Faşizme lanet, halklara özgürlük! | Hüseyin Şenol
30 Ocak 1933 – Hitler’in iktidara gelişinin yıl dönümünde: Faşizmin yükselişi, halklara karşı ittifaklar, faşist iktidar-muhalefet ilişkileri ve ulusalcılığın normalleşmesi… Faşizm sadece geçmişin değil, bugünün de doğrudan tehdidi...
Ne iktidardaki ne de muhalefetteki faşistlere ve ulusalcılara destek tercihimiz olamaz. Ulusalcılık, sömürgeciliğin, faşizmin ve ırkçılığın yedek gücüdür. Faşist iktidarlara ve onların muhalefetteki uzantılarına karşı kesin bir duruş sergilemek, insanlığın geleceği için vazgeçilmezdir. Faşizmle uzlaşmak ya da ona alan açmak, yalnızca tarihsel bir hata değil, aynı zamanda bugünü çözümsüzlüğe, geleceği karanlığa mahkûm etmektir. Anti-faşist mücadelenin gerekliliği, geçmiş deneyimlerle olduğu kadar, güncel politik dinamiklerle de sabittir.
Hitler’in yükselişi ve bugüne uzanan dersler
Tam 93 yıl önce, 30 Ocak 1933’te Hitler’in Almanya’da iktidara gelişi, faşizmin kriz anlarında burjuvazinin tercihiyle nasıl sistem haline geldiğini gösterir. 1932’nin sonlarında sermaye çevreleri, muhafazakârlar ve ordu Hitler’in yükselişini destekledi. Tekelci sermayenin isteği doğrultusunda, Cumhurbaşkanı Hindenburg’un, başbakanlığı Hitler’e vermesi bir dönüm noktasıydı. Böylece faşizm, bu kez “sandık yoluyla” gelen bir rejim olarak inşa edildi.
Hitler’in ilk icraatları komünistleri ve sosyalistleri tasfiye etmek, sendikaları dağıtmak ve basını susturmak oldu. Sosyal demokratların komünistlerle ittifakı reddetmesi, parlamenter sistemin kırılganlığını yedekleme tercihi, bugünkü mücadeleler için de tarihsel bir uyarıdır.
Faşizm uygulama değil, rejim biçimidir
Faşizm; münferit baskı politikaları ya da sağcı retoriklerle açıklanamaz. Faşizm, egemen sınıfların kriz anlarında tercih ettiği, kapitalizmi baskı ve şiddetle tahkim eden özel bir devlet biçimidir. Bu nedenle mücadele yalnızca figürlere ya da tekil uygulamalara değil, faşizmi mümkün kılan toplumsal, ekonomik ve ideolojik düzene yönelmelidir.
Bugün dünya genelinde faşist partiler, kendilerini klasik diktatörlüklerle değil, “halkın sesi” ve “sisteme karşı öfke” gibi söylemlerle pazarlamaktadır. Bu pazarlama diline karşı en büyük güç, örgütlü emek ve halk sınıflarının bilinciyle kurulan mücadeledir.
AfD artık marjinal değil, sistemin göbeğinde
2026 Almanya’sında faşist parti Almanya İçin Alternatif (AfD) artık marjinal bir sağ parti değil, birçok eyalette ana politik aktör hâline geldi. Saksonya, Thüringen, Brandenburg gibi bölgelerde yüzde 35–40 bandına yerleşmiş durumda. Bu yalnızca bölgesel bir başarı değil; federal siyasetin, kamuoyunun ve medya dilinin dönüştürülmesi anlamına geliyor. Irkçı parti AfD, geleneksel muhafazakâr seçmeni olduğu kadar, sistem karşıtı tepkiyi de arkasına alarak büyüyor.
Bu büyüme süreci, merkez sağ partilerin yıllardır sürdürdüğü dışlayıcı göçmen politikalarının yarattığı iklimde gerçekleşti. SPD, FDP ve CDU gibi partiler, göçmenleri sorun olarak çerçeveleyen söylemleri meşrulaştırdı. AfD bu söylemleri radikalleştirdi, toplumsal öfkeyi sistemli biçimde örgütledi. Bugün Almanya’da AfD, yalnızca bir parti değil, aynı zamanda alternatif bir devlet tahayyülü öneriyor.
