Soru(n) değil, olanak olarak göç(menlik) | Temel Demirer
“Göçmenlik, bu şehre [Manchester, İngiltere]
milyarder vergi kaçakçılarından
çok daha fazla fayda sağlamıştır.”[1]
İltica pratiğini, Fransa’da, Paris’in gri gökleri altında iliklerine dek, 11 yıl, 8 ay, 23 gün, 8 saat yaşamış bir göçmen olarak göç meselesinin[2] sürekli gündem maddem olmasında şaşırtıcı bir şey olmasa gerek.
Hem de dünya nüfusunun yüzde 3.6’sı doğduğu coğrafyanın dışında yaşadığı… 281 milyon göçmenin 28 milyonunun çocuk olduğu… Bir yılda 10 bine yakın kişinin göç yolunda hayatını kaybettiği bir vahşet tablosunda…
‘BM Uluslararası Göç Örgütü’ne (IOM) göre, göçmenlerin 135 milyonu kadın, 146 milyonu erkeklerden oluşuyor. Çocuk göçmen sayısı ise 28 milyon.
‘Kayıp Göçmenler Projesi’ne göre de, sadece 2023’de yerküre genelinde yaklaşık 8 bin 500 göçmen, hayatını kaybetti ya da kayboldu.
Ayrıca ‘BM Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin (BMMYK) verileri de 2025 Haziran’ı itibarıyla dünya genelinde 11.3 milyon kişinin zulüm, çatışma, şiddet, insan hakları ihlâlleri veya kamu düzenini ciddi biçimde bozan olaylar nedeniyle zorla yerlerinden edildiğini ortaya koydu.[3]
Verilerin anlattığı tablo bir cehennemdir.
“Nasıl” mı?
İtalya’nın güneyindeki Amendolara kasabasında, göçmen işçilerin içinde bulunduğu minibüs kapıları dışarıdan tutularak ateşe verildi. Korkunç katliamda Pakistan ve Afganistan uyruklu 4 tarım işçisi diri diri yakılarak öldürüldü.[4]
İspanya’nın Torre Pacheco kasabasında faşistler, Fas kökenli göçmenlere saldırdı. 3 gün süren çatışmalarda en az 10 kişi gözaltına alındı. Yunanistan, Kuzey Afrika’dan gelen mültecilerin sığınma başvurularını 3 ay süreyle askıya aldı.[5]
‘Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ (AİHM), Yunanistan’ın Sisam Adası’ndaki kapalı göçmen kampında kötü koşullarda tutulan 45 refakatsiz çocuk için acil müdahale niteliğinde ihtiyati tedbir kararı aldığı kararında, çocukların mevcut tutulma koşullarının insan onuruna aykırı olduğu vurgulandı.
‘Sınır Tanımayan Doktorlar’ (MSF), 2025 Nisan’ındaki açıklamasında, kamptaki bazı bebek ve küçük çocuklarda yetersiz beslenme vakaları tespit edildiğini duyurup, sağlık hizmetlerinin yetersiz olduğunu belirtmişti.
MSF ayrıca, 2021’den beri ilk kez 6 yaşından küçük çocuklarda bu denli ciddi beslenme sorunları yaşandığına dikkati çekmişti.[6]
Finike açıklarında batan göçmen teknesinde 14 kişi hayatını kaybetti. Akdeniz, bölge ülkelerinin sertleşen göçmen politikaları nedeniyle adım adım bir göçmen mezarlığına dönüyor. Birleşmiş Milletler’in altında çalışan Missing Migrant Project’e (Kayıp Göçmenler Projesi) göre 2014’ten bu yana Akdeniz göç rotasında (Genelde Kuzey Afrika’dan İspanya’ya ya da Türkiye’den Yunanistan’a) yaşamını yitiren 34 bin 318 göçmenin 31 bin 714’i boğularak hayatını kaybetti.
2025’te Akdeniz’de 2 bin 185 kişi hayatını kaybeder ya da kaybolurken, 2026’nın sadece ilk iki buçuk ayında bu sayı 658 oldu. Bunların en az 12’si çocuktu.[7]
* * * * *
Tablo bu! Bu da suç mahallinin sürdürülemez kapitalizm olduğuna işaret ediyor.
