Türkiye ile Kürtler arasındaki çatışma giderek sertleşecek | Mehmed S. Kaya
“Nefret” kelimesi son zamanlarda Türk milliyetçi politikacılar ve Kürt politikacılar arasında çok daha sık kullanılıyor. Kürtlerin eşit haklar talepleri, çoğu Türk arasında tiksintiyle karşılanıyor ve nefret, toplumdaki çatışma düzeyinin artmasına katkıda bulunuyor. Kürtlere yönelik aşağılayıcı, tehdit edici veya damgalayıcı ifadeler yaygın hale geldi. Etnik kökene dayalı bireyler veya gruplar hedef alınıyor. Türkler ve Kürtler arasındaki ilişki tahammül edilemez bir seviyeye ulaşmış durumda ve çok olumsuz sonuçlara yol açabilir.
Özellikle yeni Suriye hükümetinin Kürtlerin çoğunlukta olduğu Rojava’yı kontrol altına alma girişimleriyle bağlantılı olarak, Türkiye, Suriye’nin yeni hükümetine aktif destek sunuyor. Bu durum, Türkler ve Kürtler arasında öfke, tiksinti ve aşağılama gibi yoğun olumsuz tepkileri içeren, neredeyse bir “nefret tartışması”nı alevlendirdi.
Kürtler, Türk hükümetinin Kürtlere karşı sergilediği düşmanca tavırdan hayal kırıklığına uğradıklarını belirterek, Türkiye’nin Suriye’ye müdahalesine ve istikrarsızlaştırıcı rolüne karşı uyarıda bulundular. Türkler ise askeri güç ve tehditlerle karşılık veriyor.
Türk hükümetinin Suriye politikası çok sayıda kişiyi endişelendiriyor. Televizyon kanallarında, sosyal medyada ve diğer platformlarda, hükümetin Suriye politikasından yana olanlar ile buna karşı olanlar (çoğunlukla Kürtler) arasında hararetli tartışmalar, çoğu zaman polemikler yaşanıyor.
Peki, Türk siyasi elitlerinin hangi özellikleri Türklerin ve Kürtlerin birbirlerinden nefret etmelerine neden oluyor? Ve bu konudaki fikirler hangi çelişkileri ve iç gerilimleri içeriyor?
Mustafa Destici Kürtleri ülkeden kovma çağrısı yaptı
Bazı tereddütlere rağmen, Türk siyasi elitlerinin Kürtler hakkındaki açıklamalarının büyük çoğunluğu olumsuzdur. Siyasi elitlerin Kürtlere karşı duyduğu küçümseme ve kibir son derece kışkırtıcıdır.
Nefret ve öfke duygusu, insanları motive eden bir kıvılcımdır. Birçok Türk siyasetçi siyasi kariyerini bunun üzerine kurmuştur. BBP lideri Mustafa Destici bunlardan biridir. Destici’nin Rojava destekçilerine yönelik yaptığı açıklamada şu ifadeler yer alıyor:
“Eğer kendinizi Türkiye Cumhuriyeti devletine ait hisetmiyorsanız def olun gidin».
Destici, örtük olarak ülkeyi biz Türklerin yönettiğini ve bu ülkede kimin yaşayacağına bizlerin karar verdiğini düşünüyor. Bu açıklama başka anlamlarda içeriyor; Kürtlerin onuruna hakaret etmek, Türkler arasında Kürt nefreti körüklemek ve Türkler ve Kürtler arasında çatışma düzeyini artırmak. Bu durum, Kürtlerin eşit haklar taleplerinin Türkler arasında tiksintiyle karşılanmasına katkıda bulunuyor.
Destici’nin açıklaması ve kullandığı dil, Avrupalı ırkçıların ve Neo-Nazilerin göçmenlere karşı kullandığı dille tıpa tıp aynıdır. Onlar da göçmenlere “Ülkemizi beğenmiyorsanız geldiğiniz yere geri gidin” diyorlar.
