Makaleler

Published on Şubat 21st, 2026

0

Yüz yıllık “Kürt yoktur” yalanı sona eriyor – Peki ya bundan sonrası ne olacak? | Mehmed S. Kaya


Yüz yıllık inkâr politikalarının ardından çözüm tartışmaları yeni bir evreye giriyor. Ancak entegrasyon ve belediye düzeyinde yönetim önerileri, Kürtlerin kolektif hak talepleri açısından ciddi soru işaretleri barındırıyor.

Bu yazıda iki sorunlu konuyu ele alacağım:

1.Abdullah Öcalan’ın “toprak ve Kürdistan taleplerinden vazgeçtiği” iddiası. Zira Kürtler vazgeçemez; çünkü kendi topraklarına ve doğal kaynaklarına sahip olma, kontrol etme ve yönetme hakkı yabancı bir güce değil, Kürtlere aittir. Bu, ulusal özyönetimin ve halk egemenliği ilkesinin temel bir parçasıdır.

2.Öcalan’ın 100 yılı aşkın süredir devam eden Türk-Kürt çatışmasını çözmek için ortaya koyduğu tartışmalı “komünal yönetim” modeli. Bu da gerçekçi değildir; çünkü komünal yönetim, yapısal, tarihsel veya ulusal koşullara dayanan derin etnik çatışmaları çözme yeteneği bakımından genellikle sınırlıdır. Komünal yönetimin ayrıca yasama gücü ve bağlayıcı bir yetkisi yoktur. Etnik çatışmalar, ulusal mevzuatta, yargıda veya politikada değişiklikler gerektirir.

Kürt toprağının tapusu kime ait?

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucuları, Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünden hemen sonra 1919-1922 yıllarında Kürt bölgelerini askerî olarak yeniden işgal etti ve işgal altındaki Kürt toprakları üzerinde kendi tapularını çıkardı. İşgal; sahip olunmayan veya üzerinde karar verme hakkına sahip olunmayan bir bölgeyi ya da toplumu ele geçirmektir. Uluslararası hukukta işgal geçici bir durumdur ve bu süreçte (mülkiyet hakları gibi) hiçbir hak tapuya bağlanamaz ya da meşrulaştırılamaz (1).

Kürtlerle aynı kaderi paylaşan diğer milletlerde, sömürgeci yönetimin kaldırılması için yapılan müzakereler sonucunda toprak hakları sömürgeleştirilenlere iade edilmiştir. Bu, Türk hükümetiyle yapılacak müzakerelerin özü olmalıdır. Ayrıca sömürgeciliğin görkemli günleri sona ermektedir. Kürtler için yeni bir gelecek inşa etmek artık Türkiye’nin görevi değildir. Türkiye’nin görevi, Kürtlere kendi toplumlarını inşa etmeleri için tarihî bir fırsat sunmaktır. Türkler bunu yaparsa, bu medeni bir adım olacaktır.

Kürtlerin uzun süredir devam eden mücadelesi, sömürge tarihini ve sömürge sonrası toplumsal ilişkileri yeniden yazma ihtiyacını doğurmuştur. Bu sürecin amacı, işgalcilerin Kürt bölgeleri üzerindeki “haklarını” ortadan kaldırmak ve Kürtlerin yeni bir kültürel düzen aracılığıyla bölgede kendi konumlarını ve haklarını yeniden belirlemelerini sağlamaktır. Bunun meşruiyeti, Kürtlerin yerli bir halk olması ve Türkler gelip bölgeyi ele geçirmeden çok önce burada yaşamış olmaları gerçeğinde yatmaktadır.

Ancak T24’te yayımlanan gazeteci Tuğçe Tatari’nin haberine göre, Öcalan’ın “toprak ve Kürdistan üzerindeki hak iddialarından vazgeçmesi” Kürtler tarafından eleştiriliyor. İddialar doğruysa, bu durum Öcalan’ın liderliğinin meşruiyetinin ve çözüm üretme kapasitesinin sorgulanmasına yol açacaktır.