Yerkürede düzenli-düzensiz 500 milyon civarında göçmenden söz ediliyor. Bu sadece bir istatistik değil; kapitalizmin kanlı bilançosudur.
Bir “kaza”, “talihsizlik” değil; emperyalist talan ve yıkımın mülksüzleştirme saldırganlığının kaçınılmaz sonucudur.
Göç denilen şey bir şeyden kaçmak, terk-i diyar etmektir. Kimi aç kaldığı için yoksulluktan, kimi de ölmemek için savaştan kaçar. Neden muhtelif olsa da, sonuç tektir: Yerinden edilmek, göç(ürül)mek…
Afrika’dan Avrupa’ya, Latin Amerika’dan ABD’ye, Ortadoğu’dan kapitalist odaklara uzanan zorunlu yolculuk asla bir “tercih” değil, emperyalizmin eseridir.
Göçü kapitalizm üretir, sonra da yarattığı göçmenden korkar. Sistemli yoksulluk, savaş, istikrarsızlık, zorunlu göç üretirken; Karl Marx’ın işaret ettiği üzere ücretli kölelik sistemi, ücretleri aşağı çekmek, emeği terbiye etmek için göçmenlerden yedek emek ordusu yaratırken bir yandan da ırkçılığı besler/ hortlatır.
“Burjuva demokrasisi” dedikleri tam da burada bitiverir. Çünkü o, evrensel değil; sınıfsaldır.
“İnsan hakları” dedikleri, özel mülkiyeti, kâr düzenini tehdit etmediği sürece “makyaj” olarak vardır. Göç, düzenin konforunu rahatsız edince maske düşer:
Yine “Nasıl” mı?
Bugünlerde “güvenlik” alt başlığında normalleştirilenler, göçmenlere karşı işlenmiş “insanlık suçu” değil de nedir ki?
Sınır dışı kampları ve tecrit merkezleri… Denizlerde ölüme terk edilen botlar… Çocukları tel örgüler ardında tutan zihniyet…
Oysa gerçek tehdit barbarlığa sığınan kapitalizmdir.
Aslı sorulursa soru(n) yaşanan göç hareketi değil, sistemin çöküşüdür.
Göç/göçmen sorunu sadece “sınır sorunu” değil, sürdürülemez kapitalizmin III. Büyük Bunalım açmazıdır. Meselenin özü de budur.
Ve de ‘Foreign Policy’deki bir yazı, “İltica Hakkının Sonu- Küresel Kuzeydeki ülkeler kapılarını kalıcı olarak kapatıyor,” diyor!
Yazı “Küresel Kuzey’de” hükümetlerin sınır kontrollerini sıkılaştırdığını, hak kazanma koşullarını daralttığını, sınır dışı etme işlemlerini hızlandırdığını, gözaltı uygulamalarını genişlettiklerini, aile birleşimini kısıtladıklarını, sorumluluğu üçüncü ülkelere devrettiklerini anlatıyor. Sığınma talebinde bulunma hakkı kâğıt üzerinde hâlâ var, ama pratikte hızla anlamsızlaşıyor.
Gerçekten de “Küresel Kuzey”in sığınmacılar, göçmenlik politikalarına bakınca, günümüzde Apartheid’in Güney Afrika’nın eski (1948- 1994) rejimi olmaktan öte, küresel kapitalizmin işleyiş mantığı hâline geldiğini görüyoruz. Apartheid, siyah çoğunluğun emeğini ekonominin beyaz merkezinde sömürüyor ama siyasal haklarını dışlıyor, onları özel alanlarda (Bantustans) yaşamaya zorluyordu. Bu yalnızca ırkçı bir ayrım değildi, emek ile yurttaşlık arasındaki bağın koparılmasıydı. Bugün bu modelin ölçeği büyüdü, biçimi değişti; fakat mantığı aynı kaldı: “Apartheid” düzeni artık sınırların ötesinde küresel düzeyde işliyor…
Göç rejimlerinde yaşanan son değişimler de bu biyopolitik mantığı açığa çıkarıyor. 2024 itibarıyla dünya genelinde uluslararası göçmen sayısı 304 milyona çıktı; dünya 36.9 milyon mülteci ve 8.4 milyon sığınmacı barındırıyor. Bu koşullarda, bu insanlara yardım etmek yerine, birçok ülke sınırlarını sıkılaştırıyor, sığınma hakkını daraltıyor, başvuruları hızlandırılmış sınır dışı etme mekanizmalarına bağlıyor ve güvenlik söylemiyle göçü kriminalize ediyor. Yani emek, sermaye için dolaşabilir kalırken insan, hak sahibi bir özne olarak değil; denetlenmesi gereken bir risk olarak kodlanıyor.
