Sömürgeciden dost olmaz! | Hüseyin Şenol
• HTŞ’nin Rojava’ya saldırısı, sadece bir taktik hamle değil; Türk devletinin, Suriye rejiminin ve Amerikan emperyalizminin ortaklaşa yürüttüğü stratejik bir imha planıdır. Kazanımlarımızı yok etmek istiyorlar. Ama tarih gösterdi: O masaya otur(tul)ması bile, sömürgeci devletin yenilgisinin başlangıcıdır...
Bu saldırı tesadüf değil, planlı bir yıkım girişimidir. Geçtiğimiz günlerde de Halep’e yönelik saldırılar sürerken “Hedef sadece Halep’teki Kürt mahalleleri değil, Rojava’dır” başlıklı sonyazımda da altını çizerek belirtmiştim: “Halep’in Kürt mahallelerine yönelik saldırılar, Türkiye-Şam işbirliğinin Rojava’yı tasfiye planında yeni bir eşiktir. Kuşatma askeri olduğu kadar siyasal, ideolojik ve kültüreldir. Ve bu kuşatmayı sadece dışarıda değil, içeride de yaşıyoruz…”
Bugün tam oradayız. Heyet Tahrir El Şam (HTŞ) saldırılarının arkasında Türk devleti var. Ancak bu kez yalnız değil: Amerikan emperyalizmi ve Şam rejimi de bu saldırının doğrudan ya da dolaylı ortaklarıdır.
Türk devleti, Kürt halkının Türkiye’de geri adım atacağını düşündü. Bu nedenle HTŞ’yi ateşkese ikna ettiğini duyurarak “biz istesek durur” mesajı vermeye çalıştı. Ancak gerçek şu ki, geri adım atan onlar oldu. Çünkü Rojava’daki SDG/QSD güçleri geri çekilmedi, direnç gösterdi. Avrupa ve Türkiye’deki Kürt halkı, meydanlarda sahip çıktı. Direniş, onları geri adım attırdı.
ABD emperyalizminin ikili oyunu
Yarı sömürge Türkiye’nin gerçek sömürgecisi Amerikan emperyalizmidir. ABD bu süreçte HTŞ’ye doğrudan destek vermiyor gibi görünse de, saldırılara açıkça karşı çıkmayarak Ankara’yı cesaretlendiriyor. Bu, bir onaydır.
Aynı şekilde Şam rejiminin saldırı politikası da ABD’nin göz yummasıyla ilerliyor. Ahmet El Şara’nın imzaladığı kararname, Kürt halkının kolektif siyasal kazanımlarını bireysel haklara indirgeyen bir manipülasyondur. Bu, 10 Mart mutabakatının fiilen ilgasıdır. Ve emperyalist merkezler, “istikrar” adına bu dayatmayı destekliyor.
SDG’nin Hol Kampı’ndan çekilmek zorunda kalması, ABD ve uluslararası toplumun kayıtsızlığının en somut göstergesidir.
Şam: Açılım değil, teslimiyet dayatıyor
YPJ Komutanı Rohilat Efrin’in ifadesiyle, Şam yönetimi son toplantıda her şeyi inkâr etti. Diyalog değil, tek taraflı teslimiyet dayatıldı. Rejim, DAİŞ’lileri bilinçli olarak serbest bırakıyor, Kürt halkına karşı saldırı ortamı yaratıyor.
Özerk Yönetim’in açıklaması ise net: “Geçici kararnamelerle haklar korunamaz. Demokratik ve adem-i merkeziyetçi anayasa şarttır.” Bu netlik, halkın sadece askeri değil, politik olarak da güçlü bir özne olduğunu bir kez daha gösteriyor.
Erdoğan ve Bahçeli yalan söylüyor
Erdoğan’ın “SDG sivillere saldırdı” açıklaması, açık bir yalandır. Ama devletin bu yalanı yaymakta hiçbir beis görmediğini biliyoruz. Daha önce de Bahçeli “Kürt kardeşlerimiz başka, PKK başkadır” demişti. Bugün “SDG/YPG başkadır” diyor. Aynı düşmanlaştırma dili, aynı inkâr siyaseti.
Medya da bu savaş suçunun ortağı. Halk TV dahil olmak üzere hiçbir ana akım kanal, Rojava’ya destek eylemlerine yer vermiyor. Ulusal medya tam bir karartma uyguluyor. Ama bu karanlığı halkın sesi deliyor.
Rojava yalnız değildir: Halklar ayakta
Kürt halkı geri adım atmıyor. SDG, “güçlerimize saldırı olmadıkça ateşkese uyacağız” dedi. Bu, halklara dönük bir güvence, devlete dönük bir mesajdır. Bu duruş, onurlu ve tavizsiz bir barışın temelidir.
Kürt halkı sadece Rojava’da değil; Bakur’da, Başûr’da, Rojhilat’ta ve Avrupa’da ayakta. Amed’de, Qamişlo’da, Berlin’de eylemler var. Tuncer Bakırhan ve Tülay Hatimoğulları’nın Qamişlo sınırındaki açıklamaları, direnişin siyasal boyutunu gösteriyor:
“Rojava demek farklı halkların ve inançların demokratik zeminde mücadele yürütmesi demektir.”
“Rojava çölde halkların kardeşçe yaşadığı bir umuttur.”
KONGRA-GEL Eşbaşkanı Remzi Kartal’ın da dediği gibi, bu saldırılar süreci test ediyor. HPG Komutanı Karayılan net konuştu: “Bedeli ne olursa olsun Rojava’yı yalnız bırakmayacağız.”
