“Şark meselesi [Türkiye] ve Marksizm” kitabı ile “Süreç” üzerine | Mustafa Yavuz
YAYIMLANMAMIŞ BİR SÖYLEŞİ[i]
“Kürt özgürlük hareketinin ortaya attığı tarih tezine ve reel sosyalizmin eleştirisi başlığı altında Marksizm’e yönelttiği tartışmaya muhtaç tezlerine dokunulmazlık kazandırılması tutumundan uzak durulması gerektiğini düşünüyorum.”
SORULAR ve CEVAPLAR
1: Yeni kitabınız Şark meselesi ve Marksizm kitabınızda, özellikle Osmanlı’nın son dönemlerinde yaşananlara dair Engels ve Marx’ın söylemlerine dikkat çektiniz. Orada dikkat çeken en önemli hususlardan biri de Engels’in ve Marx’ın doğu halklarına yönelik bazen aşağılamaya varan ifadeleri oldu. Neden doğu halkları aşağılandı?
“Şark Meselesi (Türkiye) ve Marksizm” kitabımda Türk ve Kürt sosyalist hareketlerinin bugüne kadar yeterince tartışmadığı bir konuyu ele aldım. Engels, 1848 devrimlerinin yenilgisini Güney Slav halklarının “ihtilâl karşıtı” tutumundan kaynaklandığını ileri sürerek, bu tespitini, Hegel’den devraldığı “tarihsiz halklar (geschichtslosen Völker)” anlayışıyla açıkladı.

Hegel’e göre dünya tarihi, her biri yalnızca eylem yoluyla bir görevi —başka bir deyişle Aklın gerçekleştirilmesini (Realisierung Vernunft) — yerine getirmekle yükümlü olan tikel Halk Tinlerinin diyalektiği (Dialektik besonderer Volksgeister) olarak belirir; her bir Halk Tini, bu tarihsel görevi ifa ettikten sonra, başka bir dünya-tarihsel Halk Tini’ne (weltgeschichtlichen Volksgeist) yer açmak üzere sahneden çekilir.
Tarih yalnızca güçlü devlet kurabilen “ulusal ruhların/tin” diyalektiği üzerinden ilerler; bu tarihsel misyon tüm halklara değil, ancak doğal ve entelektüel kapasiteleri sayesinde devlet kurabilen halklara aittir. Bu çerçevede Hegel, Alman dünyasını tarihsel gelişimin en yüksek aşaması olarak görmüş, Prusya devletini de mutlak aklın somutlaşmış biçimi saymıştır.
Engels, bu tarih felsefesinden hareketle Güney Slavlarını kültürel olarak geri, siyasal olarak devlet kurma yeteneğinden yoksun ve “tarihsiz” olarak nitelendirmiştir. Almanları, Macarları ve Polonyalıları ilerleme ve devrimin taşıyıcıları olarak yüceltirken, Slav halklarını “barbar”, “halkların artıkları” (Völkerabfälle) ve “cüce halklar” (Zwergvölker) şeklinde damgalamış; onları Avrupa ile Asya arasında ara varlıklar olarak tanımlamıştır.
Engels’e göre Güney Slavların Almanlar ve Macarlar tarafından asimile edilmesi tarihsel olarak ilericidir; bu halkların kendi devletlerini kurmaları halinde bile şehirleri Alman ve İtalyan burjuvazisi tarafından yönetilecektir. Bu nedenle Engels, küçük ulusların bağımsızlık taleplerini gerçekçi olmayan “sefil umutlar” olarak reddetmiştir.
Engels, 1848–1849 devrimlerinin yenilgisinin ana sebebinin, liberal önderliğin köylü kitleleri ve ezilen milliyetleri kazanmak yerine onlardan korkarak gerici güçlerle ittifak kurduğu gerçeğini görememiş; bu nedenle ulusal baskıya karşı harekete geçenGüney Slavların demokratik devrimci potansiyelini kavrayamamıştır. Onları, çarlık gericiliğinin araçları olarak değerlendirmesi bu yanılgının sonucudur.
Tarihsel gelişmeler, Güney Slavlarına ilişkin bu görüşün ne kadar yanlış olduğunu gösterdi. Doğu Avrupa’da demokrasi ve sosyalizm mücadelesinde aktif siyasal özneler olarak tarih sahnesine çıktılar ve başta Engels olmak üzere Marx’ın bu konuda ne denli haksız olduklarını kanıtladılar.