İklim krizi bu eşitsizliği daha da sertleştiriyor. 2024’te 295 milyondan fazla insan akut gıda güvencesizliği yaşadı; 2 milyar insan güvenli içme suyu güvencesinden yoksundu; 800 milyon kişi ise açlıkla karşı karşıyaydı. Bu durum tesadüf değil. Küresel ısınma, kuraklık, su savaşları, ürün kaybı ve fiyat şokları üzerinden sömürüyü derinleştiriyor; en ağır yükü ise iklim krizine en az katkıda bulunan yoksul toplumlar taşıyor.
Sonuçta yeni Apartheid, duvarlarla değil, yaşamın dolaşımını düzenleyen görünmez mekanizmalarla kuruluyor. Bir tarafta sermaye, veri, mineraller ve su için sınırsız hareket; diğer tarafta insan için sınırlı hareket, sınırlı hak, sınırlı nefes. Küresel düzenin hakikâti şu: Artık-değer çevrede üretiliyor, fakat yaşamın güvenliği merkezde korunuyor. Bu yüzden Apartheid artık küresel; sermayenin düzeni ise hem ekonomik hem biyopolitik hem de biyo-ırkçı.[8]
* * * * *
Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin (BMMYK) verilerine göre -emperyalist savaşların yarattığı kriz mülteci üretirken – dünya genelinde 122.1 milyon insan yerinden edildi.
2024 sonu itibariyle kendi ülkesi içinde yerinden edilen insan sayısı 6.3 milyon artarak 73.5 milyona ulaştı.[9]
Dünya genelinde 36.8 milyon mülteci bulunurken uluslararası koruma ihtiyacı olan kişi sayısının 5.9 milyon olduğunu ifade eden BMMYK’ye göre, 8.4 milyon kişi ise sığınmacı statüsünde bulunuyor. Ülke içinde ve dışında zorla yerinden edilenlerin 49 milyonu 18 yaş altı çocuklardan oluşurken 2018 ila 2024 arasında 2.3 milyon çocuk mülteci olarak doğdu.
26 Aralık 2024’te yayımlayan İspanyol sivil toplum kuruluşu Caminando Fronteras’ın raporuna göre 2024’de 10 bin 457 göçmen deniz yoluyla İspanya’ya ulaşmaya çalışırken yaşamını yitirdi. Buna göre 10 bin 457 ölümden 9 bin 757’si dünyanın en tehlikelisi olarak kabul edilen Atlantik rotası boyunca gerçekleşti. Kuruluş, 700 can kaybının ise Akdeniz rotaları üzerinde gerçekleştiğini bildirdi. Caminando Fronteras’a göre 2024’de gerçekleşen bu ölümler 2023’e kıyasla yüzde 58 artmıştı.
Somut verilerin kesin rakamlarına yansıdığı gibi, bir zamanlar “terre d’asile/ sığınma ülkesi” denilen Fransa’dan tüm Avrupa’ya uzanan göçmen karşıtlığı (hatta düşmanlığı) giderek katmerleniyor.
Örneğin Nisan 2026’daki göçmenlik kuralları değişikliğinin yürürlüğe girmesinin hedeflediğini bildiren İngiltere İçişleri Bakanı Shabana Mahmood’un açıklamasıyla, Birleşik Krallık mülteci/ göçmen politikasında köklü değişikliğe gidiliyor; ve “Performansa göre göçmenlik” kriteri devreye sokuluyor.[10]
“NATO için daha fazlasını yapmaları gerektiğini” söyleyen Almanya Şansölyesi Friedrich Merz göreve gelir gelmez göç politikasını sertleştirdi.[11] Sonrasında Almanya, 7 Mayıs 2025’ten beri mültecilerin ülkeye girişini engellemeye başladı.