ICE modeli: baskı rejiminin yeni şablonu
Bavyera AfD grubu, ABD’de göçmenlere yönelik baskıcı uygulamalarıyla tanınan ICE (Immigration and Customs Enforcement) modelini Almanya’ya taşımak istiyor. ICE, Amerika’da kitlesel takip, sistematik gözaltı, sınır dışı ve fişleme operasyonlarıyla biliniyor. AfD, bu modeli görünüşte “düzensiz göçü kontrol altına almak” için önerse de, önerinin asıl hedefi çok daha geniş: İç güvenlik yasalarını yeniden şekillendirmek, dijital takip sistemleri kurmak ve toplumun belli kesimlerini potansiyel tehdit olarak kodlayarak fişlemek.
Yeşiller Partisi’nden Cemal Bozoğlu’nun da uyardığı gibi, bu plan yalnızca göçmenleri değil, tüm toplumu hedef alıyor. Bozoğlu’nun ifadesiyle: “AfD’nin önerileri Almanya’yı şiddetin, takibin ve tehditlerin yaşandığı bir ülkeye dönüştürme riski taşıyor.” Faşizm, yalnızca iktidarın gasp edilmesiyle değil, bu türden kademeli ve sistematik yasal düzenlemelerle toplumun tüm dokusunun dönüştürülmesiyle kurulur. ICE modeli, bu dönüşüm için tasarlanmış yeni nesil bir baskı şablonu olarak devreye sokulmak isteniyor.
AfD’nin Avrupa’daki bağları ve uluslararası aşırı sağ ile ittifakı
AfD’nin yükselişi yalnızca Almanya içi dinamiklerle sınırlı değildir. Parti, Macaristan’da Orbán’ın Fidesz’iyle, İtalya’da Meloni’nin Fratelli d’Italia’sıyla, Fransa’da Le Pen’in RN’iyle ittifak içinde çalışmaktadır. Avrupa Parlamentosu’nda bu yapılar, göçmen karşıtı politikaları, kadın düşmanlığını ve AB karşıtlığını ortak çizgiler hâlinde savunmaktadır. AfD bu bağlamda yalnızca ulusal değil, Avrupa’daki faşist blokun stratejik parçasıdır.
Programları net: Kültürel üstünlük, kadın düşmanlığı, polis devleti.
AfD’nin 2026 seçim bildirgesi klasik bir faşist çerçeveyi andırıyor: Alman kültürünün üstünlüğü, göçün tehdit olarak sunulması, kadınların eve kapatılması, LGBTQ+ karşıtlığı, Avrupa Birliği’nden çıkış talebi ve güvenlik aygıtlarının tahkim edilmesi. “Millî sosyal yardımlar” önerisiyle göçmenler dışlanırken, polis yetkileri artırılmak isteniyor. Bu program yalnızca sağ popülizm değil; otoriter, etnikçi, cinsiyetçi bir devlet modelinin inşası anlamına geliyor.
Remigration: etnik temizlik hayali.
AfD’nin “remigration” stratejisi, yalnızca yeni gelen göçmenleri değil, Almanya’da doğmuş ve vatandaşlık hakkı kazanmış milyonlarca insanı hedefliyor. Bu, klasik bir etnik temizlik politikasıdır. Uçak biletli propaganda, halk arasında nefretin araçsallaştırıldığı, ırkçılığın “espri” ile maskelendiği tehlikeli bir süreçtir. Bu söylemlere yalnızca tepki vermek yetmez; karşısına örgütlü mücadele ve devrimci bir politik hat konulmalıdır.
Türkiye’de faşist partiler iktidarda; devlet dönüşüm içinde mi?
