Makaleler

Published on Mart 1st, 2026

0

Müziğin hatırlattıkları | Temel Demirer


“Müzik gerçekliğin aynasıdır.”[1]

Nâzım Hikmet’in, “Bize türkülerimizi söyletmiyorlar Robson/ İnci dişli, zenci kardeşim/ Kartal kanatlı kanaryam/ Türkülerimizi söyletmiyorlar bize/ Korkuyorlar Robson, şafaktan korkuyorlar,/ Görmekten, duymaktan, dokunmaktan korkuyorlar,” dizeleri müzikten ne anladığımın özetidir sanki.

Hayat müziktir bencileyin. Müziksiz bir hayatın eksik olduğundan hiç şüphe etmedim. Çünkü felsefi bir dışavurum olarak müziğin hayata dokunma ya da onunla konuşma, iletişime geçme hâli olduğu kanısındayım daima; tıpkı “Ağır ağır ölürler; okumayanlar, müzik dinlemeyenler, vicdanlarında hoşgörüyü barındırmayanlar,” vurgusundaki üzere Pablo Neruda’nın.

İnsan(lık)ı arındıran müzik, evrene anlam, zihne kanat, hayal gücüne cüret verir; saf tutar, ya ezilenlerden ya da ezenlerden yana tınılarıyla…

* * * * *

Nasıl unuturum? Aşık Veysel’in, Wolfgang Amadeus Mozart’ın, Dario Moreno’nun, Zeki Müren’in dinlendiği hatta tınılarına mırıldanarak eşlik edilen bir evde büyüdüm.

Tam bir Cumhuriyet kokteyli ya da modernist bulamaçtı bu hâl; ama nasıl nitelenirse nitelensin böyleydi.

 Örneğin Adnan Yücel’in, “Bak bademler çiçek açıyor/ Pir Sultan Abdal saz çalıyor yüzünde/ Veysel görmeden anlatıyor baharı,” dizelerinin veya İlhan Berk’in, “Bir ağacın önünde durmuş Âşık Veysel./ Dikenli,/ Yaban çiçekli./ Kucağında sazı./ Başladı başlayacak bir türküye./ Düşmüş onun için bıyığı./ Bir sigara kulağının arkasında duruyor./ Kendi sardığı./ Hafif kalkık başı./ Bir sessizliği yazar gibi,” tasvirinin toplamının da ötesindeydi O.

“Âşık” deyince herkesin anlayarak iç geçirdiği ve “Koca Veysel” dediğiydi. “Veysel” deyince de “Âşık” anlaşılıyordu zaten. “Âşık Veysel” demek çok kitabi kalıyordu bu ümmi güzelliğin yanında.

 “Üçyüz onda cihana gelen” Veysel, 1894’de dünyaya gelmiş diyelim de hesabı düzeltelim! Sivas’ın Şarkışla ilçesinin Sivrialan köyünde doğar. 7 yaşındayken de gözlerini çiçeğe kaptırır. Yasaklanmış Bektaşi tekkelerinde dedelerden, âşıklardan gördüğü yol görgüsü, bir nev’i nefis terbiyesi de sayılabilecek müzik eğitimi, geleneksel saz ve bağlama ile Alevî-Bektaşi-Kızılbaş öğretisini tasavvufla buluşturan ve bu kültürün Cumhuriyet dönemindeki en bilinen, yol açan ozanı olan Âşık Veysel, aynı zamanda en tartışmalı saz şairlerinden biri oldu, olmayı da sürdürüyor.

Âşık Veysel’in dönemi, henüz Atatürk dönemidir, 38 öncesi yani, Veysel kadar ünlenmeyen ozanların Cumhuriyetle olan bağları değerlendirilebilir, dönemin tahliliyle birlikte gündeme getirilebilir, eleştirilebilir, eleştirilmelidir de…

Cumhuriyet bir “halkçı değer” olarak ulusal kültüre kazandırılmasını biraz da Veysel’e borçluysa, Veysel de gözleri açılmasa da ufkunun açılmasını Cumhuriyete borçluyken; Onu rejimin, Çankaya’nın şairi olarak görenler, örneğin Ece Ayhan ironik eleştirisinde “halk şairi” yerine “Halkevi şairi” diyerek bir anlamda da doğru bir şey söyleyecektir.[2]

* * * * *

 ‘Türk Marşı’, ‘Saraydan Kız Kaçırma Operası’, ‘5. Keman Konçertosu’ gibi yapıtlarında “Alla Turca” stilini geliştiren Wolfgang Amadeus Mozart, “Kimsenin ne övgüsüne, ne suçlamasına dikkat çeviririm. Ben sadece kendi duygularımı takip ederim,” diyen birisiydi.

