Makaleler

Published on Şubat 9th, 2026

0

Ayşe Hür’e saldırmanın dayanılmaz hafifliği | Hüseyin Şenol


Kürt sorununda “süreç” adı altında yürüyen tartışmalar, eleştiriye tahammülsüzlükle birleştiğinde düşünce üretmiyor, suskunluk ve linç üretiyor. Ayşe Hür’e yönelik cinsiyetçi ve ırkçı saldırılar, bu çürümenin en görünür örneklerinden biri.

Ayşe Hür’e yanıt verilmesi gerektiğini söylemekle, Ayşe Hür’e saldırmak arasında dağlar kadar fark var. Ne yazık ki son dönemde bu fark bilinçli biçimde siliniyor. Tartışma yerine yaftalama, eleştiri yerine hedef gösterme, fikirler yerine niyet okumaları dolaşıma sokuluyor. Üstelik bunu yapanlar yalnızca devlet çevreleri ya da açık milliyetçiler değil; kendisini “yurtsever”, “muhalif” ya da “özgürlükçü” olarak tanımlayan çevreler de bu çürümenin parçası hâline geliyor.

Aması fakatı yok: Ayşe Hür’e yönelik cinsiyetçi ve ırkçı saldırılar kabul edilemez. Fikirlerine katılmamak mümkündür, hatta gereklidir; ancak eleştiri ile linç arasındaki çizgi aşıldığında, geriye ne politik ahlak kalır ne de mücadele zemini.

Eleştiri değil, linç dolaşıma sokuluyor

Daha önceki yazılarımda da altını çizmiştim: “Dost” çevreden gelen eleştiriler dahi sosyal medyada hızla lince dönüşebiliyor. Tarihçi-yazar Ayşe Hür örneği bunun en çarpıcı göstergelerinden biri. Uyarıları, hatırlatmaları ve eleştirileri dikkate almak yerine, düşmanca bir refleksle üzerine gidiliyor. Bu tutumun kimseye faydası yok.

Benzer bir çelişki, geçtiğimiz dönemde ‘yurtsever’ olarak adlandırılan medyada da açık biçimde görülüyor. Yeni Yaşam Gazetesi’nde daha önce yayımlanan “Judenrat Zanyarlar, ‘Hür’ ‘devletçi’ler ve faşizmin ‘Sözcü’leri” başlıklı yazı, eleştiri sınırlarını çoktan aşmış, açık bir karalama metnidir. Ayşe Hür’ü Yılmaz Özdil ve Ümit Özdağ ile aynı kategoriye koymak, onu faşist söylemlerle özdeşleştirmek; tarih bilincine, etik gazeteciliğe ve politik akla sığmaz. Bu linç kültürüyle kime hizmet edildiği, neyin hedeflendiği ciddi biçimde sorgulanmalıdır.

Resmî tarihe karşı çalışmalarıyla önemli katkılar sunmuş bir tarihçiden söz ediyoruz. Ayşe Hür yalnızca Türk tarihi açısından değil, Kürt tarihi konusunda da ben dahil pek çok kişinin ufkunu açmış bir isimdir. Ona yönelik bu saldırıların, üstelik “yurtsever” basından gelmesi, politik etik açısından sorunlu olmanın ötesinde bir akıl tutulmasıdır.

Irkçı başlıklar, çürüyen dil

Azad Sağnıç imzalı “Boşnak kızı Ayşe Hür tartışması ve Kürd siyasetinde ‘Türk entelektüel’ figürlerin rolü” başlıklı yazı da bu çürümenin bir başka örneğidir. Yazının başlığı, tartışmayı fikirler üzerinden yürütmek yerine bilinçli biçimde aşağılayıcı bir zemine çekiyor. “Boşnak kızı” ifadesi, metnin tamamında Boşnaklara dair tek bir kelime dahi yokken özellikle seçilmiş durumda. İçerikle hiçbir bağı olmayan bu vurgu, etnik kimliği polemik malzemesine dönüştüren sorunlu bir dili ele veriyor. Bu tür başlıklar eleştiri üretmez; ırkçı çağrışımlar üzerinden hedef gösterir ve Kürt siyasetinde tartışma kültürünü zayıflatır.