2:Kitabınızda özellikle Hristiyanların eşit yurttaşlık talebine yönelik yaşanılanlara değiniliyor. O dönem, Hristiyan halkların eşit yurttaşlık talebi neden kötü sonuçlandı ve yine Marksistlere döneceğim, neden Marksistler doğu Hristiyanlarının eşit yurttaşlık talebine sırt çevirdiler.
Marx ve Engels’in Osmanlı Slavları ve Hellenlere bakışı, özellikle Kırım Harbi sürecinde görece olumluydu. Engels, Polonyalılar, Ruslar ve Türkiye’deki Slavlar dışında diğer Slav halklarının tarihsel bir geleceği olmadığını savunuyor; Osmanlı topraklarında şekillenen “medenî dünyanın” yaratıcıları olarak Rumları, Ermenileri, Slavları ve Frenkleri görüyordu. Ona göre Osmanlı İmparatorluğu artık ilerlemenin önünde bir engel haline gelmişti ve Babıali’nin yerini, tercihen bağımsız bir Slav devletinin alması gerekiyordu. Bu bağlamda Britanya’nın Konstantinopol’ün Rusya’nın eline geçmesine izin vermeyeceğini düşünüyordu.
Marx ve Engels, Çarlığa karşı yürütülen bir savaşın genel bir Avrupa savaşına dönüşerek yeni bir devrimci dalga yaratabileceğini, Avrupa medeniyetinin düşmanı Çarlık Rusyası’nın ve ezilen milliyetlerin kurtuluşu için tarihsel bir fırsat doğurabileceğini savundular. Ama Osmanlı Slavlarını tarihsel bir özne olarak görmediler, onlar “kurtarılması gereken” ezilen halklardı. Osmanlı Slavlarının millî-demokratik mücadelelerini, Avrupa proletaryası ile gerici Çarlık arasındaki büyük tarihsel çatışma içinde gerici Çarlık rejiminin enstrümanları olan önemsiz halkların girişimleri olarak değerlendirdiler. Onlara göre Osmanlı Slavlarının kurtuluşu, ancak muzaffer bir Avrupa proleter devriminin yan ürünü olabilirdi. Bu yüzden Osmanlı Hristiyan milletlerinin kurtuluş hareketlerini Rus altını ve Rus entrikalarıyla açıklamayı tercih ettiler. Marx ve Engels’in bu Türkofil tutumları, Avrupa sosyal demokrasisini uzun yıllar etkiledi ve Avusturya ile Osmanlı Slavlarının tarihsel özne olarak görülmesini engelledi.
1894–1896 Ermeni ayaklanmaları ve 1896 Girit ihtilali sonrasında Rosa Luxemburg, Eduard Bernstein, Karl Kautsky ve Hermann Wendel gibi önde gelen Alman sosyal demokratları, Marx ve Engels’in bu meseleye yaklaşımını eleştirel biçimde tartışmaya açtılar. Alman Sosyal Demokrat Parti basınında yürütülen bu tartışmalar sonucunda, Osmanlı despotizmi altında yaşayan Hristiyan milletlerin kurtuluş mücadelesinin desteklenmesi, sosyal demokrasinin gündeminde önemli ve meşru bir yer kazandı.
3: Ermenilerin sosyalist örgütlenmelere gitmeleri, Hristiyanların eşit yurttaşlık taleplerine yönelik çalışmaları neden yenilgiyle sonuçlandı?
Ermeni meselesi ilk kez 1877–1878 Osmanlı-Rus Savaşı sonrasında uluslararası gündemde yer aldı. Osmanlı Devleti bu bağlamda Berlin Konferansı’nın 61. maddesiyle Ermenilerin yaşadığı bölgelerde reform ve güvenlik taahhüdünde bulundu. II. Abdülhamit, 93’ Harbi sürecinden itibaren adım adım mutlak iktidarını pekiştirdi ve Müslüman milliyetçiliği siyaseti doğrultusunda Kürt aşiretlerini Hamidiye Alayları altında örgütleyerek Ermenileri güvencesiz bıraktı. Osmanlı Devleti’nin giderek Prusya/Alman militarizminin etki alanına girmesini sağladı.