Siyasi görüşleri ne olursa olsun, devlet tarafından zorla ellerinden alınmış topraklarına, meralarına, ormanlarına, yaylalarına, sularına ve diğer doğal kaynaklarına sahip olmak istemeyen on Kürt bulamazsınız. İşgal ve sonuçları, Cumhuriyet döneminde yaşanan sayısız Kürt isyanının başlıca nedeni olmuştur.

Ayrıca Öcalan’ın tüm Kürtler adına müzakere yürütmesine yönelik yoğun itirazlar da bulunmaktadır. Birincisi, tutsak olduğu için Türk devleti kendi taleplerini ona dayatıyor olabilir. İkincisi, Öcalan tüm Kürtleri temsil etmemektedir. Bu nedenlerle Öcalan’ın Kürtlerin kendi topraklarına sahip olma hakkından vazgeçme yetkisi olamaz.

Mülkiyet hakları, tüm ülkelerde insanların sahip olduğu en temel yasal haklardandır. Bu hak, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi tarafından korunmaktadır (2). Ancak Kürtlerin toprak üzerindeki tasarruf hakkı Türk devleti tarafından güç kullanılarak ellerinden alınmıştır. Devlet, Kürtlere ait neredeyse tüm toprakları kamulaştırmıştır. Ve tabii Kürtlerin rızası olmadan. Örneğin, yem veya tahıl için kullanılan orman ağaçlarından oluşan bir araziye sahip olduğunuzu varsayalım; bu durumda siz bir kişi olarak mülkiyete sahipsiniz. Ancak arazinin içindeki orman ağaçlarına sahip değilsiniz. Mülkiyet hakları devlete aittir. Ot veya hayvan yemi olarak kullanılan kısım size ait, ancak orman ağaçlarının kendisi size ait değildir.

Kürt toplumunu anlamak, bu nüfusun kaynaklara ilişkin haklara olan ilişkisini anlamayı gerektirir. Bunun nedeni, Kürtlerin haklarının ortadan kaldırılmış olmasından kaynaklanmaktadır. Devlet, Kürtlere ait tüm meraların, ormanların, yaylaların, dağların, su kaynaklarının ve diğer doğal kaynakların tapularını tescil ettirmiştir. Devlet, Kürt bölgelerindeki topraklara sahip olma hakkını “tüm ülke üzerindeki egemenliği” ile gerekçelendirmektedir; yani Kürt bölgesinin zorla işgal edilmesiyle. Atalarınızın Osmanlı döneminde yaptığı gibi ortak araziler üzerine ev inşa edemezsiniz. Artık kendi arazinizi devletten satın almak zorundasınız. Hem Kürt toplumu hem de bireylerin atalardan kalma toprakları üzerinde tasarruf etme hakkı cumhuriyet hükümetleri tarafından ciddi şekilde kısıtlanmıştır.

Anayasa’nın 3. maddesi “Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür” Kürtleri hedef almaktadır. Amaç, işgal altındaki Kürt bölgesini sürekli kontrol altında tutmaktır. Kürtler için ilk talep, bu maddenin değiştirilmesi olmalıdır. Çünkü anayasanın ulus (millet) tanımı Kürtleri kapsamamaktadır. Kürt kimliği ve dili hâlâ yasal olarak tanınmamaktadır. Değişiklik, ülkedeki nüfus yapısına uygun olmalıdır.

Mülkiyet haklarının ihlallerini araştırmak için komisyon kurulmasını talep edin

Kürt bölgelerinde de, diğer yerlerde olduğu gibi, küresel sömürge sonrası süreçlerin yerel ilişkiler ve tarih tarafından şekillendirildiğini vurgulamak önemlidir. Kürtler, devlet tarafından işlenen mülkiyet hakları ihlallerini araştırmakla görevli bir komisyonun kurulmasını talep etmelidir. Bu şekilde Türk devleti, diğer birçok sömürgede olduğu gibi, cumhuriyet döneminde yaşanan haksızlıkları telafi edebilir.