Daha önce Ayşe Hür’e cinsiyetçi saldırılarda bulunan Fehim Işık’ın, bu ırkçı başlıklı yazıyı yorumsuz biçimde sosyal medyada paylaşması da tesadüf değildir. Yorumsuzluk bazen en geniş, en ağır yorumdur.

“İsimleri lazım değilmiş”

Veysi Sarısözen’in Yeni Özgür Politika gazetesinde yayımlanan “Çözüm süreci düşmanlarına” başlıklı yazısında kullandığı dil de bu zihniyetin bir devamıdır. Sarısözen, Yavuz Baydar’ın programına katılanları kastederek “İsimleri lazım değil” diyor; katılanların ne dediğinin önemsiz olduğunu, asıl meselenin iktidar trollerinin tepkileri olduğunu ima ediyor.

Ayşe Hür’ün bu noktadaki tepkisi son derece yerindedir. “İsimleri lazım değil” denilen iki kişinin kendisi ve Yektan Türkyılmaz olduğunu açıklıyor ve bu yaklaşımı haklı olarak saygısızlık olarak nitelendiriyor. Bu dil, Mahmur’dan Kandil’e, oradan köşe yazılarına kadar uzanan tehlikeli bir ortaklığa işaret ediyor.

Nitekim Cemil Bayık’ın “Bunlar dikkate alınmayacak marjinal kişilerdir” sözleriyle Sarısözen’in “isimleri lazım değiller” ifadesi neredeyse bire bir örtüşüyor. “Bunlar”, “onlar”, “eleştiri adı altında Kürt düşmanı cepheye yardım” söylemi; eleştiriyi bastırmanın, suskunluk üretmenin araçları hâline geliyor.

Sansürle korunamaz hiçbir hakikat

Bu noktada şunu özellikle belirtmek gerekiyor: Türkiye Kürdistanı medyasının bir kısmında giderek kurumsallaşan sansür ve oto-sansür pratiğine bugün ilk kez dikkat çekmiyorum. Daha önceki yazılarımda da defalarca, farklı bağlamlarda ve somut örneklerle bu soruna işaret ettim. Seçim dönemlerinde eleştirel tutum alanların sistemli biçimde dışlanmasından, “sürece zarar verir” gerekçesiyle farklı seslerin ekrandan ve sayfalardan uzak tutulmasına kadar uzanan bu çizgi, istisnai değil süreklilik gösteren bir tercihtir. Dolayısıyla bugün yaşananlar, anlık bir gerilim ya da kişisel bir polemiğin ürünü değil; uzun süredir inşa edilen bir suskunluk rejiminin doğal sonucudur.

Türkiye Kürdistanı medyasının bir kısmı sansür uygulamamalı; eleştirel yaklaşan konuklara ve yazılara da yer vermelidir. Aksi hâlde ortaya çıkan şey, mücadeleyi güçlendiren bir ortak akıl değil, kendi kendini tekrar eden kapalı bir devre olur. Bu devrede hakikat değil sadakat, düşünce değil hizalanma ödüllendirilir.

Yazılarıyla Avrupa Demokrat Gazetesi’ne de azımsanmayacak katkılar sunan, değerli tarihçi-yazar arkadaşımız Ayşe Hür örneği bu açıdan da öğreticidir. Eleştirileri nedeniyle yalnızca sosyal medyada değil, kimi Türkiye Kürdistanı merkezli yayın organlarında da dışlayıcı bir tutumla karşılaşması; tartışmanın bilinçli biçimde daraltıldığını, eleştirinin “tehlike” olarak kodlandığını gösteriyor. Oysa tarihsel olarak Kürt hareketinin en güçlü yanlarından biri, farklı görüşlerle yüzleşebilme kapasitesiydi. Bu kapasite törpülendikçe, yerini kırılgan ve savunmacı bir siyasal dil alıyor.

Burada söz konusu olan yalnızca açık sansür değil; giderek yaygınlaşan bir oto-sansür hâlidir. Eleştirinin ‘zamansız’, ‘yararsız’ ya da ‘zararlı’ ilan edilmesi, düşüncenin daha devlet baskısı devreye girmeden, hareketin kendi iç mekanizmalarıyla sınırlandırılmasına yol açmaktadır. Bu durum, özel savaş politikalarının dışarıdan dayattığı baskıdan çok daha tahrip edicidir.