Genç kuşak Ermeniler bu süreçte, geleneksel Ermeni elitlerinin keyfî yönetime ve sömürüye karşı etkisiz kalmasına tepki gösterdiler. Genç Ermeni entelektüeller bu dönemde demokrasi, özgürlük ve sosyalizm gibi fikirlerle tanıştı.
Halkçı ve sosyalist fikirleri benimsemiş genç kuşak Ermeni ihtilalcilerinin kurdukları Taşnaksutyun ve Hınçakyan partileri, II. Meşrutiyet’le birlikte Osmanlı bütünlüğü içinde adem-i merkeziyetçi, eşitlikçi ve reformcu bir siyaset savundu. Fakat İttihat ve Terakki, Sosyal Darwinist, merkeziyetçi ve asimilasyoncu programından taviz vermeyerek, Ermenilerin eşit yurttaşlık taleplerini tehdit olarak görüp Sultan II. Abdülhamit’in Müslüman milliyetçiliği siyasetini devralarak Cihad siyasetini uygulamaya koydu.
Bu bağlamda Hristiyan soykırımlarının nedeni Ermeni halkının özgür ve eşit Osmanlı yurttaşları olarak ortak vatanda yaşama talebine öncülük eden Sosyalist Enternasyonal üyesi Hınçakyan ve Taşnaktsutyun’un burjuva milliyetçileri olarak dış güçlerin iğvasına kapılıp ulus-devlet hedeflemelerinden kaynaklandığını ileri sürmek tarihsel gerçeklikle bağdaşmamaktadır. Hristiyan soykırımlarının temel sebebi, millet-i hakime zihniyetiyle hareket eden Sosyal Darwinist İttihat ve Terakki Fırkası’nın İslam’ı politik amaçları doğrultusunda araçsallaştırarak, kaderini, Kayser II. Wilhelm’in dünya Alman imparatorluğu kurma planının başarısına bağlamasıydı. İttihat ve Terakki Fırkası emperyalist dünya savaşını, Hristiyan vatandaşlardan arındırılmış homojen bir İslam-Türk imparatorluğu yaratmak amacıyla fırsata çevirdi.
Harbin ağır yenilgiyle neticelenmesiyle yıkılan İttihatçı diktatörlüğün, yarım kalan toplum mühendisliğini İttihatçı-Kemalist Ankara hükümeti üstlendi. Ankara hükümeti, Müslüman-Türk milliyetçiliği siyasetini sürdürerek Kürtlerin ve aynı zamanda Bolşeviklerin de desteğiyle Hıristiyanların tasfiyesinin ikinci safhasını tamamladı. TBMM hükümeti bu safhadan sonra Lozan Antlaşması ile meşru devlet olarak tanındı. Böylece artık Müslüman Kürtlere ihtiyacı kalmayan Ankara hükümeti, Kürtlerle Müslüman milliyetçiliği temelinde inşa ettiği ittifakı bozdu. Cumhuriyetin ilanı ve 1924 Anayasasıyla birlikte Kürt halkını hedef aldı.
Şiddetle ezilen Şeyh Said isyanı ve özellikle Ağrı ayaklanması, Kürt özgürlük hareketinin Müslüman milliyetçiliğinden kopuşunun dönüm noktasıdır. Bu dönemde Kürt örgütleri ve Taşnaksutyun, kurdukları Hoybun/Xoybun (kendi olmak) örgütüyle ortak vatanda özgürce yaşamak programı ekseninde ırkçı Türk milliyetçiliğine karşı başlattıkları mücadele yenilgiye uğrasa da Kürt milletinin tarihinde derin izler bıraktı. Soykırımlarla anılan geçmişlerine rağmen bir araya gelebilen ezilen Kürt ve Ermeni milletlerinin bu mücadelesi, ne yazıktır ki, tarihsel önemine rağmen görmezden gelindi.
4: Her ne kadar Marx ve Engels, bir sosyalist devrimin Avrupa’da olabileceğine yönelik tezler ortaya çıkartsa da ve özellikle Güney Slav halklarına yönelik ‘Halk artıkları’ ‘cüce halklar’ gibi ifadeler kullansalar da, hem sosyalist mücadelede hem de uluslar kurtuluş mücadelelerinde aşağılanan bu halklar ciddi bir biçimde ilk büyük ayaklanmalar ve devrimsel çıkışları gerçekleştirdi. Özellikle Ekim Devrimi, hem Engels’in hem de Marx’ın öngörülerinin çok dışında bir durum yarattı. Neden böyle oldu? Marx, Engels ve Marksistler nerede yanıldı?
