Makaleler

Published on Mart 1st, 2026

0

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ve Türkiye-AB ilişkileri üzerine | Cumali Yağmur


Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Avrupa Birliği (AB) Türkiye’ye karşı tutumunu değiştirmediği sürece Türkiye’nin tam üye olmak istemeyeceğini ifade etmektedir. Her ne kadar AB ülkeleri bir birlik oluşturmuş olsalar da gerçek anlamda ortak bir “uygarlık” inşa etmekte zorlandıkları ileri sürülebilir. Öte yandan Türkiye’nin farklı bir uygarlık dairesinde yer alması, kültürel ve dini yapısının AB ile tam örtüşmemesi nedeniyle üyeliğine mesafeli yaklaşıldığı da bir gerçektir. Bu karşılıklı tutumlar değişmediği sürece tam üyelik sürecinin tıkanması kaçınılmazdır. Mevcut tabloda Türkiye’nin AB tam üyeliği ufuk çizgisinden oldukça uzaktadır.

Türkçede bir deyim vardır: “Tavşan dağa küsmüş, dağın haberi olmamış.” Dışişleri Bakanlığı makamında bulunan bir kişinin AB üyelik şartlarını ve birliğin işleyişini bilmemesi düşünülemez. Bu nedenle Hakan Fidan’ın gerçekleri çarpıtarak Türkiye halkını yanılttığı; sorumluluktan uzak politikalarla ve bilinçli biçimde hedef saptırdığı söylenebilir.

Hükümet, Türkiye’nin tam üyeliği için temel şart olan Kopenhag Kriterleri’ni göz ardı ederek gerçekçi olmayan bir söylem geliştirmektedir. Bu kriterlere göre Türkiye’nin AB’ye üye olabilmesi için Kürt ve Alevi sorunlarını demokratik yollarla çözmesi, Ermeni meselesindeki tutumunu uluslararası beklentilerle uyumlu hale getirmesi, Yunanistan ve Kıbrıs sorunlarını diplomatik zeminde çözmesi ve altyapısını AB standartlarına ulaştırması gerekmektedir.

Bugün ise Türkiye’de demokrasi ve insan hakları ciddi biçimde gerilemiş durumdadır. Basın özgürlüğü büyük darbe almış, çok sayıda gazeteci tutuklanmıştır. Dış politikada komşularla yaşanan sorunlar, milliyetçi ve sert söylemler süreci daha da zorlaştırmaktadır. Yönetimin tek merkezde toplanması ve muhalefete karşı sergilenen otoriter tutum, üyelik sürecini çıkmaza sürüklemektedir. Türkiye bu şartların büyük bölümünü yerine getirmediği için müzakereler yıllardır fiilen donmuş durumdadır.

Ekonomik tablo da olumsuzdur. Türkiye derin bir ekonomik kriz yaşamaktadır; kişi başına düşen milli gelir gerilemekte, Türk lirasının dolar ve euro karşısındaki değer kaybı sürmektedir. Geniş halk kesimleri yoksullaşırken işsizlik yüksek seviyelerdedir. Hukuk güvenliğinin zayıflaması yabancı sermayeyi uzaklaştırmakta, yatırım ortamına duyulan güveni sarsmaktadır. Demokrasi ve istikrar konusundaki belirsizlikler bu olumsuz tabloyu daha da ağırlaştırmaktadır.

Turizm tesisleri modern olmasına rağmen güvenlik ve siyasi istikrar endişeleri nedeniyle turistler İspanya, İtalya ve Yunanistan gibi ülkeleri tercih etmektedir. Bu da turizm gelirlerinin beklenen düzeyin altında kalmasına yol açmaktadır. AB ülkelerinin dışişleri temsilcilikleri, vatandaşlarına Türkiye’de siyasi veya hukuki sorunlarla karşılaşabileceklerine dair uyarılar yapmaktadır.

Türkiye’de demokratik gerileme ve siyasi istikrarsızlık temel sorunlardır. Cezaevleri dolup taşmış, ifade özgürlüğü ciddi biçimde sınırlandırılmıştır. AKP-MHP iktidarı, özellikle CHP ve DEM Parti’nin kazandığı belediyelere kayyum atayarak seçilmiş yöneticileri görevden almakta ve yerlerine atamalar yapmaktadır. Bu uygulamalar, yerel demokrasiyi zedelemekte ve otoriter bir yönetim anlayışını pekiştirmektedir. Seçilmiş belediye başkanlarına yönelik yargı baskıları da (Ekrem İmamoğlu’na yönelik davalar dahil) demokrasi açısından ciddi tartışmalara yol açmaktadır.

Türkiye, milliyetçi ve sert dış politika çizgisi nedeniyle diplomatik esneklik göstermekten uzak görünmektedir. Üyelik koşulları yerine getirilmediği için müzakereler askıya alınmıştır. Gerçekten tam üyelik hedeflenseydi, Kopenhag Kriterleri doğrultusunda somut adımlar atılmış olurdu. Ancak mevcut yönetim, ideolojik yaklaşımları nedeniyle Kürt, Alevi ve Kıbrıs gibi temel meselelerde çözüm üretmekten kaçınmaktadır. Tarihsel olaylarla yüzleşmek yerine inkârcı bir tutumun sürdürülmesi de süreci zorlaştırmaktadır.

AKP-MHP koalisyonu iktidarda olduğu sürece Kopenhag Kriterleri’nin karşılanması zor görünmektedir. Bu nedenle Bakan Fidan’ın sorumluluğu AB’ye yükleyen açıklamaları inandırıcı bulunmamaktadır. Hükümet, AB içindeki görüş ayrılıklarını öne çıkararak kendi kamuoyuna farklı bir tablo sunmaktadır.

Oysa AB üyeliğinin sağlayacağı avantajlar topluma açık ve dürüst biçimde anlatılsa, geniş kesimlerin destek vereceği düşünülebilir. Bugün AB ülkelerinde yaklaşık 6 milyon Türkiye kökenli insan yaşamaktadır. Tam üyelik halinde Türkiye ortak pazara tam erişim sağlayacak ve nüfusu oranında Avrupa Parlamentosu’nda güçlü bir temsil elde edecektir. Tarım ve bölgesel kalkınma fonlarından milyarlarca euro destek alma imkânı doğacaktır. Bu potansiyel kazanımların hayata geçirilememesi, mevcut politik tercihlerle yakından ilişkilidir.

Tarihsel sürece bakıldığında Türkiye, 1995 yılında AB ile Gümrük Birliği Anlaşması’nı imzalamış, 10-11 Aralık 1999’daki Helsinki Zirvesi’nde ise aday ülke statüsü kazanmıştır. Ayrıca 18 Şubat 1952’den bu yana NATO üyesi olarak Batı ittifakı içinde yer almaktadır. Buna rağmen üyelik süreci siyasi ve demokratik kriterler nedeniyle ilerleyememiştir.

Sonuç olarak Türkiye, mevcut yönetim anlayışıyla demokratik standartlarını yükseltmediği sürece AB üyeliği hedefinden uzak kalmaya devam edecektir. Demokratikleşme, hukuk devleti ve insan hakları alanlarında kapsamlı reformlar gerçekleştirilmeden üyelik perspektifinin canlanması mümkün görünmemektedir. Türkiye’nin geleceği açısından asıl belirleyici olan, demokratik kurumların güçlendirilmesi ve toplumsal uzlaşının sağlanmasıdır.


Cumali Yağmur – 01.03.2026

Tags:


About the Author



Comments are closed.

Back to Top ↑