Çoğunluk, değişim, devrim | Temel Demirer
“Kalabalık gerçeği değil,
gürültüyü takip eder.”[1]
Her toplum, hak ettiği suçlular ile boyun eğenlerini var eder; tabii aynı zamanda itirazı da.
“Çoğunluk” denilen kalabalıkların adil olmadığı, olmasının da mümkün olmadığı bir yerkürede boyun eğenler kapitalist iktidarca manipüle edilirken; “Sistematik olarak yaratılmaya çalışılan topyekûn aptallaştırmayla birlikte ekonomik çöküş, toplumsal aşağılama, cezaevi ve ölüm tehditleri aklın düşünme egemenliğini engeller.”[2]
Bu da tamı tamına, “Biz insanın düşünebileceği en iğrenç hükümete sahibiz, en sahtekârına, en kötüsüne, en hainine ve aynı zamanda en budalasına, diyoruz,”[3] dedirten hâldir.
Söz konusu hâlde sürdürülemez kapitalizm insan(lık)ı, kabullenmeye, boyun eğmeye, teslim olmaya şartlandırılır. Böylece patronlar ve politikacıları, hiç kimsenin, hiçbir şeyi sorgulamadığı düzlemde, keyiflerine göre diktalarını sürdürürler…
Böylece Arthur Miller’in, “Bir zamanlar insanlar hayatlarından memnun değillerse devrim yaparlardı. Şimdi alışverişe çıkıyorlar. Tamamen bir hafıza kaybı dönemi yaşıyoruz,” diye tarif ettiği tabloyu biçimlendirirler.
Ancak itiraz edip, karşı koyanlar için kapitalizmin yarattıkları mutlak, değiştirilemez falan değildir, olamaz da.
İtiraz edip, karşı koyanlar için direnme eylemi, ezilenlere dayatılan tabloyu kabullenmeyi reddetmek ile sınırlı değildir, onu geçersiz kılmaya, değiştirmeye muhtaçtır; “Dünya hiç bu kadar alçalmış, korkak ve sıradan olmamıştı. Artık paradan başka hiçbir şeye inanmıyor,” ifadesindeki üzere Jean D’Ormesson’un…
* * * * *
Sınıflı-sömürü tarafından aptallaştırılanların bilgiden, gerçeklerden nefret ettiği koordinatlarda değiştirme eylemi, öncelikle “çoğunluk/ kalabalık” kavramı üzerine kafa yormakla mükelleftir. Çünkü itiraz sustuğunda aptallar çoğalırken; aptallaştırılmışların “olağan” cenneti, azınlığın cehennemdir.
Kolay mı?
Sessizlik çoğunluğun “olağan” hâlidir, hoyrat bir zulümdür. Aptallaştırılmışlar otoriteyi âşıktır, çünkü onlar tarafından sürüleştirilmişlerdir.
Umutsuzluk çoğunluğun çözümüdür. Adaletin düşmanları, aptallaştırılmış çoğunluklarken hakikât, daima azınlıktadır.
Sus(turul)mak, itiraz etmemek, aptallaştırılmanın ilk adımıdır. Böylece aptallaştırılmışlar, düşünme yoksunluğundan, boyun eğ(diril)işten ötürü acı çekerlerken; çoğunluğun yalan(lar)a inanıyor olması, onu gerçek yapmaz. Çoğunluk, azınlığı susturuyor olsa da!
Vicdan sorunsalında çoğunluk yasalarının bir yeri yoktur; azınlık çoğunluktan daima güçlüdür. Çünkü itiraz eden, eleştiren azınlık, gerçekten bir fikre sahip olanlardan oluşmuştur.
Evet, hakikât, çoğu zaman çoğunluğun inandığının tam tersiyken; gerçekleri dillendirmek, azınlığın “olmazsa olmazı”dır. İmkânsız, sadece aptallaştırılmışların sözlüğünde olan kelimedir.
Azınlığı susturma zemininde yükselen çoğunluk tiranlıktır. Çünkü herkese aynı biçimde düşünmeyi ve farklı olmamayı dayatır.