Onun için, “Bütün büyük besteciler gökyüzüne ulaşmaya çalışanlardır, Mozart ise gökten inendir…” derler.

“Neden” mi?

Friedrich Nietzsche şöyle yanıtlar bu soruyu: “İyilik dolu esintisiyle içimizdeki çocuğu hatırlattığı için”…

Çoksesli müziğin devrimci dehası, çocukluğumdan bana mirastı, daima çocukluğumu hatırlatarak.

* * * * *

Ve Türkçe olsun, Fransızca olsun okuduğu tüm şarkıları Tanju Okan’dan başka kimseye vermeyen İzmirli Dario Moreno (1921-1968)…

Aydın’da doğmuş, İzmir’de büyümüş, askerliğini Akhisar’da yapmış, İstanbul ve Ankara kulüplerinde-gazinolarında çalışmış, Müzeyyen Senar’ın “Oğlum senin yerin burası değil Avrupa” sözüyle bin bir zorluğu aşıp dünya yıldızı olmuş bir Sefarad Yahudisi idi…

Onun çok çalışkan oluşu şen ve neşeli ve de hüzünlü plaklarındaki aşk şarkılarına yansımıştı; ilk gençliğimden unutamadığım…[3]

* * * * *

“Onun Adı Zeki Müren” dedirten bir külttü.

Zeki Müren yalnızca müziği, sinemayı ve modayı mı temsil ediyordu? Türk Sanat Müziği gibi klasik bir yapıda avangart olmak mümkün müydü?

“Pop Star”, “Sanat Güneşi”, “Türkiye’nin en avangard, en iddialı ikonlarından biri” sayılan ve “Gerçek sanatçı, kendini topluma adayan kişidir” derken de elbette başkalarıyla birlikte kendini de tanımlayacaktır,”[4] O.

MHP’li Özdemir Erdoğan’ın, “Özel hayatı sebebiyle 60’ların sonunda kötü şarkı söylemeye başladı ve kötü örnek olmaya başladı. ya bu adama Paşa dediler!.. Bir Allah’ın kulu Paşası çıkıp da, ‘Ya buna Madam deyin, başka bir şey söyleyin ama Paşa demeyin orduyu ilgilendiriyor bu’ demedi. Böyle bir şey olur mu? Özel hayatı bozulmuştur, mini eteğiyle körüklenmiştir. Rol model olmuştur. Sonra bir sürü kötü örnekleri çıktı. Elton John hiçbir zaman böyle pespayelik yapmadı. Piyanosunun başına oturdu adam gibi çıktı şarkı söyledi,”[5] dediği Zeki Müren’in için imam mahşeri kalabalığa şöyle diyordu:

“İnsan ne zaman ölür? Denir ki unutulduğu gün ölür. Nice insan var ki yaşarken ölü, nice ölenler vardır ki öldükten sonra diri. Zeki Müren adının, nice eserlere konu olacağı düşüncesiyle, onun öldükten sonra da yaşayanlardan olacağına inancım tamdır.”[6]

Eğrisiyle, doğrusuyla O unutulmadı.

* * * * *

Ömrüm boyunca Charles Aznavour’u hep dinledim. Ama en çok Paris sürgünlüğümde…

O, İzmit’li bir anne ve Ahıska kökenli bir babanın, Mişa’nın oğluydu. 1924’de Paris’te doğdu.

Dede tarafı Kafkasya’dan, İstanbul’a göç etmişti. Annesi Knar Bağdasarian İzmit’te zengin bir Ermeni tüccarın kızıydı.

Eski adı Armaş (şimdiki Akmeşe) olan bir Ermeni Köyü’ndendi.

1915’te diğer Ermenilerin başına ne geldiyse onların başına da aynısı geldi. Ailesi büyük kayıplar yaşadı.