Ayrıca, Destici’nin burada işgali yansıtan bir dil kullanıyor; seçtiği kelimeler Türk gücünü, üstünlüğünü ve baskısını meşrulaştırmak ve Kürtleri Türk egemenliğine boyun eğmediği takdirde tarihi bölgelerinden sürülecekleri konusunda hatırlatıyor. Kullanılan dil resmidir ve Kürt taleplerine karşı mücadele etmek için çıkarılan Türk yasalarıyla bağlantılıdır. Çünkü resmi olarak Kürt mücadelesi diye bir şey kabul edilmiyor; “terörizme” karşı mücadele olduğu iddia edilmektedir. Dolayısıyla, Kürtlerin hak talepleri ya terörizm ya da ayrılıkçılık olarak nitelendiriliyor. Bu da Türk devletinin hakikatlerden ne kadar uzak olduğunu gösteriyor.
Irkçıların stratejisi Türkleri Kürtlere karşı kışkırtmaktır
Destici, Kürtlere saldıran tek siyasetçi değil. İyi Parti’den Turhan Çömez, Cenk Özatıcı, Müsavat Dervişoğlu, Zafer Partisi lideri Ümit Özdağ gibi siyasetçiler, Türkleri Kürtlere karşı kışkırtmak, halkla ilişkilerinin önemli bir parçasını oluşturuyor. Ancak Destici, Kürtlere yönelik saldırılarında her zamankinden daha ileri gidiyor. İktidar partisi siyasetçileri ise Kürtlere “sus” emri veriyorlar. Bu partiler sık sık Mustafa Kemal’in eski taktiğine, yani milliyetçiliği körüklemeye ve Kürtlere karşı korku salmaya başvuruyorlar. Türk milliyetçileri daha fazla oy kazanmak için “insanların zihninde kültürel bölünmeler” yaratmaya çalışırlar.
Bir diğer örnek ise Türk Savunma Bakanlığı’nın Suriye’deki Kürtler hakkındaki haftalık açıklamalarından verilebilir. Bu açıklamalar o kadar kaba, tehditkar, kışkırtıcı ve saygısız ki, Savunma Bakanlığı’nın ne kadar adil olmayan bir dünyada yaşadığı merak konusu. Türkiye dışındaki dünya için, Türkiye’nin güvenliğinin Suriye’nin güvenliğiyle bağlantılı olması sadece bir bahaneden ibarettir.
Pek çok insan Kürtlere yönelik düşmanlığın buradaki asıl motivasyon olduğunun farkında değil. İşte Kürt düşmanlığı, sözde “ülkenin sınır güvenliği” bahanesiyle komşu ülkelerde bu şekilde kurgulanıyor. Bu, Türk devletinin Kürtlere yönelik, sınırlarının ötesinde de devam eden zulmünün iyi bir örneğidir. Durum bu iken, Kürtlerin Türk devletine güvenmemesi şaşırtıcı mı?
Kürt düşmanlığının kökleri cumhuriyetin tarihinde atıldı
Türk-Kürt çatışması yakın tarihte atıldı. Cumhuriyet inşa edildiğinde bir devlet ideolojisi (kemalizm) yaratıldı. Bu devlet ideolojisi, özellikle romantik milliyetçilik ile devlet tapınmacılığı dürtüleri arasında bir yerde konumlanmaktadır.
Ve bu cumhuriyet başından beri kardeşlik ve komşuluk kavramlarını reddeder. Temel amaç, komşularını işgal etmek, varlıklarını yasaklamak, yaşam biçimlerini sürdürme haklarından mahrum bırakmak ve işgal altında tuttukları komşularına kendi kültürlerini ve kimliklerini dayatmaktır. Ve buna da «Batılılaşma» dediler.
Cumhuriyet, 1925 Kürt isyanından sonra Kürtleri devleti tehdit eden iç düşmanlar olarak tanımladı. Kürt düşmanlığı artık milliyetçi kesim için temel bir motivasyon kaynağı haline geldi. Milliyetçi düşünceler için “Türk devletinin birliğini ve bölünmezliğini korumak”, “devlet gücünü ve gururunu korumak” ana motivasyonları görülür. Bu üstünlükçü ve baskıcı ideoloji 19. yüzyıla ait olduğu halde, Türkler arasında hâlâ yaşatılmaktadır.
