Sömürgecilik

Published on Mart 1st, 2026

0

Stêrka Bolşewîk: Demokratik entegrasyon mu, sömürgeci devlete eklemlenme mi?


27 Şubat 2026’da, Abdullah Öcalan’ın geçen yılki “PKK’nın silah bırakması ve örgütün feshedilmesi” çağrısının yıl dönümünde yeni bir “Barış ve Demokratik Süreç Mesajı” okundu. Bu mesaj, İmralı Heyeti üyeleri tarafından düzenlenen basın toplantısında kamuoyuna aktarıldı.

Öcalan’ın bu mesajındaki “demokratik entegrasyon” çağrısı, bir özgürleşme projesi değil, sömürgeci Türk devlet aygıtına siyasal ve toplumsal eklemlenme çağrısıdır. Entegrasyon söylemi, sınıf, ulus ve devlet ilişkilerini gizleyen ideolojik bir örtü işlevi görmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti, tarihsel olarak Türk burjuvazisinin sınıf çıkarları doğrultusunda şekillenmiş; başta Kürt ulusu olmak üzere diğer ulusların ve azınlık milliyetlerin inkârı, bastırılması ve zor yoluyla tabi kılınması üzerine inşa edilmiş bir Türk ulus devletidir.

“Cumhuriyetin kuruluş metinleri Türk ve Kürt birliğini ifade ediyordu”

söylemi, tarihsel gerçeklerin değil, bunların yanlış yorumunun ya da isteğin ifadesidir. 1923’te ilan edilen cumhuriyet, Türk ulusal burjuvazisinin hegemonya kurma sürecinin siyasal ifadesi olarak şekillenmiştir. Kürt ulusunun varlığı, Türkçü projenin önünde bir engel olarak görülmüş; bu nedenle bastırma, zorunlu iskân, kültürel yasaklar ve askerî şiddet ve asimilasyon yoluyla tasfiye edilmeye çalışılmıştır.

Bu tarihsel gerçekliği “birlik” istemi ve söylemiyle yeniden yorumlamak bir zorlamadır, yanıltıcı ve yanlış bir çabadır.

“Demokratik Cumhuriyet” söylemi, devletin sınıfsal ve ulusal karakteri sorgulanmaksızın ileri sürülen soyut bir formülden ibarettir. Çok uluslu bir ülkede egemen/ezen ulusun ayrıcalıkları korunurken, diğer ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı tanınmıyorsa, ortada demokratik bir siyasal yapı değil, burjuva ulus-devletin kabulü ve yeniden üretimi vardır. Kürt ulusunun siyasal eşitliği tanınmadan; diğer uluslar ve azınlık milliyetler zoraki birlik içinde tutuldukça, bu yapı gerçek anlamda demokratik bir nitelik kazanamaz.

“Negatif aşamadan pozitif inşa aşamasına geçiyoruz” söylemi, somut siyasal pratikle örtüşmemektedir. Ekim 2024’ten bu yana da T.C. devletinin pratiği, “yeni dönem”, “yumuşama” ya da “demokratik siyaset”

söylemlerinin hayata geçmesi ile değil, açık hukuksuzluklar, koyu faşizmin uygulanması ve baskı politikalarıyla şekillenmiştir.

Bu sürecin en görünür konularından biri muhalif belediye başkanlarına karşı uygulananlardır.  Halkın oyuyla seçilen birçok belediye başkanı görevden alınmış, yerlerine kayyum atanmış;  herhangi bir yargı kararıyla suçları kesinleşmemiş olmasına karşın seçilmiş irade geri verilmemiştir. Kayyum rejimi, geçici bir “istisna” olmaktan çıkmış, Kürt kentlerinde kalıcı bir yönetim biçimi hâline getirilmiştir. Bu durum yalnızca yerel demokrasinin değil, seçme ve seçilme hakkının açık ihlalidir.

Aynı dönemde hasta tutsaklar meselesi, hukuksuzluğun en çıplak biçimde ortaya çıktığı alanlardan biri olmuştur. Adli Tıp raporlarına, bağımsız sağlık kuruluşlarının değerlendirmelerine ve kamuoyunun çağrılarına rağmen birçok ağır hasta muhalif mahpus serbest bırakılmamış; cezaevleri fiilen birer ölüm alanına dönüştürülmüştür. Yaşam hakkı, devletin “güvenlik” gerekçeleriyle askıya aldığı temel bir hak hâline gelmiştir.

Öte yandan, AİHM ve AYM kararlarının sistematik biçimde uygulanmaması, hukuksuzluğun kurumsallaştığını açık göstermektedir. Uluslararası hukuka taraf olan ve kendi anayasasına göre bu kararları bağlayıcı kabul eden sömürgeci devlet, siyasi davalarda verilen ihlal kararlarını tanımamış; mahkeme kararları fiilen yok hükmünde sayılmıştır. Hukukun üstünlüğü ilkesi yerini, yürütmenin ihtiyaçlarına göre işleyen bir “karar seçiciliğine” bırakmıştır.