Daha sonra da İstanbul’da bir İtalyan gemisine kaçak bindiler. Gemiyle Yunanistan’a ulaşan Mişa ve Knar Yunanistan’da bir süre yaşadılar. Charles Aznavour’un kız kardeşi Ayda burada doğdu.

ABD hayalini gerçekleştirmek Fransa’ya gittiler. Hayalleri gerçekleştiremeyince orada tutunmaya çalıştılar.

Annesi gezici tiyatrolarda oyunculuk yapıyordu baba Mişa ise Kafkas adlı bir lokanta açtı.

Babasının açtığı lokanta sanatçıların ve entelektüellerin uğrak yeri oldu. Charles Aznavour orada Edith Piraf’la tanıştı. Bu Charles için dönüm noktası oldu.

Asıl adı Şahnur Varanig Aznavourian’dır. İsminin telaffuzu zor olduğu için ona Charles Aznavour ismini uygun gördüler.

Ermeni meselesi için “Ils sont tombe/ Onlar Düştü” adlı bir şarkı yazıp, seslendirdi.

“Soykırım” sözcüğünün rahatsız edici olduğunu ve bundan kendisinin de rahatsızlık duyduğunu söyleyen Charles Aznavour ekliyordu:

“Soykırımın asap bozucu bir kelime olduğunu biliyorum, ancak bu kelime Ermeniler için bir trajediyi ve bir hafıza görevini temsil ediyor, Atalarının mezarı bile yok. Dolayısıyla her Ermeni, atalarının katillerine işledikleri suçların kabul ettirmeyi bir görev kabul ediyor. Asıl olan tarihte gerçekleşmiş olan bir vakanın tanınması olmalıdır.”

Tek arzusunun Türkleri ve Ermenileri yaklaşık 100 yıldır bölen “tarihi gerçeğin kabul edilmesi” olduğunun altını çizmişti.

* * * * *

Ya Timur Selçuk? O benim için “İşçi Sınıfını Selamlayan”, ODTÜ konseri ile müsemma “Güneşin Sofrasındaki Ses” idi.

Coğrafyamızda popüler Batı müziğinin gelişim yıllarında attığı o ilk cesur adımla anılırdı…

‘60’ların sonu: Bir yanda yabancı şarkılara Türkçe sözler uydurularak söylenen “aranjmanlar”, öte yanda türkülerin Batı sazlarıyla yeniden düzenlendiği Anadolu-pop fırtınasının estiği yıllardı…

O günlerde Timur Selçuk şairlerin dizelerine yaslandı, şiirleri notalarla buluşturdu. Nâzım Hikmet, Orhan Veli, Attilâ İlhan, Faruk Nafiz Çamlıbel’in dizelerini şarkıya çevirdi. Usta kalemleri sadece kitap sayfalarından değil, radyodan, pikaptan, sokaktan duyulur kıldı.

Bir yanıyla pop müziğin ana damarına kan pompalayan bir aranjör, orkestracıydı. Diğer yanıyla da piyanosunun başına geçtiğinde, gençliğin özgürlük haykırışını alanlarda duyulur kılan bir müzisyendi. ‘70’lerin ikinci yarısında söylediği devrimci marşlar, 2010’da yeniden Taksim’de piyanosunun başında çaldığı ‘1 Mayıs Marşı’…

Şarkılarını anlatmaya kalkılsa satırlara sığmaz. Her birimizin anılarına eşlik ederdi o şarkılar… ‘Beyaz Güvercin’le ilan-ı aşk ettik, ‘Ayrılanlar İçin’le ağladık, ‘İspanyol Meyhanesi’nde efkârlandık, ‘Güneşin Sofrasında Söylenen Türkü’yü dostlarla el ele söyledik. Hayatın her evresine denk düşen bir şarkısı oldu…

Mesela… ‘İspanyol Meyhanesi’, ‘Beyaz Güvercin’, ‘Ayrılanlar İçin’, ‘Ekonomi Bilmecesi’ ve ‘Karantinalı Despina’ vd’leri …

2 Temmuz 1945’de İstanbul’da doğan Timur Selçuk beş yaşında piyano çalmaya başlayıp, yedi yaşında ilk konserini vermişti.