Hükümet göreve başlar başlamaz, İçişleri Bakanı Alexander Dobrindt’in talimatıyla sınır kontrolleri sertleştirildi. Aslında ek kontroller 16 Eylül 2024’te başlatılmıştı. Uygulama daha da genişletildi ve iddiaya göre sınırlarda 3 bin ek federal polis görevlendirildi.
Göç politikasındaki sert dönüş, Merz’in vaatlerinin başında geliyordu. Hükümet, programı çerçevesinde, “Göç politikasında 180 derecelik bir rota değişikliğine” yöneldi.
Federal İçişleri Bakanlığı verilerine göre uygulamanın başladığı ilk iki haftada 1676 kişi Almanya’ya giriş yapamadan geri çevrildi. Önceki döneme kıyasla geri çevirme yüzde 45 arttı.[12]
“Demokrasi şampiyonu” Avrupa Birliği (AB) ülkeleri kıtaya gelecek göçmenlerin sayısını azaltmak için öteki ülkelerle anlaşmalar yapıyor. Türkiye’de de oldukça tartışılan geri kabul anlaşmaları.
‘AB-Türkiye Geri Kabul Anlaşması’ ile AB’ye geçmeye çalışan ya da “kaçak yollarla” geçen göçmenlerin Türkiye’ye iadesi ve karşılığında ise AB’den Türkiye’ye fon verilmesi kararlaştırıldı.
Aynı kesitte ABD Başkanı Donald Trump’ın göçmen karşıtı politikaları hızlanarak devam ediyor. Trump’ın kitlesel sınır dışı planı için Ruanda ile Mayıs 2025’te başlayan görüşmeler sürerken Ruanda, ABD’den sınır dışı edilen göçmenleri kabul etme konusunda görüşüyor.
2025 Mayıs’ındaki açıklamasında Ruanda Dışişleri Bakanı Olivier Nduhungirehe, bu tür görüşmelerin kendileri için yeni olmadığını belirtip, daha önce İngiltere’yle de benzer anlaşmaya varıldığını ancak, Temmuz 2024’te Keir Starmer’in İşçi Partisi hükümetinin göreve gelmesiyle İngiltere’nın planı yasal engellerden ötürü rafa kaldırıldığını anımsattı.
Yine Almanya Başbakanı Friedrich Merz, sınırları kalıcı olarak kontrol altına almak amacıyla, göç konusunda “ulusal acil durum” ilan etti. Merz’in ‘AB’nin İşleyişine İlişkin Antlaşma’nın 72’nci maddesini devreye sokmak istediği aktarıldı.
Kim ne derse desin, göçmenler artık “yeni düşman” olarak görülüyor![13]
Çünkü Avrupa Parlamentosu ve AB üyesi ülkeler arasında anlaşmaya varılan ‘Avrupa Ortak Sığınma Sistemi Paktı’ (GEAS), AB’de iltica hakkına vurulmuş en önemli darbelerden biri oldu. Anlaşmayla birlikte paktın 12 Haziran 2026’da yürürlüğe girmesinin önündeki bütün engeller kalkmış oldu.
Pakt, bireysel iltica başvurularını incelemeksizin, gelen mültecilerin AB sınırlarında veya AB içindeki kamplarda tutulmasını öngörüyor. Uygulama, yabancıların sınır dışı edilmesini hızlandırdığı gibi kitlesel bir boyut kazandırıyor. Bununla da kalınmıyor, mültecilerin sınır dışı cezaevlerinde uzun süre keyfi olarak tutulmasını, başka ülkelere geçişlerini engelleme adına pasaportlarına, nüfus cüzdanlarına el koymayı ve verilen asgari yardımların kesilmesini de içeriyor.
Bir diğer önemli değişiklik ise üzerinde çok durulan “üçüncü ülke” kuralı. AB’ye iltica başvurusunda bulunan herhangi bir ülkenin vatandaşı doğrudan yurttaşı olduğu ülkeye değil, hiç tanımadığı “üçüncü ülkeye” gönderilebilecek.