Tüm bu uygulamalar bir arada ele alındığında, Ekim 2024’ten bu yana da yaşananlar münferit hukuksuzluklar değil; bilinçli ve süreklilik arz eden bir yönetim tarzıdır. Hasta tutsakların bırakılmaması, kayyum rejiminin sürdürülmesi, mahkeme kararlarının uygulanmaması ve seçilmiş iradenin gasp edilmesi, devletin demokratikleşme yönünde değil; koyu faşizmin uygulanması yönünde ilerlediğini göstermektedir.

Bu koşullar altında “pozitif inşa”, “demokratik uzlaşı” ya da “entegrasyon” söylemleri, somut gerçekliği perdeleyen siyasal kavramlardan ibarettir. Hukuksuzlukların sona ermediği, baskı aygıtlarının geri çekilmediği bir düzlemde demokratik bir süreçten söz etmek mümkün değildir. Burada inşa edilen şey demokrasi değil, koyu bir faşizmin sürekliliğidir.

Çağrı’nın “negatif isyan dönemi” olarak adlandırdığı süreç, Kürt ulusal hareketinin silahlı mücadele dışında başka bir seçeneğinin fiilen bulunmadığı tarihsel bir dönemi ifade eder. 1984’te başlayan silahlı mücadele bir “sapma” değil; Kürtlerin kendi kaderini tayin hakkını siyasal ve fiilî düzeyde ortaya koyduğu tarihsel bir eşiğin adıdır.

Negatif olan silahlı mücadelenin kendisi değil, 1993’te “Bağımsız Birleşik Kürdistan” perspektifinin ve Kürt ulusunun ayrılıp kendi devletini kurma hakkının bir kenara bırakılmasıdır. Bugün “pozitif” olarak pazarlanan entegrasyon siyaseti, tam da bu terk edişin mantıksal sonucudur. Tarih bilinçli biçimde tersine çevrilmekte, geri çekilme ilerleme; tasfiye ise inşa olarak sunulmaktadır.

Öcalan, meclis heyetiyle yaptığı görüşmede 1993’te silahlı mücadeleyi bırakmak istediğini açıkça ifade ederek, yıllardır gizlenen bir gerçeği fiilen itiraf etmiştir. Oysa biz, uzun süredir PKK’nin 1993’te yaşadığı çizgi değişikliğiyle birlikte devrimci ulusal kurtuluş hattından koparak reformist bir hatta evrildiğini ortaya koyduk. Bugün bu itiraf, söz konusu kopuşun bir taktik değil, bilinçli bir siyasal yönelim olduğunu teyit etmektedir. Silahlı mücadelenin “yanlış” ya da “negatif” ilan edilmesi, Kürt ulusal mücadelesinin devrimci içeriğini geriye dönük olarak tasfiye etme çabasından başka bir anlam taşımamaktadır.

Öcalan, uluslararası bir komplo sonucu İmralı’ya getirildiğinde Türk Genelkurmayı tarafından Immanuel Wallerstein ve Murray Bookchin’in kitaplarıyla yönlendirilmiş; bu okumaların ardından ulus-devlet modelinin sona erdiğini ilan etmiştir. Bu ideolojik kırılmayla birlikte Kürt sorunu, ulusal bir sorun olmaktan çıkarılarak kültürel ve çok geri düzeyde kimi taleplere indirgenmiş; kendi kaderini tayin hakkı savunusu fiilen terk edilmiştir. 27 Şubat 2026 çağrısı, bu uzun ideolojik ve siyasal gerilemenin doruk noktasıdır. Burada artık savunma pozisyonu dahi yoktur; dil, açıkça teslimiyetçi bir hatta oturmakta, sömürgeci devletle uzlaşmayı değil ona tabi olmayı meşrulaştırmaktadır.

“Cumhuriyetle zihnen barışma” ifadesi, teslimiyetin açık bir göstergesidir. Kürtlerin inkârı üzerine kurulmuş bir cumhuriyetle “zihnen barışmak”, bu inkârın siyasal olarak kabul edilmesi anlamına gelir. Demokratik cumhuriyet, mevcut cumhuriyet temelinde ve onun varlığı şartlarında inşa edilemez. Demokratik cumhuriyet, sömürgeci devletten köklü bir kopuşu, sömürgeci cumhuriyetin devrimle yıkılışını gerektirir. T.C. devletinden köklü kopuş, reformlarla çözülebilecek bir mesele değil, açıkça bir devrim sorunudur. Oysa bu çağrı, devrimi değil; sömürgeci devlete entegre olmayı ve faşist devlet yöneticilerine teşekkür etmeyi esas alan bir çağrı metnidir.

“Kürtsüz Türk, Türksüz Kürt olmaz” sloganı eşitliği savunur görünen, kulağa hoş gelen bir slogandır. Ancak gerçekte eşitliğin değil, siyasal iradesizliğin ifadesidir. Bu söylem, Kürtlerin ayrı ve T.C.’ de ezilen bir ulus olduğu gerçeğini sessizlikte geçiştiren, ulusal eşitliği değil, zoraki bağımlılığı sorgulamayan bir söylemdir. Ayrılma hakkını tanımayan hiçbir birlik söylemi kardeşlik olamaz; bu ancak zorunlu beraberliktir.

