Sosyalizmin iki acil sorunu | Cemalettin Efe
Günümüzde sosyalistlerin önünde birikmekte olan sorunların sayısını saymak güç değil. Asıl güç olan, bu yığın içinden önceliği doğru sıralamak. Bu sıralamayı yaparsak iki sorun öne çıkar; biri teorik, biri pratik. Biri çözülmeden öteki çözülemez.
Paradigmanın hesabı
Birinci sorun, sosyalist paradigmanın yeniden kurulmasıdır. Bu, geçmişe nostaljik bir dönüş talebi değildir. Tam tersine, 20. yüzyıl boyunca defalarca tekrar edilen bir çarpıtmayla yüzleşme zorunluluğudur.
Ekim Devrimi’nden kısa süre sonra başlayan süreç bilinse de yeterince analiz edilip bundan ders çıkarılmamıştır. İşçi sınıfının ve ezilen halkların kendi kendini yönetme aygıtı olan sovyetler, yani meclisler, tüm pratik yetkileri komünist partiye devredildi. Parti kısa zamanda bürokratik bir aygıta dönüştü; bürokrasi ise sosyalizmi kendi imgesiyle tanımlamış oldu. Artık Bolşevik komünist parti, işçi ve köylü sınıfının değil, onun üstünde egemen ve ondan korkulan bir baskı aygıtına dönüştü. Bu çarpıtılmış biçim, 20. yüzyıl boyunca dünyanın dört bir yanında sosyalizmin yüzü oldu; kendini Çin, Vietnam, Arnavutluk ve Küba’da yeniden üretti. İlerlemeci, ekonomist ve ikameci bir anlayış; sınıfın kendi iradesinin değil, ona rağmen işleyen bir aygıtın egemenliği.
Ulusçuluğu, devletin bütün baskı aygıtlarını toplumun üstünde güçlendiren ve onları kutsayan bu reel sosyalizm, nihayetinde kapitalizmi yenmek şöyle dursun, kendi zaaflarıyla ve düşmanın müdahalesine bile gerek kalmaksızın içten çöktü. Bu eğreti sosyalizmin duvarı yıkılırken, altında kalanlar yalnızca onu savunanlar olmadı. Eleştirenleri de, hatta belki en çok eleştirenleri de ezip geçti. Berlin Duvarı bu yıkımın cisimleşmiş hâliydi; düşerken ayrım gözetmedi.
Bu noktada sosyalizm, bu yükle hesaplaşmadan ilerleyemez. Böyle bir gerçek yokmuş gibi davranarak da sosyalist olarak bir yere varılamaz. Bilimsel sosyalizmin tarihsel çekirdeği komünler ve meclisler üzerinde yükselir; Paris Komünü bunun en somut örneğidir. Marx’ın ona neden bu denli önem atfettiğini buradan doğru okumak gerekir. Paradigmanın yeniden inşası demek, sosyalizmi aslına döndürmek demektir. Yalnızca aslına değil, asaletine de kavuşturmak: dünya işçi sınıfının ve onun yanında duran tüm güçlerin önünde yeniden bir kutup yıldızının doğması demek.
20. yüzyıl sosyalizminin parti diktatörlüğüyle somutlaşan biçimi, burjuvazi ve egemen sınıflar tarafından burjuva demokrasisinin yenilmezliği söylemi için tarih boyunca istismar edildi. Hatta sosyalizmin bu eğreti modeli, sosyalist olduğunu söyleyenlerin bile kafasını karıştırdı. Doğu Almanya’da 17 Haziran 1953 ayaklanması, Macaristan’da 1956, Çekoslovakya’da 1968 Prag Baharı; bunların hepsini bu gözle okumak gerekir. Tüm yönetimi elinde tutan komünist partinin, daha doğrusu Politbüro’nun otoriter rejimine dönüşen sosyalizm ve Marksist düşünce, yalnızca işçi sınıfı içinde değil, aydın ve akademik dünya içinde de ağır bir prestij kaybına uğradı.
Sınıfla bütünleşmek
İkinci sorun, birincisinin pratikteki karşılığıdır. Ezilen sınıfların sorunlarını telaffuz etmek başka şeydir, içselleştirmek başka. Sol tarihin büyük bölümü bu ikisini birbirine karıştırdı. Söylem sınıfın dilini konuştu, pratik ise sınıfın dışında kaldı.
Kent konseyleri, belediyeler ve yeni meclis formülasyonları bu boşluğu kapatmanın bilinen birkaç başlangıcı ve aracıdır; ancak ezilen sınıfların içinde fiilen mücadele edilerek anlam kazanır. Yoksa bunlar da kendi başına birer bürokratik kabuktan ibaret kalır.