Çoğunluk kendini olduğundan daha ahlâklı göstermeye çalışıyorsa, bu onların ahlâk(sızlık)ı gerçeğinden beslenir. Çünkü aptallaştırılanlar yalanların tutsağıdır; zorbaların yedek parçaları, egemenlerin kuklalarıdır; kullandıkları oylar egemenlerin vaftiz edilmesidir; “mutluluk” dedikleri egemenlerin artıklarıdır; egemenleri alkışlayan, dalkavuk çoğunluğun elleridir.
Sonuçta aptallaştırılanlar, dışlanan azınlıktan olmaktansa, dışlayan çoğunluktan yana olmayı seçerek, itiraza, düşünceye sırt dönen kalabalıklardır; “Başarısız oluyoruz çünkü para için her şeyi yapmaya razıyız, ama halkımız için hiçbir şey yapmaya istekli değiliz,” ifadesindeki üzere Muhammed Ali Clay’in.
Onlar kapitalist yabancılaş(tır)manın ürünleridir…
Yani Angela Davis’in, “Sadece aptallar hayatını parayla değişir”; Gilles Deleuze’ün, “Çoğunluk hiç kimsedir, azınlık herkestir”; Aurelius Augustinus’un, “Herkes yapıyor olsa bile yanlış, yanlıştır”; George Berkeley’in, “Dünyada ki aptalların sayısı, akıllılarınkinden fazladır”; Carl Gustav Jung’un, “Düşünmek zor bir sanattır. Bu sebeple çoğunluk sürüyü takip eder”; Hannah Arendt’in, “İnsanların sonuçları düşünmeksizin çoğunluk görüşüne itaati insanın basitliğidir”; Eugene V. Debs’in, “Tarihte büyük değişiklikler meydana geldiğinde, büyük ilkeler söz konusu olduğunda, kural olarak çoğunluk yanlıştır”; Henrik Ibsen’in, “Gerçeğin çoğunluk tekeline bağlı olduğu yalanına karşı devrim yapmaya kararlıyım!,” diye tarif ettikleri…
Abartmıyorum… Sınıflı-sömürücü toplumda çoğunluk her zaman ve istisnasız azınlığın haklarını çiğnemiştir. Çünkü azınlığın görüşleri, çoğunluğa sert, bölücü gelir.
Tam da bunun için gerçeği söylemek, muhalefet ve direniş anlamına gelir ve genellikle de en cesur eylemdir.
George Orwell’ın işaret ettiği gibi, “Bir toplum gerçeklerden ne kadar uzaklaşmışsa, gerçeği söyleyenlerden o kadar nefret eder”ken, zayıflar korkar, aptallar karşı çıkar.
Egemen(ler) tarafından çoğunluğa kabul ettirilen yalan(lar) toplumsallaş(tırıl)ırken; hakikâti dillendirenler yalnızlaştırılıp, susturulurlar. Çoğunluk tarafından itibarsızlaştırılıp, dışlanırlar.
Eleştirel itiraz zamanının önündedir; aptallaştırılanlar ise zamanın önüne dikilirler.
Ve elbette gerçekleri dillendirmek, özellikle çoğunluk tarafından kabul edilmeyen gerçekleri söylemek kolay değildir.
Bu durumda Voltaire’in, “Sürekli düşünmenin saldırısına hiçbir sorun dayanamaz,” vurgusuyla çoğunluğa değil, düşünceye ve dünyayı değiştirme eylemine itibar etmektir tek seçenek.
* * * * *
“Değişmeyen tek şey, değişimdir,” diyen Herakleitos sonuna dek haklıdır. Çünkü düşünce ve davranışta başlayan değiştirmek insan(lık)ın özelliğidir. Ondan vazgeçmek, yaşamdan vazgeçmekten başka nedir ki? (Belirtmeden geçmeyelim: Değiştirmek bir şeydir, değişime boyun eğmek ise bambaşka bir şey!)
Ve değiştirme eylemi, eski(yen) şeyleri farklı görmeye başlar.
Sessizlik, kabul, boyun eğmek, teslimiyet toplumsal değişimin düşmanıdır; değiştirme eylemi acı verse de, gereklidir.
Değiştirmek, itirazı toplumsallaştırmaktan geçer; anlamak ile görmek aynı şey değildir, o değiştirmenin mütemmim cüzüdür.
