Taner Akçam’ın maksatlı “Türk Solu” yorumu | Halil Gündoğan
Profesör T. Akçam, 29 Mart 2026 tarihli medyascope.tv sitesinde yayınlanan “Oğuzhan Müftüoğlu vesilesiyle Türk solu” başlıklı makalesinde, oldukça ilginç ve dikkat çekici analiz ve yorumlar yapıyor. Makalenin giriş ana teması, son dönemde gündemi bir hayli meşgul eden şu malum, O. Müftüoğlu- E. Kürkçü polemiği. Akçam haklı olarak böylesi bir polemikle gündemin meşgul ediliyor olmasını isabetli bulmuyor ve tarafları serzenişsel bir üslup ile eleştiriyor.
Asıl mesele: “Neydik, ne olduk?”
Makalenin ana teması ise, bu polemik vesilesiyle de olsa asıl üzerinde kafa yorulması gereken sorunun; “Neydik, ne olduk?” sorusuna cevap oluşturmaktır. Akçam kendince bunu yapmaya çalışmış da. Fakat bunun ne oranda isabetlice yapıldığı ise tartışma götürür niteliktedir. Keza ileri sürülen bazı joker argümanlarla konunun basbayağısından sorunlu bir sahaya çekilerek hedef yitimine uğratıldığı da rahatlıkla söylenebilir.
Bir darlaştırma girişimi
Akçam, sol-sosyalist hareketin, bütünlüklü tarihi bir muhasebeyle gündem yapması gereken “Neydik, ne olduk?” sorununu, esas olarak kitleselleşme boyutu üzerinden sorgulama tercihinde bulunuyor. Tabii bu da kaçınılmaz olarak bu çok boyutlu sorunu alabildiğine darlaştıran ve doğal olarak da tam olarak ortaya konulmasına imkân sunmayan bir zemin oluşturur. Şöyle diyor Akçam:
Muazzam derecede kitleselleşebilen sol
“Türk solu (Türkiye kavramını bilerek kullanmıyorum), Cumhuriyet’in kuruluşundan 1960’ların ortalarına kadar kitleselleşemedi. Ama 60’lar sonrası önce TİP deneyi ile başlamak üzere 1968 gençlik hareketleri ve 1970’lerin çeşitli sol örgütleri ile çok ciddi bir toplumsal dalga yarattı. 1971 darbesi üzerlerinden geçen bir silindir idi ama dalga kabarmaya devam ediyordu. Solun kitleselleşmesi o denli boyutlardaydı ki tüm büyük sendikalar, meslek odaları sol tarafından kontrol ediliyordu. 1970’lerin sonuna doğru bazı şehirler sol örgütlerin kontrolüne girmişti.”
“Sonra bu dalga birdenbire çöktü. Elbette 12 Eylül darbesi bir vahşet idi. Ama bu büyük dalganın ortadan kalkması ve Türk solunun bugün neredeyse yok denecek düzeye gerilemesi bir tek 12 Eylül şiddeti ile açıklanabilir mi?”
Sol uyanışın yerini İslami uyanışa bırakması savsatası
Dedikten sonra, bu olumsuz gidişata dünyadaki, örneğin “Sovyetlerin çöküşü”, “İran Devrimi’nde ifadesini bulan İslami uyanışın 1960’ların sol uyanışının yerini alması gibi” (Akçam’ın, İslami uyanışın sol uyanışın yerini aldığını ileri sürmesi, maksatlı bir manipülasyon gayreti değilse, kurduğu cümlenin ne anlama geldiğinin ayırdında olmama, yani bir sürçü lisan halidir.) birçok gelişmenin de etkide bulunmuş olabileceğine vurgu yapıyor. Ancak yine de bu sorunun bütün bunlarla açıklanamayacağını ileri sürerek şöyle diyor Akçam:
“Neydik, ne olduk” sorununa Akçam yanıtı
“Ben konuşulması gereken asıl konunun ‘Neydik, ne olduk?’ sorusu olduğunu düşünüyorum. Bugün Türk solu diye bir olgu niye yok? Niye hiçbir siyasi veya kültürel anlamı kalmamış, rabbim hepimize uzun ömür versin (altını ben çizdim) hayatta olanların ölmesi ile bitecek bir ‘dönemden’ söz ediyoruz.”