Bu sorunuzun ilk bölümüne ilişkin yukarıda verdiğim bilgilerin bir cevap olduğunu düşünüyorum. Ekim Devrimi’ne gelince, Marx ve Engels’in öngörülerinin bütünüyle dışında bir durum yarattığı kanaatinde değilim. Yukarıda Marx ve Engels’in 1877-1878 Harbi sürecinde Rusların yenilgisinin, Rusya’da elementleri kitlesel olarak hazır bulunan köklü sosyal değişimi ve bununla birlikte bütün Avrupa’da atılımı çok hızlandıracağı için desteklediklerini belirtmiştim.
Rusya’da Çarlığın bir ihtilalle devrilmesi, Çarlığın Avrupa medeniyeti üzerindeki baskısına son verecek ve Avrupa ihtilallerini hız kazandırarak Avrupa proletaryasının zaferiyle sonuçlanacaktı. Marx ve Engels, Rusya gibi geri bir ülkede sosyalizmin zafer kazanabileceğini düşünmediler. Bu fikre ölünceye kadar sadık kaldılar. Onların takipçileri komünistler de bu tezin doğruluğundan uzun bir süre kuşku duymadılar.
Bolşevikler de iktidarı ele aldıktan sonra, Avrupa ihtilalinin kendilerini kurtaracağı fikrine sadık kaldılar. Ama olaylar beklentilerin çok dışında gelişti. Bolşevikler yalnız kaldıklarına karar verdiklerinde, Sovyet Rusya’nın / “sosyalist anavatanın” jeostratejik çıkarlarını korumak için izledikleri reel politik siyaset, henüz dünya sosyalizminin hesaplaşmayı beceremediği ağır sonuçlara yol açarak, sosyalizm / komünizmin ezilen halklar, işçi ve emekçiler nezdinde büyük itibar kaybı yaşamasına neden oldu. Yaşanan bu olumsuz tecrübeye rağmen, hala görmezden gelinen olgu, sosyalist kuruluşun lokal düzeyde başarıya ulaşamayacağı gerçeğidir.
5: Günümüze gelirsek, özellikle Türkiye’de sosyalist hareketler bu süreci neredeyse hiç tartışmıyorlar. O dönem yaşanılanlara dair ne bir çözümleme ne de bir detaylı araştırma olmamış gibi duruyor. Bunu neye bağlıyorsunuz?
Araştırmamda, Marksizm’in “tarihsiz halklar” olarak görülen toplulukların ulusal kurtuluş ve özgürleşmelerini, Avrupa ölçeğinde proleter devrimin başarısına erteleyen yaklaşımının sorgulanmayan arka planını ele aldım. Temel sorunun, çoğu zaman bilinmesine rağmen ignore etmekten ziyade, Marksist literatürün pragmatik bir perspektifle okunmasından kaynaklandığını düşünüyorum. “Tarihsel halklar” tezi aynı zamanda Osmanlı’nın tarihsel rolünü görece meşrulaştırıyordu.
Bu tez Marksist düşüncenin içinde varlığını bir biçimde sürdürdü. Kemalist/İttihatçı Ankara hükümetine de anti-emperyalist ve ulusal kurtuluşçu bir meşruiyet sağladı. Bu da Türk solunun anti-kolonyalist Kürt ulusal kurtuluş mücadelesine yukarıdan bakan bir konfora sahip olmasına neden oldu. Kürt hareketi açısından ise “Tarihsel halklar” ve “tarihsiz halklar” meselesi çok hassas, teorik olarak zorlayıcı ve riskli bir konu özelliği taşımaktaydı. Netice itibariyle Türkiye’de Türk ve Kürt sosyalist kuşakların, sosyalizm meseleleri üzerine teorik formasyonları ve ülke tarihi üzerine bilgileri, Marksist geleneğin zafer kazanmış Bolşevik Partisi ve Komintern kaynaklı teorik müktesebatın tartışmasız benimsenmesi ile şekillendi.