Çözüm süreci değil, teslim alma süreci
Türkiye’de “çözüm süreci yeniden başlar mı?” tartışması dönerken Rojava bombalanıyor. Bu bir çelişki değil, bilinçli bir ikilik. Devlet bir yandan çözüm görüntüsü verip diğer yandan taziyelere saldırıyor, kayyım atıyor, Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti)’yi kriminalize ediyor.
Daha birkaç gün öncesine kadar 45 gündür Öcalan’dan haber alınamıyordu. “Hava koşulları uygun değil” bahanesi, artık kamuoyunun ezbere bildiği bir oyalama protokolüne dönüştü. Bu, tecridin normalleştirilmesidir.
Öcalan’ın “Suriye’deki gerilim barış ve demokratik toplum sürecini baltalama girişimidir” açıklaması, hem uyarı hem de çağrıdır. Bu süreç sadece Rojava’yı değil, Türkiye’nin barış umudunu da hedef almaktadır.
Halk susmuyor: Sosyalistler, Aleviler, kadınlar konuşuyor
Türkiye’deki sosyalist parti ve örgütler, DEM Parti ve devrimci çevreler saldırıya karşı ses yükseltiyor. Açıklamalarda ortak bir vurgu var: Bu saldırı sadece Kürtlere değil, “devrimin kazanımlarına” yöneliktir.
Aziz Tunç şöyle diyor: “Kürtlere
saldırı Alevilere saldırıdır.”
Sevda Karaca: “Rojava’ya saldırı, senin de barış umuduna, ekmeğine, güvenliğine
saldırıdır.”
Doğan Özgüden hatırlatıyor: “1946’da Mahabad’da yaşanan neyse, şimdi Rojava’da
aynısı yaşanıyor.”
Bu sesler birleşmeli. Çünkü bu saldırı, emperyalistlerin ve bölge gericiliğinin ortak operasyonudur.
Bu nasıl cumhuriyet?
23 yıldır iktidarda olan AKP, Cumhuriyetin asıl ruhunu devraldı: baskı, inkâr, yok sayma. Bugün Türk bayrağının indirildiği yalanıyla yeniden milliyetçilik pompalayanlar, Kürt halkını hedefe koyuyor. Tıpkı 2005’teki Diyarbakır konuşmasında “Kürt sorunu benim sorunumdur” deyip 2015’te “Kürt sorunu yoktur” diyen Erdoğan gibi. Yüz yıldır değişmeyen devlet refleksi, halkların statüsünü reddetmek, kazanımlarını bastırmak ve taleplerini kriminalize etmektir.
Cumhuriyetin bugünkü hali, AKP ile değil, kuruluş felsefesiyle doğrudan ilgilidir. Sözümona halk egemenliğine dayanan bu rejim, en başından beri halkların egemenliğini bastırma projesidir. Cumhuriyet, halkı değil sınırları kutsar; kimliği değil, asimilasyonu esas alır; dillerin, kültürlerin varlığını değil, inkârını düzenler. Bugünkü zulüm AKP’ye ait değil, devletin kendi karakteridir. İktidarlar değişir, ama zulüm aygıtı olduğu yerde durur. Kürtlere saldırı olur, Aleviler susturulur, devrimciler tasfiye edilir. Bu, yüz yılın rejimidir. Sadece iktidarın el değiştirmesidir, rejimin değil.
Haklı çıkmak için Rojava’nın düşmesini bekleyenler
Ulusalcılar, şovenistler, faşistler… onların saldırının yanında saf tutması şaşırtıcı değil. Zaten milliyetçilik, bu kesimlerin asli ideolojik kimliğidir. Ancak asıl üzücü olan, özgürlükçü hareketin içinden bazı çevrelerin, geçmişte yaşanan hataları gerekçe göstererek bugünkü saldırı karşısında suskun kalması, hatta bazı yerlerde “bakın biz zamanında söylemiştik” deme telaşına düşmesidir. Sanki Rojava düşerse kendi politik pozisyonları doğrulanacakmış gibi. Bu, politik bir eleştiri değil, vicdani bir çöküştür.
Rojava’nın eksikleri, eleştiriye açık yanları elbette vardır. Ancak bugün saldırı altındaki bir halkın kazanımlarını görmezden gelmek, sadece teorik duruşu değil, insani sorumluluğu da yok saymaktır. Emperyalistlerin, sömürgecilerin bombaladığı bir coğrafyada “biz demiştik” demek; öz eleştiri değil, ahlaki zafiyettir. Herkesi kendini sorgulamaya değil, Rojava’nın halkçı deneyimini savunmaya çağırıyoruz. Çünkü o düşerse, yalnızca Kürt halkı değil, halkların ortak umudu da kaybeder.
Bağımsızlık, sömürgeciye karşı devam eder
Kürt halkı, her sömürge halkı gibi, bağımsızlık mücadelesini birilerinin onayına değil, tarihin çağrısına kulak vererek sürdürüyor. Bugün, yine ve yeniden bu yolda yürünüyor. Ulusal birlik, ortak direniş ve barış için halklar omuz omuza vermek zorunda.
Rojava, bir fikir, bir umut ve bir gerçektir. Bombalarla yıkılamaz. Sömürgeci devleti masaya oturtmak bile bir şeydir. Gerekirse yine yeniliriz, ama yine ayağa kalkarız. Çünkü:
Rojava bombalanırken barış olmaz.
Ve sömürgeciden dost olmaz!
Hüseyin Şenol – 21.01.2026
























