Sansür, eleştiriyi ortadan kaldırmaz; yalnızca onu başka mecralara iter. Dahası, susturulan her eleştiri, sonunda daha sert ve daha kontrolsüz biçimlerde geri döner. Bugün yaşanan tam da budur. Tartışma bastırıldıkça linç yaygınlaşıyor; söz yasaklandıkça hakaret dolaşıma giriyor.

Bu nedenle mesele sadece Ayşe Hür’e yapılan saldırılar değildir. Mesele, eleştiriye kapalı bir politik iklimin, Kürt meselesi gibi tarihsel ve çok katmanlı bir sorunu yönetemez hâle gelmesidir.

Tartışma değil, suskunluk üretiliyor

“Süreç” ve Kürt sorunu bağlamında son dönemde farklı bir görüş dile getirildiğinde, ortada gerçek bir tartışma açılmıyor. Bunun yerine niyet sorgulanıyor, yaftalama başlıyor. Bu atmosferde ne sağlıklı bir politik hat kurulabilir ne de toplumsal destek büyütülebilir.

Ulus tekçidir; ortak yaşam çoğul olmak zorundadır. Ortak yaşamın dili tekil olamaz. “Ulus” değil, “uluslar” demek zorundayız. Sömürge olan topraklar, kurtulmadıkça sosyalist de olamaz. Bu temel gerçek, “süreç” söylemleriyle örtbas edilemez.

Rojava kuşatma altındayken

Kobanê yirmi gündür kuşatma altında. Elektrik yok, su yok, temel gıda maddeleri tükenme noktasında. Bu mudur öve öve bitirilemeyen 30 Ocak anlaşması? Şam-SDG anlaşması, Türkiye’nin çekilme şartları ve yürütülen “süreç” hesapları, barıştan çok denetim ve tasfiye riskini büyütüyor.

Rojava’da fiili statü kaybı tehlikesi büyürken, Kürt halkının birleşik iradesinden başka bir güvence yok. YPG/YPJ’nin varlığı, halkın öz savunması ve ulusal haklar güvence altına alınana kadar seferberlik hâli, hayati önemdedir.

Bu tabloda eleştirel söz söyleyenleri susturmak, Rojava’yı da savunmasız bırakmak anlamına gelir.

Linçle süreç olmaz

Eğer bu “süreç” bir kez daha hüsranla sonuçlanırsa, ki umut giderek azalıyor, Kürt halkının bağımsızlık talebi daha güçlü biçimde yükselecektir. Kosova örneği ortadadır: Komünist olmayan güçler de sömürgeciyi kovabilir ve bağımsızlık kazanabilir. Bu tarihsel gerçekleri dile getirmek “düşmanlık” değil, politik sorumluluktur.

Ayşe Hür’e yönelik saldırılar tam da bu nedenle önemlidir. Çünkü mesele bir kişiden ibaret değildir. Mesele, eleştirinin susturulması, tartışmanın boğulması ve yerini linç kültürünün almasıdır.

Gazeteci Fehim Işık’ın “Bence o kadını salın kendi halinde kalsın” diye başlayan sözleri, bu zihniyetin en çıplak ifadesidir. Görmezden gelmek, susturmak, yok saymak… Bunlar politik mücadele değil, politik çürümedir.

Muazzez Uslu Avcı’nın altını çizdiği gibi, fikirlerine katılınabilir ya da katılınmayabilir; ancak eleştiri ile itibarsızlaştırma arasındaki çizgi korunmadığında, geriye sadece enkaz kalır.
Ayşe Hür’e yanıt verilebilir, verilmelidir de. Ama saldırarak değil. Çünkü saldırı, en çok da haklı olanın elini zayıflatır.

Çünkü eleştiriyi düşmanlık sayan, farklı sözü susturan, linci meşrulaştıran bir zeminde ne barış olur ne çözüm ne de özgürlük. Sansürle, hakaretle, itibarsızlaştırmayla yürütülen hiçbir “süreç” halklara umut değil; yalnızca yeni yenilgiler üretir. Buna rağmen ben, onurlu ve gururlu bir süreci ve barışı savunmaya devam ediyorum.


Hüseyin Şenol – 09.02.2026

Tags: , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,


About the Author



Comments are closed.

Back to Top ↑