Ulaşılmak istenen değişimin kendisi olmak zaruriyken; düşünmek, bilineni değişime uğratmanın ilk adımıdır ve de onu toplumsallaştıracak örgütlenmelere muhtaçtır.
Eskiyle mücadele ile yeniyi inşa etmeye odaklanan değişim olmadan, gelişim de ol(a)maz. Değiştirme eylemi de, bilincin yükselmesiyle tarihin sahnesine çıkar.
Değişime en çok direnen şeyler, değiştirilmeye en çok muhtaç olanlar olsa da, değişimden başka bir şey ayakta kalamaz! Çünkü her şey hareket hâlindedir. Tek değişmez, her şeyin değiştiği gerçeğidir. Yani değişim yaşamın ta kendisidir.
Aptallaştırılma şüpheyi, ilerlemeyi, değişimi suç hâline getirip hayatı çürütüp çökertirken; değişimi amaçlayan eleştirel itirazlara yol açar.
Özetle toplumsal değişim(ler) ezilenlerin itirazı ile tutkusundan beslenir. Denilebilir ki gözünü bir yıldıza dikmiş insan(lık)ın, karar(lar)ı değişimin işaret fişeğidir.
Lucy Parsons’un, “Mülk sahibi sınıf barışçıl bir değişimin gerçekleşmesine izin vermeyecektir”;
Isaac Asimov’un, “Büyük değişimlerin başlangıcı, genellikle küçük ve görünüşte önemsiz kararlarla başlar”; Joanne Haris’in, “Değişim her zaman rahat değildir, ancak bu hayatın bir gerçeğidir”; Henry Miller’in, “Kişinin tüm hayatı bir hata olsa bile, her zaman değişme zamanı vardır”; Abraham Maslow’un, “Bir kişinin değişmesi için gerekli olan şey; kendi hakkındaki farkındalığının değişmesidir,” vurgularındaki üzere…
Yeri gelmişken altını çizerek belirtelim: Burjuva seçim sistemi değişimin başladığı yer değil; ve “11. Tez”deki üzere harekete geçmek, hiçbir şey yapmamaktan daha iyidir. Çünkü hiçbir şeyi riske atmayan, hiçbir şey yapmayan sadece bir hiçtir.
* * * * *
Gerçek bir değişim ancak devrimle mümkündür. Çünkü fedakârlık gerektiren devrimler tarihin lokomotifleridirler.
Suçludan hesap soran devrim, uzlaşmaya meyilli olanlar ile asla yapılamaz. Çünkü o, yoksulun zenginlere karşı savaşı, baskıdan kurtuluşa giden tek yoldur. Hiçbir gerçek devrim, biçimlere karşı yapılmamıştır; o, ezme ezilme ilişkisinin parçalanmasıdır.
Herkes yalan söylerken doğruyu söylemek devrimci bir eylemdir. (Örneğin bir palyaço olmakla değil, zulme başkaldırıyla devleşebileceği insan(lık)ın…)
Devrim hakkı iktidarın emekçilerin doğal haklarını çiğnemesiyle doğar. Devrimler muazzam fedakârlıklar gerektirir; aynı zamanda dünyayı yeniden değiştirmek için yeni bir ihtiyaç yaratır.
Olağanüstü karışık koşullar olmadan devrim de olmazdı. Onun “Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik!” haykırışı köleliğe karşı savaşın kızıl sancağıdır. (Yarım kalan devrimler müthiş trajedilerdir.)
O hâlde devrim için Karl Marx’ın, “Her devrim eski toplumu dağıtır. Bu nedenle toplumsaldır. Her devrim eski iktidarı devirir. Bu nedenle siyasaldır”…
V. İ. Lenin’in, “En büyük devrimci gerçektir”… “Devrim ezilenlerin şölenidir”… “Her devrimin temel sorunu iktidar sorunudur”… “Devrim; kadının mutfaktan çıkıp ülkeyi yönetmesidir”… “Yalnız sindirim saatlerinde değil, tüm yaşamının her anında düşüneceksin devrimi”…
Mao Zedung’un, “Devrim yapmak için devrimci bir parti olması gerekir”…
Lev Troçki’nin, “Devrim sokağa inmek için fırsat kollar”…
Saint Just’un, “Cesaret etmek: Devrimlerin sırrı budur”…
Antonio Gramsci’nin, “Devrimci olan sadece gerçeğin kendisidir”…
Fidel Castro’nun, “Devrim, geçmiş ile gelecek arasındaki kıyasıya mücadeledir”… “Devrim için savaşmayana komünist denmez”… “Devrimcinin görevi devrim yapmaktır!”