Halkın tutumları büyük ölçüde devlet tarafından kontrol ediliyor ve devletin zihniyeti de Kürt düşmanlığı üzerinden şekillenmiş. Türk kamuoyu buna büyük ölçüde alıştırılmış ve Kürtlere karşı öfke ve düşmanlığın kaynağı devletin mantığına dayanıyor. Bu acımasız cumhuriyeti, devlet elitleri tarafından darbeler ve acımasız diktatörlük yöntemleriyle sürdürüldü ve halka demokrasi olarak yutturdular.
Kürtleri “iç düşman” olarak nitelendirmek, Kürtlere en düşman olanın kim olduğunu görmek için neredeyse yarışan çeşitli Türk milliyetçi hareketleri ve partileri yaratmıştır. Bu yönelimlerin ortak bir amacı vardır; Mustafa Kemal’in Kürtlerin varlığını inkar etme, Türkiye Cumhuriyeti’nde Kürtlerin olmadığı gerçeğini sürdürme hayali ve mirası.
Kemal’in ilkesi, Kürtlere hiçbir taviz verilmemesini öngören, dayatılmış bir miras olarak algılanmaktadır. Bu, şimdiye kadar Türk siyasetçilerinin görevi için koşulsuz bir miras olarak kabul edilmiştir. Bu da Kürtler arasında tepkilere yol açıyor.
Kürtler sizi kardeş olarak görmüyorlar – gerçek kardeşleriniz kimler?
Türk elitleri bir yandan Kürtlere akıl almaz zulüm uygularken, diğer yandan da onları “Kürt kardeşlerimiz” diye hitap edip kandırmaya çalışıyor. Oysa kardeşlik, komşuyu ezmek değil, onların haklarına, yasalarına ve özgür bir yaşam mücadelesine saygı duymak ve değer vermektir.
Örneğin, bazı kadınlar cihatçıların acımasız davranışlarını protesto etmek için saçlarını ördüklerinde, devletin buna verdiği tepki “kardeşlik” olarak tanımlanabilir mi? Kullanılan dil bize Kürtlerin değil, cihatçıların devleti yöneten elitin kardeşleri olduğunu anlatıyor.
Şimdiye kadar tüm Türk hükümetleri, Kürtlerin eşitlik, özgürlük ve sömürgeciliğe karşı verdikleri haklı mücadeleyi «terörizm» olarak tanımladılar. Erdoğan, daha ileri gitti ve «terörü» Türk fetihlerini genişletmek için bir bahane olarak kullandı, kullanıyor.
Erdoğan’ın Kürtlere yönelik politikasını kelimelerle ifade etmek gerekirse, onun Kürtlere karşı düşmanca tutumu konusunda Mustafa Kemal ve Kenan Evren ile yarışabileceğini söylemek mümkün. Aralarındaki fark, Kemal ve Evren’in Kürtlere karşı savaşı Türkiye içinde yürütmüş olmaları, Erdoğan’ın ise bu savaşı Türkiye sınırlarının dışına taşımış olmasıdır. Böylece Kürtlere yönelik düşmanlığın sınırları genişletildi.
Erdoğan’ın Kemalistlerden devraldığı Kürt düşmanlığı emsalsiz bir durum değil. Baasçılar ve cihatçılar arasında da benzer bir miras süreci yaşanmıştır. Cihatçılar, Kürt düşmanlığı mirası Baasçılardan devraldılar.
Başkaları için mutlu olmanın sanatı
Erdoğan hükumetinin Suriye’de Rojava Kürtlerine karşı cihatçılara koşulsuz desteği, SDG’nin Rakka ve Deyr ez-Zor Arap bölgesinden çekilmesine neden oldu. Geri çekilme Türk kamuoyunda Kürtler için bir yenilgi ve HTŞ ile onun Türk destekçileri için büyük bir zafer gibi kutlandı.
Türkiye’yi yeterince tanımayan Avrupalılar, neden bu kadar çok Türk’ün Kürtlerin çektiği acılara veya yaşadıkları talihsizliklere sevindiğini sıklıkla soruyorlar. Kuzey Avrupa’da benzer durumlar için kullanılan bir atasözü vardır; «Şeytan başkalarının zarar görmesinden zevk alır».
