülerle fırçacıların savaşı” devam ediyor | Tolga Tören
Usta yazar Aziz Nesin, Düdükçülerle Fırçacıların Savaşı oyununda, savaşın gerçekliğini birçok açıdan gözler önüne serer. En çok da, savaşa, dolayısıyla barışa karar verenlerin, verili toplumsal ilişkiler setinin sürdürülmesinin asli unsurları olması durumunda, başımıza gelmesi mümkün olanlar açısından.
Üç ülke resmeder büyük yazar, genel olarak ekonomi politiğe, özel olarak ise savaşın ekonomi politiğine ne kadar hâkim olduğunu da ortaya koyan bu metninde. Birinci ülke, uluslararası ticarette düdük üretiminde uzmanlaşmıştır ve bu ülkenin egemenleri, savaş çıkması durumunda, ordunun düdük ihtiyacının, dolayısıyla düdük satışlarının artacağı yönünde hesaplar yapmaktadır. Bu hesaplara denk gelen resmî söylem ise, “milli çıkarlar”ın savaşmayı gerektirdiği biçiminde olur elbet! İkinci ülke fırça üretiminde uzmanlaşmıştır. Bu ülkenin egemenleri ise savaş çıkması durumunda hayvanların ölecek olmasından dolayı, fırça üretiminde gerekli olan kıl fiyatlarının ve fırça üretim maliyetlerinin düşeceğini, dolayısıyla fırça satışlarından elde edilen kârın artacağını hesaplamaktadır. Velhasıl “milli çıkarlar” bu ülke için de savaşmayı gerekli kılmaktadır!
Elbette, her iki ülkenin egemenleri de kapitalizmin daha fazla üretim, sömürü ve kâr biçiminde özetlenebilecek “rasyonalitesini”, milliyetçilik ve dolayısıyla savaş çığırtkanlığı paketine sarmalayarak toplumun önüne getirmekten geri durmaz. Özellikle de savaş erkanının söylemleri ve girişimleri aracılığıyla. Orhan Veli’yi anımsatırcasına:
“Neler yapmadık şu vatan için!
Kimimiz öldük;
Kimimiz nutuk söyledik.”
Vatanın bekası için savaşılmalıdır nitekim!
Bu noktada, belki de okuru biraz sıkmak pahasına, Karl Marx’ın ünlü eseri Kapital’i hatırlamak gerekiyor. Üstadın bu eserinde, kapitali, yani sermayeyi, sadece sosyolojik bir kategori, bir sınıf olarak değil, bir ilişki biçimi olarak da analiz ettiğini. Üretim sürecindeki sömürü ile başlayan, bir kanser hücresinin bütün bedeni sarması misali, adı yeryüzü olan bedende kendini yeniden üreterek yayılan, bunu yaparken de bir dizi çelişki ve çatışmayı açığa çıkaran bir süreç olarak! Sadece sınıflar arasında değil, sınıfların kendi içinde de. Dolayısıyla, sermayenin de kendi içerisinde farklılaşabildiğinin, çelişkiler barındırabildiğinin, dahası birbirini—rakibini—yok etmeye çalıştığının altını çizdiğini. Örneğin, ABD sermayesinin Donald Trump’ta somutlaşan, petro-kimya ve silah sanayisinde yoğunlaşmış kesimleri savaş çığlıkları atarken, finans alanında yoğunlaşmış kesimlerinin “istikrar ve öngörülebilirlik” vurgusu yapmasını hatırlatırcasına!
Büyük yazar Nesin, sermayenin (ve devletin), içine doğduğumuz coğrafyadan da iyi bildiğimiz, bu habire “istikrar” vurgusu yapan, yaptıkça da “barış”ı araçsallaştıran kesimlerini de öngörür metninde. Nitekim, oyunda karşımıza çıkan üçüncü ülkenin yöneticileri, savaş çıkması durumunda, ülkedeki bankalara yatırılan finansal varlıkların çekileceğini, popüler söylemle ifade edecek olursak, “istikrarın ve öngörülebilirliğin” ortadan kalkacağını düşündüklerinden olsa gerek, iki ülkenin savaşmasına engel olma çabasına girer.
Müzakereler süresince, kısmen üçüncü ülkenin diplomasisi baskın gelir. Kısmen; çünkü, savaş tamamen önlenememişse de savaş narası atan taraflar en azından savaşın formunun değişmesine ikna olmuştur. Bu nokta da büyük yazarın önemli bir öngörüsüdür elbet. Nitekim, yapay zekâ ile planlanan harekâtların savaş anlatılarının en önemli ögelerinden birisini oluşturmasının da gösterdiği üzere, evet, günümüzde savaşın formu değişmiştir.
“Büyük anlatılar”ın bitişinin, “tarihin sonunun”, “piyasanın zaferi”nin ilan edildiği ve bunların en önemli itkisinin “bilgi” olduğu iddia edildiği 1990’lardan bugüne ilerledikçe, o fetişleştirilen “bilgi”nin algoritmaların labirentlerinde emeği kontrol etmekle kalmayıp, savaşı planlayan bir “meta” hâline gelişine de şahit oluyoruz. Ancak, Nesin’in 1968’de yayımlanan metni, evet, savaşın formunun değiştiğini öngörmüşse de; bu öngörü, anlaşılır bir şekilde, bir önceki paragraftaki boyutları yansıtır nitelikte değildir. Bir başka ifadeyle, “istikrar” için “barış”ı pazarlayan ülkenin diplomatlarının yaratıcılığı, topların tüfeklerin patlayacağı bir savaşın yerine bir “parmak savaşı” önerebilmekle sınırlı kalmıştır.