Tarih bu konuda birçok örnek sunuyor. Birkaçıyla yetinelim.
1979’da Fatsa’da Terzi Fikri seçimle belediye başkanı olduğunda mahalle komiteleri kurdu. Kararlar yukarıdan inmedi; aşağıdan çıktı. Eksikleri vardı, hataları da. O kısa deneyim, doğrudan demokrasinin bir ütopya olmadığını, işleyebileceğini gösteren somut bir kanıttı. Fatsa’nın devamı gelmedi; sistem onu tasfiye etti. Sistemin bir belediyeyi neden öncelikli hedef aldığını anlamak için fazla düşünmeye gerek yok.
Türkiye’nin Kürt illerinde yürütülen belediyecilik deneyimi de bu çerçevede okunmalıdır. Kürdistan’daki belediyeler, devletin çok yoğun baskıları altında yetersiz de olsa bir şeyler yaptı. Bunlar elbette zevahiri kurtarma bile sayılmaz. Eş başkanlık sistemi, mahalle meclisleri, kadın belediyeciliğinin kurumsal bir zemine oturtulması; bunlar yalnızca idari tercihler değildi. Halkın karar süreçlerine doğrudan katıldığı, siyasetin salt seçim dönemlerine sıkıştırılmadığı bir modelin deneyimleriydi. Devletin bu belediyelere defalarca kayyum atamasının gerekçesi de tam olarak buydu: İşleyen bir alternatif, teorik bir tehditten çok daha tehlikelidir.
Günümüzde hiç umulmayan bir zaman ve mekânda Zohran Mamdani meselesi New York’tan patlak verdi. Demokratik Sosyalistler’den belediye başkanlığı yarışına giren Mamdani, seçim kampanyasını bir örgütlenme aracına dönüştürdü; üstelik bunu köklü bir Demokrat Parti adayına rağmen başardı. Kira artışlarıyla bunalan semtlerde kapı kapı dolaştı, toplu taşıma sorununu kendi sorunu olarak samimiyetiyle New Yorklulara anlattı. Göçmen mahallelerinde sıkı bir çalışma yürüttü. Nihayetinde hiç beklenmediği biçimde Kasım 2025’te seçildi; Ocak 2026’dan bu yana görevde. Elbette Mamdani’nin sosyalistliği tartışılır; ABD’de kendini sosyalist olarak tanımlamanın ne anlama geldiğini anlıyorsan, bunun ne ifade ettiğini de anlamış olursun. Mamdani’nin siyasi söylemi bile soyut bir program olmaktan çıkıp insanların gündelik yaşamının içine girdiğinde dili değişiyor, karşılık buluyor. New Yorklular bunu sandıkta onayladı.
Fatsa, Kürt illeri, New York. Ayrı coğrafyalar, ayrı dönemler, ayrı koşullar. Hepsinde aynı soruya yanıt arama çabasıdır: Ezilen sınıfları kazanmanın tek yolu onların içinde olmaktır. Onlar adına konuşmak değil, onlarla birlikte hareket edebilmektir.
Sonuç değil, başlangıç noktası
Sosyalizmin önündeki iki sorun aslında tek bir sorunun iki yüzüdür. Paradigmasını yitirmiş bir sol, sınıfla bağını da yitirir; sınıfla bağını yitirmiş bir sol ise ne kadar tutarlı bir teoriye sahip olursa olsun havada kalır. Bu kısır döngü kendi kendine kırılmaz.
Fatsa’nın mahalle komiteleri, Kürt belediyeciliğinin meclisleri, Mamdani’nin kapı kapı dolaşması; bunlar romantik anılar ya da ilham hikâyeleri değildir. Bunlar sosyalizmin nerede durması gerektiğini gösteren koordinatlardır. Teori oradan yükselir, pratik oraya döner.
Sosyalizmin yeniden inşası bir kongre kararıyla, bir manifesto ilanıyla ya da doğru çizginin bulunmasıyla başlamaz. O komitenin toplandığı odadan, o kapının çalındığı geceden, o mecliste söz alan ilk işçi kadının sesinden başlar.
Cemalettin Efe – 05.04.2026




![“Şark meselesi [Türkiye] ve Marksizm” kitabı ile “Süreç” üzerine | Mustafa Yavuz](https://www.avrupademokrat9.com/wp-content/uploads/2026/04/mustafa-yavuz-1-136x78.jpg)



















