Ayrıca, Türkiye’nin Rojava Kürtlerine karşı cihatçıları aktif olarak desteklemesi, Abdullah Öcalan ile başlatılan ismi konulmamış süreç için kötü bir referanstır. Süreç inandırıcı görünmüyor. Birincisi, Öcala’nın yaklaşımı, Türk devletinin stratejik çıkarlarıyla uyumlu bir çerçeve oluşturmaktır. Bu durum Kürtlerin kendi geleceklerini belirleme taleplerini derinlemesine sınırlandırıyor. Türk devlet anlayışında Kürtlere yer yoktur. Sadece Türk egemenliğinden bahsedilir. Ikincisi, birçok Kürt, Erdoğan Türkiye’yi yönettiği sürece Kürtlerin hiçbir hak kazanamayacağına inanıyor. Sadece kandırılıyorlar. CHP’nin Mustafa Kemal’e olan bağlılığına rağmen, Kürtlerin CHP ile ciddi bir diyaloğa girmesi daha inandırıcı görülüyor.
Welatê me Kurdistan e
Suriye ve Türkiye’nin Rojava üzerindeki baskısı, Kürtlere atfedilen imha planları, Kürtlerin birlik ve dayanışmasına yol açtı. Kürt karşıtı duygular dünyanın dört bir yanındaki Kürtleri harekete geçirdi: “Biz varız ve buradayız!” diye ilan ettiler.
Dikkat çeken bir nokta, Kürdistan’ın her dört bir parçasından Kürtleri geniş çaplı gösterilerde birleştirdi. Parti politikaları, dini inançlar ve ideolojik farklılıklarına rağmen Kürtler, Rojava’yı savunmak için birleşti. Bu birlik ve yakınlık, Kürtlerin yaşadığı Avrupa ve dünyanın geri kalanında eşsizdi. Göstericiler sloganlar attılar, Milli marş Ey raqib ve ünlü Kürt şair ve dengbêj Mecidê Silêman’ın şu ünlü şarkısını dillendirdiler:
Welatê me Kurdistan e
Cîh û meskenê me Kurdan e
Welat ji mere ruh û can e
Kurd hemû bıra ne
Bu milli duruş, Destici’ye yanıt olmakla beraber, yeni talepleri, yeni bakış açılarına işaret eden, nadir görülen bir birlik, beraberlik ve dayanışma göstergesidir. Bu yeni durum Kürtlerin, örgütlenme ve liderlik modellerini ve siyasi taleplerini yeniden gözden geçirmeye, daha ziyade değişime işaret ediyor.
Verilen mesaj şu: Dört ülkede yaşayan Kürtler daha yakın işbirliği yapmalı. Kürt liderler “sokak gücünün taleplerine” uyum sağlamalıdır. Çünkü halk tabanı Kürtler için daha fazla bağımsızlık, ulusal birlik ve ortak hedefler talep ediyor. Şu soru artık gündemde: Kürt siyasi liderler halkın taleplerine ayak uydurabiliyorlar mı? Gösteriler, sokak gücünün taleplerinin, Öcalan’ın 27 Şubat’taki çağrısında dile getirdiği taleplerin çok ötesinde olduğunu gösterdi. Bu şu anlama gelir: Göstericiler Öcalan’ın taleplerine uymadı. Öcalan da göstericilerin taleplerine zaten uyamaz. Çünkü Öcalan, 27 Şubat 2025 tarihli çağrısında hem bağımsızlığı hem de diğer tüm özerklik biçimlerini reddetti. Öcalan’ın konfederalizm modeli meşruiyet yaratmada başarısız oldu. Bu başarısızlık, Kürtler arasında devlet fikrini güçlendirdi.
*Mehmed S. Kaya: Bingöl’ün Solhan ilçesinin Keşkon mezrası doğumludur. Norveç Inland Üniversitesi’nde sosyoloji profesörüdür. ‘The Zaza Kurds of Turkey’ kitabının yazarıdır.
Mehmed S. Kaya – 06.02.2026
























