Ve ben hâlâ Onun şarkılarını terennüm ediyorum, birçok kimse gibi.

* * * * *

Siyasal görüşlerini onaylamasam da, Erdoğan’ın tehditleri karşısındaki duruşuna saygı duyarım Sezen Aksu’nun.

Malum üzere O, ‘Şahane Bir Şey Yaşamak’ başlıklı şarkısındaki “Binmişiz bir alâmete. Gidiyoruz kıyamete. Selam söyleyin o cahil Havva ile Âdem’e” sözleri nedeniyle dini değerlere hakaret ettiği öne sürülerek saldırıya, acımasız bir kıyıma uğramıştı.

Önce, inanca saygı bağlamında Diyanet’ten RTÜK’e, bir üniversitenin rektöründen, çok sayıda köşe yazarına; suç duyurusunda bulunandan, TV yorumcusuna, sonrasında da kendilerini dini korumakla görevli sayarak Sezen’in evinin önünde toplananlara uzanan saldırılar, 21 Ocak 2022’de Büyük Çamlıca Camisi’ndeki Cuma namazının ardından Başkan Erdoğan’ın, “Hakaretlerin bini bir para. Bütün bunların karşısında dimdik duracak olanlar sizlersiniz. Hz. Adem efendimize kimsenin dili uzanamaz. O uzanan dilleri yer geldiğinde koparmak bizim görevimizdir. Havva validemize kimsenin dili uzanamaz. Onlara da had bildirmek bizim görevimizdir,” sözlerine uzandı.

Ancak “Dil yetmeyince, göz görmeyince, gönül hissetmeyince o zaman şarkı söylemek lazım avaz avaz,” diyen Sezen Aksu geri adım atmadı.

22 Ocak akşamı yaptığı açıklamada, “Malumunuz olduğu üzere konu ben değilim, konu memleket. Kendimi bildim bileli çeşitli insanlık hâllerini gözlemliyor ve söze döküyorum biliyorsunuz” dedi. Açıklamasında 21 Ocak’ta yazdığı ‘Avcı’ isimli şarkısının sözlerini de paylaştı ve “Sonuç olarak 47 yıldır yazıyorum… Yazmaya da devam edeceğim” diye ekledi.

Siyasal görüşlerini ve içerideki Merdan Yanardağ’a karşı tavırlarını kesinlikle onaylamasam da, yine de Onu dinleyenlerdenim.

* * * * *

 ‘Neler Oluyor Bize’, ‘Ellerimde Çiçekler’, ‘Rüzgâr’ gibi şarkıları ile tanınmıştı.

Akustik gitarıyla Tom Jones ve Beatles şarkıları çalan O, “Bizim Şarkılarımız” idi.

Dünyaya ait çocuksu bir şaşkınlık vardı onda hep. Şaşkınlığı hiçbir zaman kaybetmedi. Bir çocuğun dünyaya ilk kez bakarken yaşadığı hayret duygusunu, bir yetişkinin bilgeliğiyle taşımak kolay değildir. İlhan Şeşen de bunu yaptı.

O bir ozandı. Ama sadece şiirle değil; sesiyle, duruşuyla, anlatımıyla hikâyelerini kuran bir anlatıcıydı.

Müzikal dili de tıpkı karakteri gibiydi: Dingin, sade ama kendine özgü. Dinlediğinizde başka hiçbir isme benzetemezdiniz. Ne melodisini ne yorumunu ne de sözünü…

Biraz hüzün, biraz da mizah vardı şarkılarında.[7]

İlhan Şeşen’in müziği, Türkçe pop müziğin ana akımlarından ayrı, sessizce akan bir nehir gibidir. O nehir, coşkuyla değil, dinginlikle; gürültüyle değil, usul usul akar. Bu müzikte, kendini yüksek sesle anlatmak yerine fısıldayarak anlaşılmayı bekleyen bir incelik vardır.

Çok az kelimeyle büyük anlamlar yaratır. Şarkılarında bizi hüzünlendiren şey, ayrılığın kendisi değil, ayrılığın bıraktığı sessizliktir.

Onu dinlemek, bir şarkıcıdan çok, hayat hakkında bilgece konuşan bir dostla sohbet etmek gibidir.

Müziğinin sadeliği ve inceliği, aynı zamanda teknik ve estetik bir tercihtir.