“Türk solu niçin bu halde? Niçin bu dalgadan geriye belli bir siyasi ağırlığı olan bir örgütsel yapı bile kalmadı? Niçin, toplumda izler bırakan önemli kültürel birikimler yaratamadı? (…)”
Türkleştirme gayreti
“Benim kendimce bu sorulara bazı cevaplarım var. Bunlardan bir tanesi ‘Türk’ kelimesinde yatıyor olabilir mi? Türk solcuları kendilerine ‘Türk’ diyemediler. Onlar da İttihat ve Terakkicilerin 1913’lere kadar Türk ve Türkçü olduklarını gizlemeleri ve kendilerini Osmanlıcı olarak göstermeleri gibi, ‘Türkçülüklerini’ gizlemeyi ve kendilerini ‘Türkiyeci’ diye göstermeyi tercih ettiler. ‘Türkiye’ kelimesi sıcak bir battaniye gibiydi. Kullanmayı çok seviyorduk.” (Akçam burada gerçek anlamda realiteden kopuk ve maksatlı olduğu apaçık bir değerlendirme yapıyor. Kendilerini “Türk” etnik kökeniyle değil de üzerlerinde yaşadıkları coğrafyanın resmi adı olan “Türkiye” coğrafyasının solcuları kavramıyla ifade eden devrimci sol-sosyalist ve komünistlerin adeta tamamını, ayrımsız olarak “Türk” olarak kabul edip sunması, belki biraz ağır olacak ama tıpkı o ırkçı Türk milliyetçilerinin Türkiye’de yaşayan herkesi Türk sayması gibi bir sonuç çıkarıyor. Oysa “Türkiye” denilen bu coğrafyada Kürt, Arap, Arnavut, Çerkez, Ermeni, Rum, Laz, Gürcü, Roman, Süryani vb. gibi çok farklı etnik kökenliler yaşamakta. Ve bunların her biri de “vatan” denilen bu toprakların asıl sahiplerinden. Hal böyle olunca da Türkiye ve K. Kürdistan sol-sosyalist hareketi böylesi çok zengin bir bileşime sahipken; kim ne adına bunların kendilerini Türk olarak tanımlamalarını isteyebilir? Ve kim ne adına bunları, kendilerini Türk olarak tanımlamadıkları için eleştirebilir? Sol-sosyalist hareketin geçmiş dönem lider kadrosu içinde acaba kaç tane Türk asıllı devrimci sayabilir Akçam? Peki o halde Akçam’ın bu herkesi Türk sayma gayretinin anlamı ne? Öyle ya, “bayram değil seyran değil”, bu Türkleştirme gayreti de neyin nesi?)
Akçam böylece hem neden “Türkiye” değil de “Türk” solu demek gerektiğini kendince gerekçelendirmiş oluyor ve hem de yine kendince; “Türk solu” dediği, çeşitli cenahlarıyla Türkiye sosyalist hareketinin bugün neden varla yok arası bir durumda olduğunun asıl nedenini açıklamış oluyor. Akçam’a göre “Türk solunun” bugünkü durumunun öncelikli nedeni aslında tam olarak şuymuş:
“150-200 yıldır bu topraklarda Batıcı-laik-modernist bir gövde ile İslami muhafazakâr gövde arasında büyük bir kültür savaşı yaşanıyor. Bu iki gövde arasında ama demokratik değerler ve sivil siyasi kültür açısından büyük bir fark yok. Özgürlüklere bakış ve ‘öteki ile ilişki’ konusunda birbirlerine çok benzerler. Türk solu işte bu kültür savaşında Batıcı-laik-modernist çevrenin arka bahçesinin çocuğu olmanın ötesine geçemedi.” İşte bu yüzden de hem kitleselleşemedi ve dolayısıyla da hem de bu nedenden ötürüdür ki bugün “hiçbir siyasi ve kültürel anlamı kalmamış” oldu, demeye getiriyor.
“Yerli ve milli” olma kriteri
Yani bir başka ifadeyle Akçam, bir bakıma, aslında şunu demiş oluyor: “Türk solu, bir türlü ‘yerli ve milli’ olmayı beceremediği için bugün bu durumdadır.” Burada çok hassas ve keskin bir sınır hattı var: Elbette ve ama hiç kuşkusuz ki sosyalizm veya daha tam haliyle komünizm, öncelikle dar milliyetçi bir yerelliğin değil, enternasyonal bir genelin dünya görüşüdür. Bu baskın özellik, onun yeşerdiği her bir yerel ulusal ölçeğin somut realitesine uyarlı olmayacağı, devrim teorisinin bu özgün özelin baskın karakterlerini taşımayacağı anlamına gelmeyeceği gibi, bunu asla dışlamaz da. Ama böyleyken ve Akçam da bunu gayet iyi biliyorken; buna rağmen yine de sorunu basbayağısından etnik/milliyetçi bir perspektif yoksunluğuna bağlamayı tercih etmiş. Öyle ki sol ve sosyalistlerin, birden çok millet ve milliyetin ve keza birçok din ve mezhebin yaşadığı bir coğrafyanın da ifadesi olarak, belki bir bakıma da bir üst kimlik olarak “Türkiye” kavramını kullanıyor olmalarını dahi bu “yerli ve milli” olamama kusuru bağlamı içine alabilmiş.
Keza daha da ilginci, Akçam’ın, solun “yerli ve milli” olamama halini şu iki esaslı unsur üzerinden izah ediyor oluşudur. Bunlardan birincisi; solun kendilerini “Türk” olarak tanımlamamaları ve bundan imtina etmeleriyken, ikincisiyse; dinci ve muhafazakarıyla, seküler/laik-modernistini bir bütün olarak kabullenmeyip, kendisini sadece “Batıcı-laik-modernist” dar bir kültürel çevre ile sınırlamasıdır. Oysa diyor gerçekte bu iki “gövde” arasında “demokratik değerler ve sivil siyasi kültür” olarak büyük bir fark da yokken bunu yapıyor “Türk solu”. Tabii kaçınılmaz olarak da bu tutumuyla, toplum tarafından kabul görmeyen marjinal ideolojik bir çevreye dönüşür ki bunda da şaşılacak bir yan yok.