Araştırmamda Marx ve Engels’in bu tutumlarının, Avrupa Sosyaldemokrasisi içinde tartışılsa da farklı biçimlerde varlığını sürdürdüğünü ve Ekim Devrimi sonrasında Sovyetlerin jeopolitik çıkarları doğrultusunda izlediği reel politikaya nasıl yansıdığını çeşitli örneklerle gösterdim.
6: Bugün yine Avrupa’ya göre Doğu’da bir halk sosyalizme yönelik yeni bir teorik program ortaya çıkarttı. Programın içeriğinin ötesinde özellikle Türkiyeli sosyalistlerin bazı kesimleri neredeyse hakarete varan söylemler ile ‘Kürtler ne anlar sosyalizmden’ demeye kadar vardırdılar durumu. Sosyalizme yönelik bu kadar büyük bir umutsuzluk ortamında sosyalizmde ısrarın yeniden ve özellikle doğudan ortaya çıkması neden böyle tepkilerle karşılaşıyor?
PKK lideri Abdullah Öcalan mahpusluk sürecinde bir çok konuya değinen kapsamlı bir literatür oluşturdu. Onun ortaya koyduğu teorik platform ve programatik görüşlerin, Türk solu tarafından aynı kapsamda araştırmalarla tartışıldığını söylemek mümkün değil. Sözünü ettiğiniz, Kürt özgürlük hareketine hakarete varan görüşler ise onunla tartışarak ilerlemek yerine mahkum ederek kendilerine bir konfor alanı yaratmış durumdadırlar.
Diğer yandan Abdullah Öcalan’ın, sürecin başından itibaren yaptığı açıklamaların ve ileri sürdüğü tezlerin, Türk solu tarafından sanki ilk kez dile getiriliyormuş gibi alelacele yazılan makaleler düzeyinde tartışılmasını tuhaf buluyorum. Sosyalizmin yenilgisi üzerine kendi ev ödevini hala yerine getirememiş Türk solunun bazı kesimlerinin, öğretici bir kibirle tartışma yürütmesi, bana yetmişli senelerde Kürt meselesi üzerine yürütülen tartışmalarda hakim millet sosyalistlerinin öne sürdükleri argümantasyonları ve üstenci üslubu hatırlatıyor. Yani sorunuzda dile getirdiğiniz Kürt hareketine yönelik “öğretici” tutumun kökleri eskilere dayanmaktadır ve Komintern’den tevarüs edilen bir tutumdur.
Türk solu açısından durum bu iken, Kürt özgürlük hareketinin ortaya attığı tarih tezine ve reel sosyalizmin eleştirisi başlığı altında Marksizm’e yönelttiği tartışmaya muhtaç tezlerine dokunulmazlık kazandırılması tutumundan uzak durulması gerektiğini düşünüyorum. Kürt özgürlük hareketinin reel sosyalizm eleştirisi ekseninde ürettiği sosyalizm programının teorik arka planı, uluslararası planda yürütülen tartışmaların bir varyantını oluşturuyor. Bu da reel sosyalizm eleştirisinin uluslararası düzlemdeki tartışmalara ciddi bir entelektüel katkı sunacak çaba içine girilmesini zorunlu kılıyor.
Uluslararası düzlemde süregelen tartışmaların, orta vadede milli ve sosyal mücadeleleri dönüştürücü bir program temelinde birleştirmesini mümkün kılacak olgunluğa ulaşması mümkün görünmüyor. Bu bağlamda öğretmeyi değil, birlikte öğrenmeyi ön plana alan demokratik tartışma platformlarının oluşturulmasının büyük önem arzettiği kanaatindeyim.
PKK’nin silahlı mücadeleye başladığı dönemden bu yana Kürt toplumunun geçirdiği toplumsal değişim, PKK ile sınırlı olmayan genç bir Kürt entelektüel katmanın ortaya çıkışı ve SDG faktörü, Kürt hareketine çoğulcu bir karakter kazandırmıştır. Kürt hareketinin başat öznesi PKK, bu yeni durumu dikkate alan bir yerden tartışmaları sürdürürken, Türk solu da kendini yenileme ve Kürt meselesinin çözüm sürecine dayanışmayı esas alan entelektüel çabası ve uyarıcı eleştirileriyle katkı sunmanın yollarını aramalıdır.