Ayrıca, her türlü müzakere yerli halklar için geçerli olan uluslararası hukuka atıfta bulunmalıdır. Kürt bölgelerindeki hak sorunları, Kürtleri haklarından mahrum bırakılmış daha önce sömürgeleştirilmiş toplumlardan önemli ölçüde farklılaştırmayan bir mantığa sahip kurumsal uygulamalara yerleşmiştir. Dolayısıyla yeniden müzakere edilen yeni bir düzenleme, Kürt bölgesinin sömürgeleştirilmiş olarak yeniden tanımlanması ve bu gerçeğin devlet ile yerli halk arasındaki ilişkinin temeli olarak kullanılması şeklinde algılanabilir. Kürtlerin gerçekliğine dayalı yeni bir tanım doğal olarak algılanacaktır. Bu yeni düzenleme, Kürt dili ve kimliği için kültürel bir canlanmaya ve devlet müdahalesinden uzaklaşmaya yol açacaktır. Bu da Kürtler ile devlet arasındaki çatışmayı hafifletecektir.

Yabancı işgal altında entegrasyon ne anlama geliyor?

İmralı heyetinden Öcalan’ın bundan sonraki dönemde “demokratik entegrasyonun giriş” sürecine odaklanacağını söylediğini duyuyoruz. Peki, bir halkın yabancı işgalinden kurtuluş mücadelesi bağlamında entegrasyon ne anlama gelir?

Etnik çatışmalar krizlere yol açar ve genellikle mevcut siyasi sistemlerin ve kurumların çökmesine neden olur; çatışmaları çözmede bir yol gösterici olarak mevcut ideoloji, yerleşik kurumlar ve bakış açıları temelden sorgulanır. Genel bir gözlem, bir değişimi göstermektedir. Cumhuriyet tarihi boyunca Kürt sorununa askerî çözüm tek yol olarak görülüyordu. Şimdi bunun yerine artık «entegrasyon» (bütünleşme) bir çözüm olarak seçiliyor. Ancak Türkiye’nin önerdiği entegrasyon türü tartışmalıdır ve çatışmaya kalıcı bir çözüm olmaktan uzaktır.

Entegrasyon iki düzeyde anlaşılabilir:

Birincisi, tek bir ülkenin sınırları içinde gerçekleşir. Bu bireysel düzeydedir ve genellikle asimilasyona yol açar. Özellikle bazı Avrupa ülkelerinde ikinci ve üçüncü kuşak göçmenler, kademeli olarak asimilasyona uğradıkları için buna örnek teşkil ederler.

Bireysel anlamda entegrasyon ve asimilasyon birbirine zıt stratejiler değildir. Bütünleşme, özümsemeyi tamamlar. Entegrasyonun asimilasyon sürecine hız kazandırdığını söyleyebiliriz.

İkinci düzey, iki veya daha fazla ülke arasında gerçekleşir. Bu tür entegrasyon, kültürel özelliklerini ve sosyal yapılarını koruyan bağımsız uluslar arasında gerçekleşir. AB üyesi ülkeler bu seviyeye örnek teşkil etmektedir. Bu düzeydeki entegrasyon, asimilasyona yol açabilecek koşullar yaratmaz.

Kısacası, birincisi Kürtleri Türklükle bütünleştirmeyi, ikincisi ise bağımsız uluslar arasında istikrara yönelik iş birliğini hedeflemektedir.

İmralı heyetinin şimdiye kadar verdiği bilgilerden anladığımız kadarıyla entegrasyon, Kürtlerin Türk ulusuna uyum sağlaması anlamına gelen tasarlanmış bir kurgudur. Bu bireysel bir süreç halinde olacaktır. Ayrıca Öcalan Kürtler için kolektif haklar talep etmemiştir. Bireysel entegrasyon süreci de Kürtlerin toprak ve Kürdistan üzerindeki hak talep etmekten vazgeçmelerini gerektirir.

Kürtlerin yavaş yavaş Türk kültürünü benimsemesine ve öz kültürlerini kaybetmesine yol açan bir süreçtir. Öcalan’ın bireysel düzeyde entegrasyonu savunması, onun vatandaşlık tanımında da açıkça görülmektedir. Ayrıca son görüşmesinde entegrasyonun ne içermesi gerektiğini açıklamıştır. Batı ülkelerindeki göçmenlerin kullandığı bireysel temelli modelden başka bir şey söylememektedir.