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra temel insan hakları arasında yer alan “iltica hakkı” böylece resmen rafa kaldırılıyor.[14]
Gelinen yer burası!
* * * * *
“İyi de ya Türkiye” mi? Elbette bir facia…
‘Göçmen Mülteci Dayanışma Ağı’nın yayımladığı ‘Gölgede Kalan Yaşamlar’ raporu, Türkiye’de göçmen ve mültecilerin sağlık hizmetlerine erişiminde yaşanan hak ihlâllerinden söz ederken, göçmenlerin sağlık hakkının fiilen ortadan kaldırıldığına işaret ediyor.[15]
Ayrıca ‘Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu’nun (TİHEK) raporuna göre, Çankırı ‘Geri Gönderme Merkezi’nde (GGM) yaşanan ihlâller, göçmenlerin insanlık dışı koşullarda tutulması tam bir felaket. Rapora göre soğuk odalarda kalan göçmenler kapasite aşımı nedeniyle yer yataklarında yatıyorlar.[16]
Buna İstanbul Başakşehir’de Moldova uyruklu Nicolai Palamarciuc’un, iş yeri sahibinin akrabalarınca işkenceyle öldürülmesini de ekleyebiliriz.
Göçmen işçiler kayıtdışı ve güvencesiz çalıştırmayla sömürülüyorlarken; 2023’te yaşanan iş cinayetleri içerisinde göçmen işçilerin oranı yüzde 6 civarında. Kayıtdışı çalıştırılırken katledilen işçilere bir örnek de Afgan maden işçisi Vezir Mohammad Nourtani. Zonguldak’ta da Nourtani’nin cesedi 9 Kasım 2023’te yakılmış hâlde bulunmuş, çalıştığı madenin kaçak olduğu anlaşılmıştı. Nourtani’nin yakılarak öldürüldüğü ortaya çıkmıştı.
Madeni işleten 2 sanığa “taksirle öldürme” suçundan 5 yıl 8’er ay, 4 sanığa ise “delil karartma” suçundan 1 yıl 8 ay ile 4 yıl 6 ay arasında hapis cezası verildi. Gerekçeli kararda, “kasıtlı bir eylemle öldürüldüğüne dair kesin ve inandırıcı delilin olmadığı” öne sürüldü. Patronların daha ucuz iş gücü buldukları için ellerini ovuşturarak çalıştırdığı göçmen işçilerin çalışma koşulları da hayatları kadar zor.[17]
Ayrıca eklemeden geçmeyelim: Türkiye’de ev hizmetlerinde çalışma izni verilen 31 bin 158 göçmenin yüzde 91’i kadın. Pasaportlarına el konulan, sigortasız ve izinsiz çalıştırılan binlerce göçmen kadın; şiddet, taciz ve ücret gaspına karşı yalnız bırakılıyor. Ucuz işgücü hâline getirilen kadınlar, kayıt dışı çalıştırıldıkları evlerde görünmeyen bir sömürünün içinde hayatta kalmaya çalışıyor.[18]
Koşullar buyken; göçmen her yerde yalnızdır; ancak o bir kere göçmüştür.
Örneğin ‘Göç İdaresi Başkanlığı’nın verilerine göre coğrafyamızda Suriyeli mülteci sayısı 3 yılda 1 milyona yakın azalırken, sadece 273 bin kişi dönmüştür.[19]
Yani göç kalır, göçmen yerleşir. Sorun onu, ırkçılığa/ ayrımcılığa karşı işçi sınıfı saflarında örgütlemektedir.
Unutulmasın: Dünya üzerinde toplam göçmen nüfusu 281 milyonken; bunun 169 milyonu işçidir. 2026 yılı itibarıyla göçmen nüfusun 300 milyonu aşması öngörülmektedir.[20]
Yani bir kıta nüfusu kadar insandır sözünü ettiğimiz.