7: Son soru; Kürdistan Özgürlük Hareketi, 27 Şubattan itibaren yeni bir sürecin içerisine girdi. Bir yılını geride bırakacak olan süreçte Özgürlük Hareketi adımlar atsa da devlet kanadında bazı ufak adımlar dışında gözle görünür, sürece etki yapabilecek bir adım gelmedi. Öcalan, sürecin uzamasından kaynaklı yeniden bir darbe mekaniğinin gelebileceği uyarısında bulundu ancak halen beklenen adım atılmıyor. Süreç nasıl ilerliyor ve sizce neler olmalı doğru bir zeminde gidebilmesi için.
Türkiye’nin “terörsüz Türkiye” ve “iç cepheyi güçlendirme” söylemleriyle başlattığı süreç, II. Dünya Savaşı sonrası şekillenmiş küresel düzenin çözülmesi ve yeni bir dünya düzeninin oluşturulması sürecinin bir parçası olarak okunmalıdır. Abdullah Öcalan da bu durumun farkında olan bir lider olarak silahlı mücadelenin çözüm olmadığını ilan ederek, bu sürecin demokratik bir dönüşüme hizmet etmesini amaçladı. Bu noktada, her iki tarafın sürece bakışlarında bir konsensus olmadığı açığa çıktı. Süreci ilerletmesi için kurulan komisyonun adında dahi uzlaşılamadı. Cumhur İttifakı ve devlet (Cumhur ittifakı ile devlet ayrımı yapacak sınırın çoktan aşıldığı için aslında kavramsal bir ayrım yapmak ne derece doğrudur?) süreci, yayılmacı militarist amaçlarını gerçekleştirmesine hizmet edecek güvenlikçi bir perspektifle yürütmektedir. Cumhur ittifakının, Kürt hareketini Ortadoğu’da sürdürdüğü hegemonya savaşında, Türkiye’nin militarist amaçları için bir araç olarak kullanmayı hedeflediği artık gün gibi ortadadır. Bu nedenle Rojava’nın Suriye geçici hükümetine “entegre” edilerek tasfiyesi, çözüm sürecinin temel unsurlarından biri olarak dayatılmaktadır.
Kürt özgürlük hareketinin, dayatılan “çözüm” siyasetinin parçası olmama konusundaki kararlılığı nedeniyle, devlet müzakere masasını kurmaktan imtina etmektedir. Bir yıla yakın bir zamandır geçen süre içinde müzakere masasının kurulmamasının nedeni budur. Çünkü müzakere, eşit şartlarda değişik çıkarlara sahip tarafların beklentileri arasında ortak noktalar bulmaya çaba göstererek, sonuç almak için yürüttükleri planlı, resmi ve gerilimli bir süreçtir. Hem Kürt tarafının hem de Cumhur ittifakının baş müzakereci olarak tanımladığı Abdullah Öcalan, hala rehin olarak tutulmaya devam ederken bir müzakere sürecinden bahsedilemez. Müzakere sürecine geçiş, ancak Öcalan’ın serbest bırakılmasıyla mümkündür.
Sürecin bir üst evresini teşkil edecek olan siyasal geçiş, ülkenin belli bir idare sisteminden başka bir idare sisteme, yani tarafların demokratik prensipler üzerinde anlaşarak barışçıl yoldan ilerlemesini ifade eder. PKK’nin lideri Abdullah Öcalan eski paradigmanın aşıldığını ilan edip fesih, silah bırakma ve devamındaki adımların atılmasını sağladı. Gelinen noktada, süreci hala “Terörsüz Türkiye” olarak tarif eden, Rojava’ya tahammülsüzlüğünü her vesile ile ortaya koyan devletin, bir paradigma değişikliğine gitmek yerine, Türklüğün ilelebet yaşayacağı bir Türkiye inşa etme çabası ile Kürt hareketinin tahayyülü arasında makasın, son gelişmelerle giderek açılmakta olduğu görülmektedir. Bu da Suriye ve Türkiye Kürtleri açısından ciddi tehlikeler barındıran bir sürece işaret etmektedir.
