Makaleler

Published on Şubat 8th, 2026

0

Şam-SDG anlaşması, Türkiye’nin çekilme şartları ve ‘süreç’ hesapları | Yusuf Karadaş


ABD kendi ara buluculuğunda 5 Ocak’ta Paris’te İsrail’le iş birliği anlaşması imzalamasının ardından Şam’daki geçici HTŞ (Heyet Tahrir eş Şam) yönetiminin Halep’ten başlayarak Kürtlere ve SDG’ye (Suriye Demokratik Güçleri) saldırılarına ‘onay’ veren bir tutum sergilemişti. Ancak bir yandan Rojava ile dayanışma eylemleri ve yükselen tepkilerin öte yandan da bölgesel dengelerin bir sonucu olarak ABD ve Batılı emperyalistler tekrar devreye girdiler ve 30 Ocak’ta geçici HTŞ yönetimi ve saldırılar sonrasında Fırat’ın doğusundaki Kürt kentlerine çekilen ve Kobanê’de kuşatılan SDG arasında yeni bir entegrasyon anlaşması imzalandı. Bu anlaşmaya bağlı olarak SDG’nin ve Rojava’daki sivil kurumların entegrasyonu 2 Şubat’ta başlatılmış olsa da iki tarafın beklentileri arasında halen ciddi farklılıkların bulunması bu süreci de kırılgan hale getiriyor. Türkiye’deki Erdoğan iktidarının bu sürece verdiği desteğin arkasında HTŞ’nin kontrolü tamamen ele alması beklentisi ve devamında da Öcalan ile yürütülen sürece dair hesapları bulunuyor. Geçtiğimiz günlerde basına yansıyan Türkiye’nin Suriye’deki askeri varlığını geri çekmek için öne sürdüğü şartlar da Kürtlerin kazanımlarını ‘tehdit’ olarak gören yaklaşımın devam ettiğini ve bu sürecin HTŞ’nin kontrolüne bağlandığını bir kez daha ortaya koyuyordu.

Daha önce imzalanan ama tutum ve beklentiler arasındaki farklılıklar nedeniyle uygulanamayan entegrasyon anlaşmasında (10 Mart anlaşması) olduğu gibi son anlaşmanın da en kritik konusunu SDG’nin HTŞ gruplarının oluşturduğu yeni Suriye ordusuna nasıl katılacağı sorusu oluşturuyor. 30 Ocak anlaşması SDG’nin Haseke merkezli olarak 3 tugaydan oluşan bir tümen ve Kobanê’de Halep’teki güçlere bağlı bir tugay biçiminde katılımını öngörüyor. Ancak ilk bakışta bir ayrıntı gibi görünse de geçici HTŞ yönetimi bu katılımın ‘bireysel’ olacağı ve SDG’lilerin güvenlik soruşturmasından geçirilerek entegre edileceği konusunda ısrar ediyor ve Türkiye’nin de beklentisinin bu yönde olduğu biliniyor. Kuşkusuz bu tutum HTŞ yönetimi için sürecin yürütülmesinde kontrolü ele alması bakımından önem taşıyor. Sınır kapıları, petrol sahaları ve diğer sivil kurumlar ve bu kurumlarda çalışanlar için de benzer bir sürecin işletilmesi amaçlanıyor. Bu anlaşma, kritik bir diğer konu olan eğitim alanında özerk yönetimin 2014’ten sonra verdiği belgeleri tanıyor ama bundan sonra eğitim dili ve müfredat ile ilgili düzenlemelerin görüşmeler sonucunda belirlenmesini öngörüyor. Bu arada geçici yönetimin başında bulunan Colani’nin Kürtlerin haklarını güvenceye alan bir kararname olarak lanse edilen 13 sayılı kararnamesinde Kürtçe ulusal bir dil olarak tanımlansa da okullarda sadece seçmeli bir ders olarak okutulmasına izin verileceği belirtiliyordu.

30 Ocak anlaşması, ABD ve Batılı emperyalistlerin bölgesel yeniden dizayn; İran’ın geriletilmesi ve İsrail ile Arap rejimleri arasındaki iş birliğinin geliştirilmesi (Abraham Anlaşmaları) politikası bağlamında Suriye sahasındaki ana partnerinin değiştiği gerçeğini teyit ediyor. Ancak ABD emperyalizminin Kürtlerin sınırlı da olsa kazanımlarını koruyan bir anlaşma için yeniden devreye girmesi; Türkiye, İsrail, Körfez ülkeleri ve Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi gibi bu yeniden dizayn sürecinde kendi politik eksenlerinde bir araya getirmeyi hedeflediği güçler arasında bir ‘denge’ arayışına da işaret ediyor.