AKP-MHP ittifakı, uzun süredir yasama, yargı ve yürütme erklerini fiilen tek elde toplamış durumda. Bu iktidar bloğu, faşizan bir yönetim anlayışıyla hareket ediyor: Kayyum uygulamalarıyla yerel demokrasi askıya alınmış, basın ve medya büyük ölçüde kontrol altına alınmış, yargı ise siyasi iktidarın doğrudan bir aracı hâline getirilmiştir. Ancak bu tabloya rağmen, Türkiye’de henüz anayasal ve kurumsal bütünlüğüyle tanımlanabilecek bir faşist devlet biçiminin oluştuğunu söylemek teorik olarak isabetli değildir.
Faşist bir devlet biçiminin kurulması ve sürdürülebilmesi için, yalnızca baskı ve şiddet değil; aynı zamanda belirli bir düzeyde toplumsal onay ve rıza üretimi gereklidir. Bugün Türkiye’de bu toplumsal eşik tümüyle aşılmış değildir. Dahası, faşist AKP-MHP iktidarı, -devlete de sürekli danışarak- biçimsel bir rejim değişikliğine gitmeyi şu aşamada gerekli görmemektedir; zira mevcut hukuk dışı denetim mekanizmaları ve yürürlükteki baskı düzeniyle, toplumu kontrol altında tutabilmekte ve kendi siyasal hedeflerini büyük ölçüde gerçekleştirebilmektedir.
Sistem otoriterleşmekte; ancak faşist devlet biçiminin kurumsallaşması yönünde iktidar tarafından bilinçli, açık ve geri dönülmez bir adım atılmış değildir. Mevcut güç dengesi ve denetim mekanizmaları, iktidar açısından yeterince işlevsel bulunduğundan, bu dönüşüme şu an için ihtiyaç duyulmamaktadır.
Muhalefet faşizan sürece dolaylı olarak eşlik ediyor
Bu otoriter dönüşüm yalnızca iktidarın doğrudan hamleleriyle değil, muhalefetin zımnî rızası ve politik tercihleriyle de pekişmektedir. Ulusalcı CHP, faşist İYİP ile Zafer Partisi ve İslamcı Yeniden Refah Partisi gibi düzen içi partiler, özellikle Kürt meselesi söz konusu olduğunda, iktidarın baskıcı çizgisiyle örtüşen bir siyasal tutum benimsemektedir. Göçmen karşıtlığı, güvenlikçi politikalar ve milliyetçi söylemler bu partilerce de tekrar edilmekte; böylece faşizan iklim sadece iktidar eliyle değil, muhalefet tarafından da yeniden üretilmektedir.
Dolayısıyla Türkiye’de henüz tam teşekküllü bir faşist devletten bahsetmek mümkün olmasa da, faşizan uygulamalar ve sömürgecilikte süreci güçlendiren bir siyasal atmosferin muhalefet eliyle de desteklendiği açıkça görülmelidir.
Barış, direnişin ayrılmaz parçasıdır
Bugün yeniden gündeme gelen ve eleştirel bir yaklaşımla birlikte desteklediğim “çözüm süreci” tartışmaları, faşist-sömürgeci iktidarın kontrol ve teslim alma stratejilerinin parçası olarak ele alınıyor. “Demokratik İslam” gibi kavramlarla toplumu yeniden biçimlendirmek isteyen bu blok, Kürt halkının direnişini kırmayı hedefliyor. Ancak barış, iktidarın taktik hesaplarına indirgenemez; halkların eşitlik, özgürlük ve statü talebinin tarihsel bir zorunluluk olduğunun bilinciyle ele alınmalıdır.
Rojava’da Türkiye destekli HTŞ’nin Kürt mahallelerine ve devamında Rojava geneline saldırısı, SDG’nin kazanımlarına yönelmiş açık bir sömürgeci-faşist hamledir. Bu tür saldırılar, yalnızca bölgesel değil, ideolojik bir imha planının parçasıdır. Faşizm, sadece baskı değil, halkların varlığını inkâr eden bir yeniden biçimlendirme projesidir.
