Fransız edebiyatında kısa bir yolculuk | İskan Tolun
Bu hafta kısaca; dünyanın en zengin, köklü ve etkileyici edebiyat geleneklerinden biri olarak kabul edilen Fransız edebiyatını ele alacağım. Özellikle Ortaçağ’ın o destansı şiirlerinden sonra, Rabelais ve soylu bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş olan Montaigne gibi isimlerle gelişmiş ve düşünsel bir derinlik kazanmış olan Fransız edebiyatının, insanı ve toplumu anlama çabasında evrensel değerler taşıyan klasikleşmiş eserleriyle günümüzde de güncelliğini en iyi koruyabilen edebiyatlardan biri olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
Nitekim Fransız edebiyatının, Ortaçağ’dan günümüze kadar epik şiir, drama, kurgu, felsefe gibi yazın alanlarında, hatta küresel çapta da derin izler bıraktığını söylemek mümkündür. Fransız edebiyatının temel özelliklerinden biri de sadece hikâye anlatmakla kalmaması; insan doğasını, toplum yapısını, ahlakı ve felsefeyi oldukça yoğun değerlendirmelerle ele almasıdır.
Erişilmesi güç olan “Rus edebiyatı” ile yarışacak kadar muazzam bir seviyeye ulaşmış Fransız edebiyatının en belirgin özelliği, yazarların anadillerini edebî bir araç olarak titizlikle kullanmaları ve üslup ile biçim mükemmelliğine büyük önem vermeleridir. Dolayısıyla Fransa, realizm, natüralizm, sembolizm, varoluşçuluk gibi dünya edebiyatını derinden etkileyen akımların doğduğu yer olarak da bilinir. Bu edebiyat ülkesinin tanınmış birçok filozofunun ve yazarının eserlerini zevkle okuduğumu söyleyebilirim; iyi ki de okumuşum.
Okumuş olduğum bu önemli ve çok değerli Fransız filozoflardan, yazarlardan ve dev eserlerinden sadece birkaçını açıklayayım:
Victor Hugo ile romantizm zirveye ulaşırken, Balzac, Flaubert ve Stendhal ile gerçekçilik akımının edebiyata yön verdiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Fransa’nın, özellikle Paris’in sokakları Victor Hugo’nun sözleri, kısa yazıları, resimleri, figürleri, freskleri ve heykelleriyle süslenmiştir. Paris’e her gittiğimde hayran hayran bakıp duruyorum.
Hatta ebedî istirahatgâhı olan o meşhur Cimetière du Père-Lachaise mezarlığının girişinde bile onun dev bir heykeli dikilmiştir. (Yılmaz Güney’in mezarını ziyaret ederken görmüş, dakikalarca seyre dalmıştım.)
Yıllar önce Victor Hugo’nun Sefiller ve Notre Dame’ın Kamburu adlı eserlerini zevkle okumuştum. Bu romanları okurken “kitapların içine girdim âdeta” desem yeridir. Zira okumaya başlayınca bırakamıyordum; bırakmak zorunda kalınca da hep merak ediyordum: Bu dev romanların sonu ne olacak, nasıl bitecek acaba? diye. İçeriğinden başka hiçbir şey düşünmek mümkün olmuyordu bitene dek.
Zaten Gustave Flaubert’in Madam Bovary adlı romanını okuyup da etkisinde kalmamak mümkün değildir. Onu da soluk soluğa okumuştum yıllar önce. Orhan Pamuk bir kitabında ya da bir söyleşisinde bu eserden övgüyle bahsetmişti. Alıp hemen okumuş, çok beğenmiştim.
Demokrasiye, din ve ifade özgürlüklerine, hatta “Fransız Devrimi”ne bile büyük katkı sağlayan yazar ve düşünür Voltaire’e de değinmeden geçemeyeceğim. Saygıyla andığım büyük yazar Yaşar Kemal’in de favori yazarlarındandır Voltaire. Bir söyleşide onu öve öve bitiremiyordu rahmetli. O gün, Bir Şark Masalı Zadig adlı kitabı bende vardı ve hemen alıp zevkle okumuştum.
Ve geçenlerde Émile Zola’nın Gerçek isimli romanını soluk soluğa okudum. Émile Zola, 1880 yılında kaleme aldığı ve “Dünya klasikleri” arasına girmiş olan Nana adlı meşhur romanıyla en çok tanınır. Nitekim Nana, Fransız edebiyatının en güçlü toplumsal eleştirilerinden biridir ve natüralizm akımının zirve noktalarından biri olarak kabul edilir.