Onun kariyeri, Grup Gündoğarken ile birlikte başladığı yıllardan itibaren müziğin doğallığına olan inancını ortaya koymuştur.

Grup Gündoğarken’in müziği, seksenler ve doksanlar Türkiye’sinin toplumsal ruh hâlini zarifçe yansıtır. Özellikle Ankara’dan Abim Geldi albümü, Türkiye’nin yaşadığı sosyal dönüşümün, kentleşmenin ve aile bağlarının hafızasını tutan bir eser olarak öne çıkar.

‘Neler Oluyor Bize’ gibi ikonik şarkıları, Türkçe pop müziğinin alışıldık romantik kalıplarından uzak, sakin bir iç hesaplaşmanın yansımasıdır.

İlhan Şeşen’in müziğinde aşk, sevgi ve ilişkiler hiçbir zaman dramatikleştirilmez.

Onun müziğindeki erkek figürü, Türkçe pop müzikte sıklıkla görülen erkek kalıplarından çok uzaktır.[8]

“Geçmiş değil bugün gibi/ Yaşıyorum hâlâ seni/ Sen benim şarkılarımsın…” diyorum Ona.

* * * * *

53 yaşında ölmeden önce kaybettiği sesiyle, “Benim hayatım opera” diyen Maria Callas’ı tanımak ve onun derin yalnızlığını kalbinde hissetmek isteyenler, “Maria Callas o kadar çok tragedya söyledi ki sonunda hayatı trajediye dönüştü” sözünü anımsamalıdır.

Ben anımsadım ve dinledim Onu.

Tıpkı reggae müziğinin anti-sömürgeci Bob Marley’i gibi.[9]

Sonra Pharoah Sanders…

1940 doğumluydu, Oakland’den ırkçılık yüzünden ayrılmak zorunda kalmıştı; orada perdenin arkasında çalmak zorundaydı, siyahları görmek istemiyorlardı.

1961’de otostop yaparak New York’a gitmesi hayatının kırılma anlarından biri oldu. Yüksek binaları ilk kez burada gördü. Ancak gidecek yeri yoktu, açtı. Kan vererek para kazanabileceği bir yere girdi. Cebine koydukları beş dolar ile önce bir hamburger yedi. Bir kulüpte dışardan Monk’u dinledi, çünkü onun gibi hırpani bir evsizi içeri almıyorlardı. Kısa bir süre sonra talihi değişti.

Hayatın anlamını ve insanı arayan bilge bir ruha sahipti Pharoah. XX. yüzyılın ortalarında, cazın çalgısal tekniklerinden ziyade özgür ruhunu ve doğaçlamalarını, kolektif bilincini arayan; aramakla kalmayıp yaratan bir avuç müzisyenden biriydi.

İlham kaynaklarını sayarken “suyun dalgalarını, trenin uzaklaşmasını, havalanan bir uçağı dinliyorum” diyordu. Özgür cazın altmışlı yıllarda şekillenmesinde önemli rol oynamıştı.

Efsane saksafoncuyu dinlemek bir şanstı.

* * * * *

 “Pop’un Kralı” diye anılan, sansasyonlarla dolu yaşamı gündemden inmeyen Michael Jackson henüz altı yaşındayken müzik dünyasına atıldı.

Travmatik çocukluğunun yol açtığı iniş çıkışları medyada kullanıldı Onu, albümleri 140 milyonun üzerinde satsa da, pek sevemedim.

“O ilkti, tek başına, bir müzik ve dans yarattı. O bir ekol”dü[10] denilse de!

“Yoksulların çığlığı”, “Ezilenlerin feryadı”, “Kimsesizlerin sesi” nitelemeleriyle yüceltilen arabesk’in Ferdi Tayfur’u da benim kalemim değildi.

Arabesk, Türkiye’de bir müzik türü ve yaşam tarzı olarak, 1960’lar ve 1970’lerde kırdan kente yaşanan yoğun göç süreciyle biçimlenir. Arabeskin, protest bir niteliği bulunsa da, derin bir kaderci yaklaşım barındırması nedeniyle bu protest niteliği arka planda kalmıştır. Arabesk müzik, yaşanan yoğun ve hızlı toplumsal dönüşümün yarattığı sorunları ifade ederken zamanla bu sorunlara teslim olan bir kültürel pratik hâline gelir.