Tarafsız ülkenin önerisine göre, savaşmak isteyen ülkelerin genel kurmay başkanları, üç ülkeden temsilcilerin de bulunduğu bir ortamda birbirlerinin parmaklarını bütün güçleri ile ısıracaklar, önce “aman” diyenin ülkesi savaşı kaybetmiş sayılacaktır. Metnin bu bölümü, savaş ya da savaşa hazırlık zamanlarında kaybedilen, çoğu zaman da sadece bir sayıya, istatistiğe indirgenen ya da envanterden silinen bir ekipman misali, “zayiat” hanesine yazılan “ölü canlar”ı da anımsatır okura. Bu “ölü canlar”ın savaş erkanı tarafından nasıl görüldüğünü! Başkasının canını öne sürerek savaşmanın “dayanılmaz hafifliği”ni! Nitekim “parmak savaşı”nın potansiyel savaşçılarından birisi, bir genelkurmay başkanı, müzakereler sırasında kendisinin çok yaşlı olduğunu, takma diş kullandığını ve dişlerinin keskin olmadığını dile getirir; düşmanının dişlerinin ne kadar keskin olduğunu işaret etmeyi de unutmadan. Dolayısıyla, bu adaletsiz bir savaş olacaktır! Diğer “mümtaz savaşçı”nın derdi ise, parmağının inceliğidir. Rakibinin parmakları “dolma gibi”dir oysa. Ve bu durum savaşı adaletsiz, “orantısız” hâle getirecektir!
Genelkurmay başkanlarının “adalet” konusundaki itirazlarına bulunan çözüm ise, parmak savaşının iki ülkeden seçilen birer er arasında, yani sadece ordunun değil, çoğu zaman toplumsal tabakalaşmanın, yani sınıf ilişkilerinin de en alt basamağında olanlar arasında yapılmasıdır. İki ülkeden, elbette kahramanlık nidaları eşliğinde seçilecek bu “er”ler birbirinin parmaklarını ısıracak, önce “aman” diyenin ülkesi savaşı kaybetmiş sayılacaktır. Dolayısıyla her iki ülkenin kaderi de alt sınıfların, yani Nazım’ın tanımıyla “büyük insanlık”ın dayanma kabiliyetine bağlıdır! Elbette bu dayanma gücü “yerlilik” ya da “millilik” söylemleriyle keskinleştirilmelidir!
Burada okuru belki biraz daha sıkmak pahasına, tekrar Marx’a dönmek gerekiyor. Üstat, Kapital’in bir başka yerinde, bir sanayi tarihçisine atıfla sermayenin bilimi hizmetine almasının, işçinin söz dinlemez elinin söz dinlemeyi öğrenmesi anlamına geldiğini ifade eder. Özel üniversite sayısının, bilginin “üniversite-sanayi iş birliği” gibi tanımlamalar altında sermayenin hizmetine sunulmasının, “piyasa”nın bilgisini üretmeyen bölümlerin kapatılmasının ya da ikincilleştirilmesinin de gösterdiği üzere, üstat haklıdır elbet.
“Düdükçülerle fırçacıların savaşı”na gelince: Parmak savaşının devam ettiği süreçte, iki ülkenin bilim insanlarının kahkaha ve kaşıntı bombaları üzerine çalışmasının da gösterdiği üzere, Nesin de sermayenin bilimi hizmetine almasının nelere yol açabileceğinin farkındadır: “Parmak savaşı”nın “kahramanı” iki erin, savaşın asıl kaybedenlerinin kendileri olacağını fark edip, aralarında anlaşıp, birbirlerinin parmaklarını ısırıyormuş gibi yaptıkları zaman zarfında, kahkaha ve kaşıntı bombaları patlar… Sonuç, üç ülkenin de halklarının kahkaha ve kaşınma krizleri sonucunda hayatlarını kaybetmeleridir.
Günümüzde, dünya üzerinde sadece devletler arasında devam eden silahlı çatışma sayısı 60’ın üzerinde ve bu sayı İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana en yüksek rakamı ifade ediyor. Bu bilgiyi, silah sanayinin ürettiği ürünlere, yani savunma, daha doğrusu saldırı sektörüne yapılan kamu harcamalarındaki artışla, ekolojik tahribatla, savaşların yarattığı milliyetçi atmosferde emeğin sesinin bastırılmasıyla birlikte düşündüğümüzde, söylenecek tek şey kalıyor geriye: Düdükçülerin ve fırçacıların savaşı devam ediyor! Savaşın kimler arasında devam ettiğinin farkında olanlar ise, o iki erin gözlerine bakmaya devam ediyor: Anlaşsınlar ve birleşsinler umuduyla.
Seçtiklerimiz: Tolga Tören – https://zeplinart.com/urun/zeplinart-nisan-mayis-haziran-sayisi/








![“Şark meselesi [Türkiye] ve Marksizm” kitabı ile “Süreç” üzerine | Mustafa Yavuz](https://www.avrupademokrat9.com/wp-content/uploads/2026/04/mustafa-yavuz-1-136x78.jpg)
















