Akçam’ın pusulası ve kriterleri şaşı
Burada herhalde ki öncelikle şunu dile getirmek gerekiyor: Akçam’ın bu bakış açısı Marksist sınıfsal perspektifin tamamen dışında olup, esasen liberal burjuva ve sosyal demokrat Türk milliyetçisi bir ideolojik perspektifin ifadesidir. Ve keza Akçam’ın bu analiz ve yorumu kendi içinde son derece tutarsız, eklektik ve inkârcıdır. Çünkü “Türk solu” dediği Türkiye ve Kuzey Kürdistan sol-sosyalist ve komünist hareketi, yine onun kendi ifadesiyle; “60’lar sonrası önce TİP deneyi ile başlamak üzere 1968 gençlik hareketleri ve 1970’lerin çeşitli sol örgütleri ile çok ciddi bir toplumsal dalga yarattı. 1971 darbesi üzerlerinden geçen bir silindir idi ama dalga kabarmaya devam ediyordu. Solun kitleselleşmesi o denli boyutlardaydı ki tüm büyük sendikalar, meslek odaları sol tarafından kontrol ediliyordu. 1970’lerin sonuna doğru bazı şehirler sol örgütlerin kontrolüne girmişti.”
Laisizm hassasiyetini törpüleme gayreti
Analiz ve sorgulama yeteneğine sahip bir profesörün, “peki bu nasıl mümkün olabilmişti o halde?” sorusunun yanıtını oluşturmadan “Türk solunun” bugünkü ölgün durumunu Türklüğünü kabullenmemiş ve de “milli ve yerli” olmayı becerememiş olmasıyla izah ediyor oluşu, en hafif deyimiyle abesle iştigal değil midir sizce de? Keza çeyrek asırdır İslamo-faşist Erdoğan iktidarı altında, toplumun o yarım yamalak Kemalist laisizmin de adım adım tasfiye edilerek yerine özgün bir şeri sistemin ikame edilmeye çalışıldığı böylesi bir süreçte laisizmi önemsiz bir Batı kültürü ve keza toplumda oluşan laisizm hassasiyetini yapay ve zorlama bir taklitçilik olarak takdim etme gayreti de ayrıca oldukça manidar değil midir?
“Neydik, ne olduk?” sorunun gerçek sorgulanışı
Türkiye ve K. Kürdistan sol-sosyalist ve komünist hareketinin bugünkü realitesinin elbette birçok esaslı nedeni var. Ama bu nedenler arasında öncelikle “Türklüğünü kabul etmekten imtina etme” durumu yoktur, olamazda. Çünkü sol-sosyalist ve komünist hareketler kendilerini etnik ve inançsal aidiyetler üzerinden değil; sınıfsal aidiyetler üzerinden tanımlar ve toplumu da işte bu sınıfsal çelişkiler zemininde örgütleyerek devrime hazırlar. Nitekim 1980 12 Eylül darbesiyle aldığı o büyük yenilgiye kadar olan 15-20 yıllık süreçte, Akçam’ın da övgüyle ifade ettiği o kitleselleşme, işte tamda bu sayede mümkün olabilmişti. Ve bugünün devrimci ve sol-sosyalist kesimlerin devrimin öznesi olan kitle tabanıyla bağı son derece geriyse; bunun nedenlerini söz konusu yapıların kendi öznel gerçeklikleri üzerinden sorgulamak gerekir öncelikle. Keza birçoğunu, devrimi örgütleme veya iktidar olma iddialarının olup olmadığı boyutuyla sorgulamak gerek. Mevcut yapıların, devrim teorisini ülke ve dünyanın bugünkü gerçeklikleri üzerinden yeniden inşa etme bilinç ve iradesine sahip olup olmadıkları üzerinden sorgulamak gerek. Dünün önemli oranda öykünme ve indirgemeci devrim strateji ve taktiklerini hâlâ da geçerli sayıyor olmaları ve bunla devrim yapma iddialarında ki dogmatik ve tutuculukları boyutuyla sorgulamak gerek. Birçoğunu, oluşturdukları dar grupçu ve çok parçalı yapıcıklarıyla kendilerine oluşturdukları konformist yaşam tarzları boyutuyla sorgulamak gerek. Bazı legal oluşumları, sınıf mücadelesini parti büroları ve salonlarda yapılan bazı etkinliklerle sınırlayan salon devrimcilikleri boyutuyla sorgulamak gerek. Vs. Vs. Çünkü sol-sosyalist ve komünist kesimler açısından “Neydik ne olduk?” sorunun gerçek yanıtı ancak ki böylesi çok yönlü bir sorgulamayla açığa çıkarılabilir.





![“Şark meselesi [Türkiye] ve Marksizm” kitabı ile “Süreç” üzerine | Mustafa Yavuz](https://www.avrupademokrat9.com/wp-content/uploads/2026/04/mustafa-yavuz-1-136x78.jpg)
















