Bu anlaşmayla eş zamanlı olarak Suriye’deki askeri güçlerini çekmesi konusunda Türkiye’nin şartlarına dair istihbarat kaynaklarına dayandırılan haberlerin gündeme getirilmesi de rastlantı değildi. Bu haberlerde çekilme için “Suriye’de devlet otoritesinin tamamıyla tesis edilmesi, sınır güvenliğinin sağlanması ve terör tehdidinin tamamen ortadan kalkması” şartları sıralanıyordu. Bu haberlerde bir diğer dikkat çekici nokta da 2018’de cihatçı gruplarla birlikte yapılan operasyon sonrasında işgal edilen ve Suriye’de Kürtlerin en eski yerleşim yeri olduğu halde son anlaşmanın kapsamı dışında bırakılan Afrin’deki güçlerin geri çekildiğinin belirtilmesiydi. Afrin vurgusu Türkiye’deki Saray rejiminin anlaşma yapılan Kürt bölgelerindeki beklentisini ve çekilme için koşulunu da açıklıyordu. Kürtlerin kazanımlarının sınırlanması da yeterli görülmüyor, HTŞ yönetiminin bölgedeki denetimi tamamen eline alması bekleniyordu.

Bu gelişmelerle bağlantılı olarak Öcalan’la yürütülen süreç konusunda da şunları söylemek gerekiyor: Öncelikle Erdoğan rejiminin geçici HTŞ yönetiminin SDG ve Kürtlere yönelik saldırılarına destek açıklamaları yapması ve gerçekte bu saldırıların planlayıcısı konumunda bulunması, Kürt halkı ve demokrasi güçlerinin buna karşı kitlesel tepkileri ve DEM Parti’nin de aldığı tutumla birlikte Öcalan’la yürütülen süreci türbülansa sokmuştu. Ancak HTŞ yönetiminin saldırılarına verdiği destek, Saray rejiminin bu süreci sona erdirmek istediği anlamına da gelmiyordu. Aksine Saray rejimi hem bölgesel emelleri ve hem de iç politik hesapları bakımından bu sürecin devam ettirilmesine ihtiyaç duyuyor. Bu temelde HTŞ yönetimi Suriye’de SDG’yi kontrol altına aldığı ve Kürtlerin kazanımlarını sınırladığı oranda bu süreçte de inisiyatifin tamamen kendi eline geçeceği hesabını yapıyor. 

Erdoğan’ın “Suriye’nin toprak bütünlüğünü ve siyasi birliğini garanti eden her adım bizim için makul ve makbuldür. Suriye’nin kuzeyindeki sorunun kan dökülmeden tek ordu, tek devlet, tek Suriye temelinde çözülmesi çok önemlidir. Suriye hükümetiyle SDG denilen yapı arasında varılan anlaşmaları bu zaviyeden değerlendiriyoruz” açıklaması iktidarın tutum ve beklentisini bütün açıklığı ile ortaya koyuyor. Kan dökülmesi, yürütülen sürece dair ciddi güvensizliklere ve risklere yol açıyor. O yüzden bu anlaşma ve ABD’yle pazarlıklar üzerinden HTŞ’nin Türkiye’deki süreci de akamete uğratmayacak şekilde kademeli olarak kontrolü ele alması planları yapılıyor.

İktidar ortağı Bahçeli’nin dün partisinin Meclis grup toplantısında “Anadolu huzura, Öcalan umuda, Ahmetler makama ve Demirtaş yuvasına dönünceye kadar kararımız nettir” açıklamasını yaparak uzun bir aradan sonra sürece dair umutları yeniden canlandırmaya yönelik bir söylem tutturması da bu hesap ve beklentilerin bir devamı olarak anlam kazanıyor. Bahçeli’nin bir yandan HTŞ yönetiminin Suriye Kürtlerine yönelik saldırı ve Kobanê’deki kuşatmasını eleştiren CHP Lideri Özel’e karşı saldırgan bir üslup kullanması ve öte yandan Öcalan’a umut hakkı ile Ahmet Türk ve Ahmet Özer’in görevlerine iade edilmesi ve Demirtaş’ın serbest bırakılması söylemine sarılması aynı politikanın iki yüzünü oluşturuyor. Geçici HTŞ yönetimine verilen destek, Kürtlerin kazanımların tasfiye edilmesi ve bölgedeki yayılmacı emellerin devam ettirilmesi; sürece dair beklenti yaratmaya yönelik söylem de iç politikanın muhalefetin bölünmesi ve baskı rejimini kalıcılaştıracak bir anayasanın yapılması temelinde dizayn edilmesi arayışında ifadesini buluyor.

Son bir ayda yaşananlar gerek halkların bölgedeki seküler-demokratik kazanımlarının korunması ve gerekse Saray rejiminin süreci gerici emelleri için araçsallaştırmasının önüne geçilebilmesi için en geniş demokrasi güçlerinin birlik ve mücadelesi dışında bir seçeneğin bulunmadığını bir kez daha gösterdi.


Seçtiklerimiz: Yusuf Karadaş – Evrensel – 04.02.226

Tags:


About the Author



Comments are closed.

Back to Top ↑