Öcalan’ın “demokratik” terimini “entegrasyon” teriminin önüne koymasının nedeni muhtemelen entegrasyondan asimilasyona geçişin gönüllü olması gerektiğini düşünmesidir. Bu tür bir zihniyet ne Kürt ulusal düşüncesinden kaynaklanabilir ne de Kürtlerin çıkarlarına hizmet edebilir. Bu görüşün muhtemelen Türk devleti tarafından üretilmiş ve Öcalan aracılığıyla Kürtlere dayatılmış olduğu ileri sürülmektedir.

Öcalan ile Kürtlerin temel ihtiyaçları arasındaki uçurum

Abdullah Öcalan, bağımsızlık yerine “komünal yönetim” modelini savunuyor. Buna da Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’na atıfta bulunuyor; ancak bu şart, Norveç’teki Samiler dâhil İskoçya, Galler, Bask bölgesi, Katalonya, Korsika vb. özerk yönetim biçimlerine kıyasla azınlıklara daha az hak tanımaktadır. Bunlar oldukça özerk bölgelerdir.

Eğer Kürtler, Öcalan’ın Kürt sorununa komünal yönetim modelini çözüm olarak kabul ederlerse, ancak belediye yönetimi düzeyinde temsil edilebilirler. Bu model ne günümüzün özgürlük anlayışına ne de Kürt toplumunun gerçeklerine layık görülmektedir. “Komünal yönetim” modeli Kürtleri güçsüz kılmaktadır. Çok sayıda Kürt, bunun teslimiyetçi ve kandırmacaya dayalı bir fikir olduğuna inanmaktadır. Bir halkın kendi kendini yönetme hakkını en düşük seviyeye indirmek, bu halkı değersizleştirmektir. Sanırım Devlet Bahçeli’yi Öcalan’a heyecanlandıran şey buydu. Öne sürüldüğü gibi SDG’nin Suriye’deki pozisyonunu değiştirmek için değildi.

Öcalan, iyi bir liderin sahip olması gereken temel niteliklerden biri olan tutarlılıktan yoksun olduğu yönünde eleştirilmektedir. Bağımsız bir Kürdistan için yola çıkan, on binlerce Kürt gencini bu amaç için seferber eden ve son olarak Kürtlerin belediye düzeyinde yönetim hakkına razı olmayı öneren Öcalan’ın yaklaşımı tutarlılık açısından sorgulanmaktadır.

Önerdiği komünal yönetim modeli, Kürtlerin hareket alanını, kendi kendilerini yönetme fırsatlarını ve dış dünyayla ilişkilerini ciddi şekilde sınırlayacaktır. Kürtleri dünya ile iletişim kurma konusunda da değersizleştirmektedir. Böyle bir fikre enerji harcamak ne kadar akılcı olur?

Özetle; belediye modeli Kürt sorununu çözmemektedir. Ne yazık ki Kürt isyanlarını yeniden üretecek bir potansiyel taşımaktadır. Entegrasyon dedikleri perspektif, Kürtler üzerindeki Türk egemenliğine karşı kaybedilen bir mücadelenin itirafı olarak görülmektedir. Türk toplumsal yapılanmasını ve her alanda Türk üstünlüğünü vurgulayan bütünleşme perspektifi, Kürt sorununun çözümü olamaz. Bu perspektif, Kürtlerin gelecekteki varlığını garanti etmemektedir. Entegrasyon perspektifi, Kürtlerin kendi geleceklerini belirleme imkânını tamamen imkânsız hâle getirmektedir.

Öcalan’ın önerdiği şey, liberal Avrupa devletlerinin tüm vatandaşları için tamamen sıradan siyasi haklardır. Belki de bu görüşleri Türk rehberlerinden almıştır? Kürtlerin kurtuluş lideri olduğunu iddia eden birinden, Kürtleri Türk sömürgeciliğinden kurtarabilecek talepler duymayı beklerdik.

(1) Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 17. maddesi.
(2) Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, 1 No’lu Protokol, Madde 1.


Mehmed S. Kaya: Bingöl’ün Solhan ilçesinin Keşkon mezrası doğumludur. Norveç Inland Üniversitesi’nde sosyoloji profesörüdür. ‘The Zaza Kurds of Turkey’ kitabının yazarıdır.


Mehmed S. Kaya – 21.02.2026

Tags:


About the Author



Comments are closed.

Back to Top ↑