Bu cümleyle savunulan, halkların gönüllü birliği değildir. Bu Kürtlerin siyasal özne olmaktan çıkarılarak Türk devletine eklemlenmesini hedefleyen bir entegrasyon teorisinin söylemidir.

Çağrı boyunca hukuk, anayasa ve özgür yurttaşlık kavramları tekrar edilse de temel soru bilinçli biçimde yanıtsız bırakılmaktadır: Sömürgeci devlet aygıtı yerinde dururken demokrasi nasıl inşa edilecektir?  Ordu, polis, güvenlik bürokrasisi, merkeziyetçi yapı ve Türkçü ulus-devlet formu aynen korunurken “demokratik entegrasyon”dan söz etmek, siyasal bir program değil; bilinçli bir yanılsamadır.

Demokrasi, sömürgeci devletin temellerine yönelmeden inşa edilemez. Bu gerçeği yok sayan çağrı, demokrasi değil; faşist devletle uzlaşma, ona uyum çağrısıdır.

Kuzey Kürdistan’da ulusal kurtuluş mücadelesini kitlesel boyutlara taşıyan temel talep, “Kürdistan devrimi”, “bağımsız, demokratik ve özgür Kürdistan’ın kurulması” gibi açık ulusal ve demokratik hedeflerdi. Bu taleplerin gerçekleşmesinin önündeki baş engel ise Kuzey Kürdistan’ı bir iç sömürgeye dönüştüren; Kürt ulusunun ulusal ve demokratik haklarını gasp eden, Kürt kimliğini dahi tanımayan faşist T.C. devleti idi. Bu faşist devletin varlığını sürdürdüğü koşullarda, Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkını kullanabilmesi; Kürdistan devrimini gerçekleştirmesi ve bağımsız, demokratik, özgür Kürdistan’ı kurması mümkün değildir. Bu nedenle söz konusu taleplerin hayata geçirilebilmesi, faşist T.C. devletiyle mücadele etmeyi ve onu alt etmeyi zorunlu kılmıştır. Faşist T.C.’ye karşı ulusal kurtuluş mücadelesinin başlatılmasının tarihsel ve siyasal mantığı buradan doğdu; bu nedenle sömürgeci devlete karşı silahlı mücadele başlatıldı.

Nereden nereye… Kürt ulusal hareketinin sömürgeci devlete karşı yürüttüğü savaşta on binlerce insan katledildi. Kuzey Kürdistan, faili meçhul cinayetlerin, toplu mezarların ve inkârın coğrafyasına çevrildi.

Köyler yakıldı, yerleşimler haritadan silindi; milyonlarca Kürt zorla göç ettirildi, yoksulluğa ve sürgüne mahkûm edildi. Bu savaş, Kürt ulusunun varlığını savunma mücadelesiydi; devletin yanıtı ise inkâr, imha ve devlet terörü oldu. Bugün gelinen noktada ise, bu tarihsel direnişin önderi konumundaki Öcalan, sömürgeci devlete karşı mücadelenin değil; sömürgeci devlete entegrasyonun ideoloğu hâline gelmiştir. Dün silahla ve kanla ayakta tutulan devlet düzeni, bugün “demokratik entegrasyon” söylemiyle aklanmakta; inkârın faili olan yapı barışın muhatabı olarak sunulmaktadır. Bu, yalnızca bir geri çekilme değil; dökülen kanın, yıkılan köylerin ve kaybedilen bir halkın tarihinin siyasal olarak inkâr edilmesidir.

Sonuç olarak Öcalan çağrısı, ne yeni bir başlangıçtır ne de tarihsel bir eşik. Aksine, 1993’ten bu yana adım adım ilerleyen bir siyasal çizginin mantıksal sonucudur. Bu çizgi, Kürtlerin ayrılıp kendi kaderini tayin hakkını savunmayı bırakmış, devrim fikrini terk etmiş; geriye ise “entegrasyon” adı verilen siyasal bir teslimiyet bırakmıştır. Barış, eşitsizlikle uzlaşmak değildir. Demokratik siyaset, iradesizleştirilmiş bir uyum rejimi değildir. Bu çağrı, barışı değil; barışmanın siyasal bedelini ilan etmektedir. O bedel ise açıktır: Kürt siyasetinin tarihsel iddialarından vazgeçilmesi, buna karşılık devletin özde değişmeden kalması. Buna demokrasi denemez. Buna ancak, yenilginin süslenmiş ve meşrulaştırılmış dili denir.

Bu çizgi temelinde bir savaş yürütmenin anlamı da yoktur. “Barış Süreci” denen teslimiyet sürecinin tamamlanması,  bu anlamda anlamı kalmayan bir savaş sürecinin sonlandırılmasıdır.

Bu çizginin sosyalizm, sosyalizme katkı vb. adına savunulması da sosyalizme yapılan bir kötülüktür.

27 Şubat 2026

Tags:


About the Author



Comments are closed.

Back to Top ↑