Ve de Amerikan işçi sınıfının on yıllar içinde toplumsal konulara karşı tutumunu araştıran Jacobin ve CWCP, Amerikan Ulusal Seçim Çalışmaları (ANES), Genel Sosyal Araştırma (GSS) ve İşbirlikçi Seçim Araştırması’nın (CES) yaptığı çalışma, işçilerin 20 yılda daha ilerici hâle geldiğini ortaya koydu.
ABD’de Başkan Donald Trump yönetimi popülist söylemlerle, işçi sınıfı tabanına düşmanlık ettiği koşullarda, Latin ve siyah işçi göçmenlerin desteği giderek aşınıyorken;[21] bu eğilim -eğer değerlendirilebilirse-, 1973’te Almanya Köln’deki Ford fabrikası grevini anımsatan imkândır.[22]
Bunun üzerine, -ırkçılığa karşı mücadele ile iç içe- düşünülmesi elzemdir.
31 Temmuz 2026 16:52:15, İstanbul.
N O T L A R
[1] Eric Cantona.
[2] Bkz: i) Temel Demirer, “… ‘YDD’ Eşitsizliği ve Göç(menlik)”, Kaldıraç Dergisi, No:220, Kasım 2019… ii) Temel Demirer, “Göç(menlik) Trajedisi”, 10 Haziran 2021… https://temeldemirer.blogspot.com/2021/08/gocmenlik-trajedisi.html; iii) Sibel Özbudun-Temel Demirer, “Göç(menlik) Aidiyeti”, Rojnameya Newroz, Temmuz 2021… https://temeldemirer.blogspot.com/2021/07/gocmenlik-aidiyeti.html iv) Temel Demirer, “Sınır(lar) ve Göç Gerçeği”, Avrupa Demokrat, Nisan 2025… https://temeldemirer.blogspot.com/2025/05/sinirlar-ve-goc-gercegi.html v) Temel Demirer, “Coğrafyamızda Göçmenlik Hâli (ya da Trajedisi)”, Görüş21, Mayıs 2025… https://temeldemirer.blogspot.com/2025/06/cografyamizda-gocmenlik-hali-ya-da.html vi) Temel Demirer, “Dünya Hâl(ler)i ve Kuzey Irkçılığı”, Görüş21, Nisan 2021… https://temeldemirer.blogspot.com/2025/05/dunya-hâlleri-ve-kuzey-irkciligi.html vii) Temel Demirer, “Yerkürede ve Coğrafyamızda Göç ile Göçmenlik”, Rojnameya Newroz, Mart 2020… https://temeldemirer.blogspot.com/2020/03/yerkurede-ve-cografyamizda-goc-ile.html viii) Temel Demirer, “… ‘Göç’ Bir ‘Soru(n)’ Değil, Durumdur”, Kaldıraç Dergisi, No:284, Mart 2025… ix) Sibel Özbudun- Temel Demirer, “Mübadele Trajedisi”, Kaldıraç Dergisi, No:256, Kasım 2022… x) Temel Demirer, “12 Eylül; Sürgün(lük) Deyince…”, 4 Haziran 2012… https://temeldemirer.blogspot.com/2012/07/12-eylul-surgun-luk-deyince1.html xi) Temel Demirer, “… ‘Biz de Göçmendik’ Gerçeğini Unutan Türk(iye) Irkçılığı”, Kaldıraç Dergisi, No:286, Mayıs 2025… xii) Temel Demirer, “Yerküre: Göçmenlerin Toplama Kampı (mı?)”, Rojnameya Newroz, Mart 2025… https://temeldemirer.blogspot.com/2025/03/yerkure-gocmenlerin-toplama-kampi-mi.html
[3] “281 Milyon Kişi Yurdundan Uzakta”, Birgün, 18 Aralık 2025, s.2.
[4] “İtalya’da Göçmen İşçileri Yaktılar”, Yeni Yaşam, 5 Haziran 2026, s.5.
[5] “İspanya ve Yunanistan’da Göçmenler Hedefte”, Birgün, 16 Temmuz 2025, s.11.
[6] “AİHM, 45 Refakatsiz Çocuk İçin İhtiyati Tedbir Kararı Aldı”, 6 Haziran 2025… https://www.avrupademokrat8.com/aihm-45-refakatsiz-cocuk-icin-ihtiyati-tedbir-karari-aldi/
[7] Nisa Sude Demirel, “Göçmen Politikaları Ölüm Getiriyor”, Evrensel, 10 Mart 2026, s.3.