Émile Zola’nın bütün eserlerini zevkle okuyorum ve Meyhane adlı romanı da Nana’dan pek aşağı sayılmaz, kanımca. Her ikisini de yıllar önce okumuştum ve tekrar okumayı düşünüyorum; ama sırada okumayı bekleyen yüzlerce kitap, roman duruyor raflarda. Her neyse. Geçenlerde okumuş olduğum Émile Zola’nın Gerçek adlı romanına bakalım: Gerçek adlı romanın konusu ne Nana’ya ne de Meyhane’ye benziyor; apayrı bir konudur ve alabildiğine trajik bir öyküdür.
“Cennetten tapu / cennette arsa satma” gibi absürt kavramlarla, değerli usta oyuncu Şener Şen’in o meşhur Züğürt Ağa filmindeki replikleri anımsatan fikirlerin cirit attığı, kol gezdiği batıl inançlara mahkûm olmuş bir çevre vardır bu trajik romanda ve gerçeği yalana çevirmekte usta olan kurnaz, gerici, bağnaz bir grubun hedefine girmiş suçsuz, günahsız bir okul müdürü: Simon. İşlenmiş bir cinayetten dolayı suçsuz yere hapis yatan okul müdürü Simon, ancak on beş yıl sonra özgürlüğüne kavuşur. Dolayısıyla kardeşi David ile dostu, ilkokul öğretmeni Marc, zor da olsa gerçeği ortaya çıkarırlar ve okura da “Geç gelen adalet, adalet değildir” dedirten bu trajik, alabildiğine heyecanlı uzun hikâye tam 661 sayfadır.
Alabildiğine dramatik olan bu romanın, Émile Zola’nın bizzat müdahil olduğu Dreyfus davasından esinlenerek kaleme alındığı söylenmektedir.
Suçsuz, günahsız okul müdürü Simon’un içler acısı hikâyesini ve batıl inançlara mahkûm olmuş bir çevrede iğne ile kuyu kazar gibi adalet arayan David ile Marc’ın, özellikle de Marc’ın mücadelesini anlatan bu kitap, soluk soluğa okunacak nitelikte çok değerli bir romandır.
Kitabın 660. sayfasından kısa ama çok ilginç bir alıntıyla noktalayalım bu konuyu:
Bazıları “Cehalet mutluluktur” demeye cüret ediyordu ve bu ölümcül hatadan iki bin yıllık bir ıstırap doğmuştu. (…)
Bu korkunç dogmaları yalnızca bilgi yok edebilirdi; bu dogmaları yayan ve onlarla yaşayanları sadece bilgi doğru yola sokabilirdi. Ancak bilgi, ister topraktaki ister insan zihninin aydınlanmasındaki zenginliğin kaynağı olabilirdi. Hayır! Mutluluk hiçbir zaman cehalette olmamıştı; o her zaman bilgideydi ve bu bilgi, somut ve ahlaki sefaleti uçsuz bucaksız ve verimli bir araziye dönüştürecekti. Kültür, bu zenginliği her yıl on kat artıracaktı. …
Bütün bunları okurken edebî, optimist bir kafayla şunu düşünmeden edemiyor insan: Hegemonik, emperyalist devletlerde iktidara gelen başbakanlar, cumhurbaşkanları, başkanlar Machiavelli’nin Prens’ini okuyacakları yerde bu değerli, adil, hümanist filozofların ve yazarların eserlerini okusalardı, belki de bütün bu savaşlar olmayacaktı. Bahsin dışına çıkıp siyasete değinmek istemiyordum ama Ortadoğu kaynıyor, yanıyor ve İran durmadan darağaçlarında gencecik bedenleri sallandırıyor, amansız bir handikapta olmasına karşın. Evet, Ortadoğu otuz gündür toz duman ve Kürtler de ateş altında; liderlerinin evleri, ofisleri bombalanıyor. Savaş açık açık dayatılıyor, onları savaşın içine çekmek istiyorlar. Hiç kimseyle savaşmak istemeyen ve hiç kimsenin malında, toprağında gözü olmayan, kendi topraklarında özgür yaşamak isteyen Kürtlere yapılan bu haksız saldırıları esefle kınıyorum!..
Bu makaleyi “Kızıldere katliamı”nda yaşamını yitiren Mahir’lere ithaf ediyorum!..
İskan Tolun – 01.04.2026


![“Şark meselesi [Türkiye] ve Marksizm” kitabı ile “Süreç” üzerine | Mustafa Yavuz](https://www.avrupademokrat9.com/wp-content/uploads/2026/04/mustafa-yavuz-1-136x78.jpg)




































![“Şark meselesi [Türkiye] ve Marksizm” kitabı ile “Süreç” üzerine | Mustafa Yavuz](https://www.avrupademokrat9.com/wp-content/uploads/2026/04/mustafa-yavuz-1-110x63.jpg)

