Che Guevara’nın, “Devrimci olabilmek için sevmesini bilmelisin”… “Devrimden başka bir hayat yoktur”…
Emma Goldman’ın, “Dans edemediğim devrim, devrim değildir”…
Pierre Joseph Proudhon’un, “Mülkiyeti savunmak, devrimi reddetmek demektir”…
Louis Althusser’in, “Devrimci mücadelenin hedefi, her zaman için sömürünün sona ermesi ve dolayısıyla insanın kurtuluşu olmuştur”…
Noam Chomsky’nin, “Alışılmış zihinsel düzenler değiştiğinde devrim patlak verir”…
Yuval Noah Harari’nin, “Devrim için kalabalıklar asla yetmez. Devrimler çoğu zaman büyük kitlelerle değil, olayları ateşleyen küçük gruplarla başlar. Devrim için ‘Kaç kişi bizi destekler?’ diye değil, ‘Destekleyenler ne kadar etkin işbirliği yapabilir?’ diye sormanız gerekir”…
Deniz Gezmiş’in, “Vatan için uykularınız kaçıyorsa, devrim başlamış demektir”…
Hacer Arıkan’ın, “Devrim yaptığımız zaman çok güzel olacak her şey. Çünkü ben bu devrime güzelliğimi verdim”…
Yılmaz Güney’in, “Sorunun esası şudur: Ya devrim yolunu seçeceğiz ya da bu düzenin baskılarına, haksızlıklarına boyun eğerek şu ya da bu biçimde teslim olarak yaşamayı seçeceğiz. Bu çeşit bir seçiş, yok olmanın bir biçimidir,” sözleri unutulmayıp, unutturulmamalıdır…
* * * * *
“Kötülük, insanın diğer insanlara karşı beslediği derin bir yabancılaşmanın sonucudur,”[4] gerçeğini unutmadan, kapitalist vahşet var olduğu sürece bitmeyen bir zulüm dünyasında yaşamaya mahkûmuz.
Kapitalizm meselesinde Karl Marx’dan beri her şey zaten söylenmiş olsa da; ısrarla yine ve yeniden başlamalıyız.
Tıpkı Albert Camus’nün, “Her zaman sınırları aşın, çünkü gerçeği orada bulacaksınız”; James Joyce’un, “Cesurca, bir tutkunun mutlak zaferiyle öbür dünyaya geçmek, yaşlanarak solup çürümekten daha iyiydi”; “İyi insanlar vardı dünyada, soyları tükenmemişti henüz,”[5] ısrarındaki üzere.
Ve de Elias Canetti’nin, “İnsan her zaman kendisini kitleden ve onu oluşturanlardan korumasını bilmelidir,” saptamasını terennüm ederek…
31 Mart 2026 15:37:47, Muğla.
N O T L A R
[1] Juvenal.
[2] Max Horkheimer, Alacakaranlık, çev: İlknur Aka, Kırmızı Yay., 2009.
[3] Thomas Bernhard, Eski Ustalar, çev: Sezen Duru, YKY, 2018.
[4] Erich Fromm, Sevginin ve Şiddetin Kaynağı, çev: Nalan İçten-Yurdanur Salman, Payel Yay., 1994.
[5] Yılmaz Güney, Ağıt, İthaki Yay., 1999.
Temel Demirer – 01.04.2026


![“Şark meselesi [Türkiye] ve Marksizm” kitabı ile “Süreç” üzerine | Mustafa Yavuz](https://www.avrupademokrat9.com/wp-content/uploads/2026/04/mustafa-yavuz-1-136x78.jpg)




































![“Şark meselesi [Türkiye] ve Marksizm” kitabı ile “Süreç” üzerine | Mustafa Yavuz](https://www.avrupademokrat9.com/wp-content/uploads/2026/04/mustafa-yavuz-1-110x63.jpg)

