[8] Ergin Yıldızoğlu, “Apartheid Şimdi Küresel”, 18 Haziran 2026… https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/ergin-yildizoglu/apartheid-simdi-kuresel-2513105
[9] Deniz Güngör, “Yerinden Edilmiş Hayatlar”, Birgün, 20 Haziran 2025, s.9.
[10] Semiha Durak, “Ayrıcalıklı Ayrımcılık: Birleşik Krallık’ta Göçmenlik ‘Reformu’…”, Birgün, 22 Kasım 2025, s.5.
[11] “Almanya’da Yeni Dönem Başlıyor”, Birgün, 10 Mayıs 2025, s.11.
[12] Selma Pelek, “Almanya Sınırlarını Mültecilere Kapattı”, Birgün, 29 Mayıs 2025, s.11.
[13] Deniz Güngör, “Yerinden Edilmiş Hayatlar”, Birgün, 20 Haziran 2025, s.9.
[14] Yücel Özdemir, “Mülteciler İçin ‘Demir Perde Avrupa’ Dönemi”, Evrensel, 5 Haziran 2026, s.7.
[15] Deniz Güngör, “Göçmene Sağlık Kapı Duvar”, Birgün, 22 Ocak 2026, s.9.
[16] “Göçmene İnsanlık Dışı Muamele”, Birgün, 31 Aralık 2025, s.9.
[17] Kayhan Ayhan, “Göçmene Şiddet ve Ölüm”, Birgün, 25 Eylül 2025, s.9.
[18] Ebru Çelik, “Göçmen Kadının Sesini Duyan Yok”, Birgün, 11 Haziran 2025, s.5.
[19] Umut Deniz Aydın, “Kitlesel Dönüş Masalı Çöktü”, Birgün, 18 Ağustos 2025, s.5.
[20] Ercüment Akdeniz, “Sekiz Kıta, Bir Mayıs”, Birgün, 2 Mayıs 2025, s.6.
[21] Karya Yurttaş, “Amerikan İşçi Sınıfı Sanılandan İlerici”, Birgün, 24 Temmuz 2025, s.11.
[22] 1973’te Almanya Köln’deki Ford fabrikası grevi, yalnızca bir ücret ve çalışma koşulları mücadelesi değildi. Aynı zamanda göçmen işçilerin sermaye düzenine karşı verdiği tarihsel bir sınıf direnişiydi.
1973’te Köln’deki Ford fabrikasında yaşanan grevin kıvılcımı, 300 Türk işçinin yaz tatilinden geç döndükleri bahanesiyle tazminatsız işten atılmasıyla çakıldı. Ancak bu olay, çok daha derin bir sınıf çelişkisinin yüzeye vurmasından ibaret. Göçmen işçiler, üretim sürecinde en fazla artı-değeri yaratan, ancak en az hakka sahip olan grubu oluşturuyordu. Yüzde 60’ı göçmenlerden oluşan işgücü, temsil mekanizmalarında yok sayılmakta; ücret eşitsizliği, iş güvencesizliği ve sendikal dışlanmışlık sistematik olarak sürdürülmekteydi.
Grev, bu yapısal eşitsizliklere karşı proletaryanın bir kısmının -özellikle de ulusal ve etnik kimlik üzerinden ötekileştirilen kesimlerinin- doğrudan eylemiyle ortaya çıkıp; kapitalist üretim ilişkilerine karşı açık bir direniş biçimi kazandı. Göçmen işçilerin talepleri, sadece ücret artışı değil sınıfsal, kültürel ve siyasal bir eşitlik mücadelesini içeriyordu. (Zafer Taşkın, “Ford Grevi ve Göçmen İşçi Hareketinin Gelişimi”, Birgün, 2 Eylül 2025, s.10.)
Temel Demirer – 01.08.2026























