Bu koşullarda Erdoğan-Bahçeli iktidarının yeniden masaya oturmak zorunda kalması, sadece taktik değil, gerçeğin zoruyla oluşan tarihsel bir zorunluluktur. Tıpkı zamanında Hitler’in bile Sovyetlerle ateşkes araması gibi, faşist-sömürgeci iktidarlar da eninde sonunda halkların direnişi karşısında geri adım atmak zorunda kalır. Barış için mücadele, faşizme karşı direnişin ayrılmaz parçasıdır.
DEM Parti ve sol sosyalist hattın sorumluluğu
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti)’ye yönelik siyasi kuşatma devam ediyor. Ancak bu kuşatmayı kırmak için sistem içi ittifaklar değil, halkla kurulan örgütlü ilişki belirleyici olacaktır. Anti-faşist, özgürlükçü ve halkçı bir çizgi, yalnızca seçim başarılarıyla değil, mücadeleyle kurulur. Sosyalist yapıların da bu hatta ilkesel duruşla katkı sunması, solun onur meselesi olmalıdır.
Ne Almanya’da ne Türkiye’de faşizme karşı mücadele, düzen içi partilere yedeklenerek yürütülemez. Öncesiyle ve sonrasıyla 2023 seçimleri bu bakımdan büyük bir uyarıydı.
2026 Almanya seçimlerine doğru giderken AfD’ye karşı sistem partilerine oy vermek, bir kötüye karşı diğerine destekten öte gitmeyecektir. Gerçek mücadele, sosyalist ve devrimci adayların halka güven vererek sahada olması, sözünü örgütlemesiyle yürütülmelidir.
Sol ulusalcılığın maskesi düşmelidir
Sol maskesiyle yürütülen ulusalcılık da faşizmin yeniden üretim biçimlerinden biridir. “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” gibi sloganlar, devletçilikle milliyetçiliği birleştirir. Ümit Özdağ gibi klasik faşistlerin ve Yılmaz Özdil gibi ulusal faşist figürlerin sistem içinde bu kadar meşrulaşmasının nedeni, “düzen muhalefeti”nin bu dile sessiz kalmasıdır. Bu gibi figürlerin iktidarı, Hitler’in iktidarından farklı olmayacaktır. Faşizmle mücadele, açık ya da maskeli, onun her biçimiyle yüzleşmekle mümkündür.
Uluslararası dayanışmanın rolü ve bugünkü görev de çok önemli;tarihte faşizme karşı verilen mücadeleler, yalnızca ülke içinden değil, uluslararası dayanışmayla başarıya ulaştı. Bugün de Almanya’daki antifaşist direniş, Polonya, Türkiye, Macaristan gibi ülkelerdeki mücadelelerle bağ kurmak zorundadır. Faşizm, küresel kapitalizmin krizlerinden doğan uluslararası bir tehdittir; cevap da küresel örgütlenmeyle verilmelidir.
Faşizmle mücadele tarihsel sorumluluktur
30 Ocak 1933 tarihinde Hitler’in iktidara ge(tiri)lmesiyle, bu dönem, 12 yıldan fazla sürecek olan, insanlık tarihinin en karanlık, en barbar döneminin de başlaması anlamına geliyor. Evet tarihin gördüğü en rafine faşist devlet, yani faşist bir diktatörlüktür, Hitler Almanyası.
Faşizm, yalnızca geçmişin değil, bugünün gerçeğidir. “Seçimle de” gele(bile)n, propaganda yoluyla yayılan, yasalarla kalıcılaşan bir sistem olarak, toplumun bütününe yönelmiş şiddetin adıdır. Ona karşı mücadele ancak örgütlü, sürekli ve halkçı bir hatta mümkün olabilir. Mücadele bir refleks değil, bir hayat tarzı olmalıdır.
Bugünü değiştirmek, yalnızca örgütlü toplumsal iradeyle değil, aynı zamanda cesaretle kurulan kolektif bir direnişle mümkündür.
Hüseyin Şenol – 29.01.2026
























