Cumhur İttifakı halkın desteğini büyük ölçüde kaybetmektedir. Bu nedenle CHP’yi kriminalize ederek güç toplamaya çalışmaktadır. İngiltere Başbakanı Keir Starmer ve Almanya Başbakanı Friedrich Merz’in Türkiye ziyaretlerinde Türkiye’yi vazgeçilmez partner olarak tanımalarıyla, Cumhur ittifakının ülke içinde yaşadığı meşruiyet krizini aşmanın manivelası olarak kullanma imkanı elde etmesi küçümsenmemelidir. Her iki Avrupa ülkesinin siyasetçilerinin, Erdoğan’ın baskı altıda tutup kriminalize ettiği CHP lideri ile görüşmekten imtina etmiş olmaları, ona iç siyasette geniş bir oyun alanı açmış bulunmaktadır.
İçinde bulunduğumuz koşullarda Türk toplumu içinde güçlü bir reform iradesi ve devletin paradigma değişikliğine gitme niyeti olmadığı görülmektedir. Cumhur ittifakının ana muhalefet partisi CHP’yi sürecin ana aktörlerinden biri olmasını engellemeye çalışan tutumuna karşı durmak sürecin gelip tıkandığı noktada önemlidir. Ana muhalefet partisi CHP, tarihin ölü elinin etkisinin ağırlığı altında yalpalasa da sürecin toplumsallaşıp demokratik bir karakter kazanmasında gözardı edilemeyecek bir müttefik olarak hesaba katılmalıdır. Dış dünyada yalnızlaştırılmaya çalışılan Kürt hareketinin tecrit riskini azaltmasındaki en önemli manivelalardan biri, ana muhalefet partisi CHP ile süreç bazında rezonans sağlamanın yollarını aramaktır.
Meselenin kaynaklandığı olguları ortadan kaldırmaya dönük çözüm süreçlerinin bir paradigma değişikliğini zorunlu kıldığını yaşanan deneyimlerin çoğunda görmek mümkündür. Güney Afrika Apartheid rejiminin yöneticilerinden ve siyasal geçiş döneminin baş müzakerecisi Roelf Meyer, bu süreci “eski paradigmanın kırılması” olarak tanımlar. Artık Apartheid rejiminden ne elde edebileceğine dair bütün soruları bir kenara attığını ve bunun yerine bu sürecin nasıl normalleştirileceği ve tam bir demokrasiye nasıl geçebileceği soruları ile iştigal ettiğini anlatır.
Devlet cephesinde bir paradigma
değişimine gitme niyeti olmadığı gibi, henüz bu bilince varmış kadrolar da bulunmadığını
düşünüyorum. Süreci sürüncemede bırakan taraf, devletin içindeki bazı güçler
değil, bizatihi bütün ipleri elinde tutan ve süreci istediği doğrultuda
manipüle etmeye çalışan devlettir. Sürecin bu haliyle, Türklüğe ve Türk
devletinin bekasına bir tehdit teşkil etmediği koşullarda, bir darbe mekaniğinin
işleyebilmesinin çok zayıf bir ihtimal olduğunu düşünüyorum.
[i] 4 Ocak 2026’da “Şark Meselesi [Türkiye] ve Marksizm – İttihat Terakki Diktatörlüğü ve Hristiyan Milletlerin Eşit Vatandaşlık Tahayyülünün Trajik Sonu” kitabım ve Kürt meselesinin “çözüm süreci” üzerine bir günlük gazetede yayınlanacak söyleşi teklifi yapıldı. İletilen soruları 15 Mart 2026 tarihinde cevapladım. O zamandan bu yana röportajın neden yayınlanmadığına ilişkin sorularıma somut bir yanıt verilmedi. Bu durumda, röportajda ifade ettiğim görüşlerin, gazetenin izlediği siyasetle uyuşmadığı için yayınlanmadığına dair bir yargıya vardım.
Mustafa Yavuz – 01.04.2026


![“Şark meselesi [Türkiye] ve Marksizm” kitabı ile “Süreç” üzerine | Mustafa Yavuz](https://www.avrupademokrat9.com/wp-content/uploads/2026/04/mustafa-yavuz-1-136x78.jpg)




































![“Şark meselesi [Türkiye] ve Marksizm” kitabı ile “Süreç” üzerine | Mustafa Yavuz](https://www.avrupademokrat9.com/wp-content/uploads/2026/04/mustafa-yavuz-1-110x63.jpg)

