Ferdi Tayfur da bunun sözcülerindendi.

* * * * *

Ve bir dönemin, kuşağın ve halkın sesi olan Edip Akbayram da en çok sevdiklerimdendi. Elbette boşuna değil…

Onun sesi şarkılardan öte adaletsizliğe ve baskılara karşı yükselen bir direnişin yankısıdır. Müzikal yolculuğu boyunca halkının duygularını, acılarını ve umutlarını ezgilerle ifade etti. Bu yüzden şarkıları, yalnızca müzik değil, aynı zamanda bir tarihin ve bilincin taşıyıcısı olarak hafızalarda kaldı.

1970’lerden itibaren Anadolu rock ve protest müziğin önemli temsilcilerinden biri hâline gelen Akbayram, halk müziğinin köklerini modern düzenlemelerle harmanladı, ama ruhunu kaybetmedi. Şarkılarında aşk, sevgi kadar ezilmişlik, haksızlık ve direniş de vardı. “Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz” ve “Aldırma Gönül” gibi eserler, sadece şarkı olmaktan öte adeta birer manifestoya dönüştü. Her notasında bir çağrı, her sözünde bir ağıt barındırıyordu.

Akbayram, sadece sesiyle değil, duruşuyla da önemli bir figürdür. Baskı dönemlerinde susmayanlardan biri oldu. Yasaklara, sansüre ve tehditlere rağmen halkının yanında durdu. Müziğini bir eğlence aracı olarak değil, halkının duygu dünyasını, özlemlerini ve hayallerini yansıtan bir ayna olarak kullandı. Bu yüzden onun sesi sadece bir sanatçının değil, halkının hafızasının sesi hâline geldi.

Edip Akbayram, bir sanatçı olmanın ötesinde bir vicdan ve bir hafızadır. Onun sesi, notaların ötesinde halkın içinden yükselen bir çığlıktır. Yıllar boyunca ezilenlerin, hor görülenlerin ve sesi kısılmaya çalışılanların yanında oldu. Kendi kuşağı için olduğu kadar sonraki nesiller için de bir bayrak taşıyıcısıydı.

Onun her eseri bir isyanın, sevdanın ve umudun yankısıdır. “Garip”i seslendirirken, “Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz”ı söylerken ya da “Aldırma Gönül”ü yeniden yorumlarken yalnızca bir müzikal anlatıyı değil, halkın duygularını notalara döktü.

Akbayram, sanatın eğlenceden çok bir bilinç ve direniş aracı olduğuna inanıyordu. Bu yüzden yalnızca şarkıcı değil, duruş sergileyen bir sanatçıdır. Onun türkülerinde halkın tarihi gizlidir.[11]

Kolay mı?

Nerede bir hak arayışı varsa, nerede bir emek mücadelesi varsa, Edip Akbayram’ın kendisi veya bir şarkısı da oradaydı. Örneğin 1991’de 585 cam işçisi Paşabahçe fabrikasından atıldığında Edip Akbayram Beykoz’daydı. İşçiler direnip kazandığında Edip bu sefer de şenlik için oradaydı. Sahneye çıkıp, başlarını öne eğmeyenler için söylüyordu!

Çünkü “Salkım salkım tan yelleri estiğinde…” aydınlığı göreceğimize gönülden inanan O da çağın vicdanlarındandı.

Tam da bunun için 1981-1988 kesitinde 12 Eylül askeri darbesinin etkileri sürerken yasaklı sanatçılar arasındaydı. 2000’de de Fethullah’çıların ‘Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın 25’inci yılı nedeniyle verdiği ödülü reddeden 11 sanatçıdan biriydi.

Kendisine Amerika’da konser vermesi için teklifler geldiğinde de bunu açıkça reddetmişti. Bu kararını “Sosyalist kimliğe sahip biri olarak, Amerika’dan konser vermem için teklifler gelmesine rağmen reddettim. Amerika faşist bir ülke. Orada yaşayan halkı tenzih ederek söylüyorum ama gerçek bu!” diyerek açıklamıştı.[12]

Özetin özeti O, “Alçakgönüllü bir dev”di;[13] “Dik duruşun simgesi”ydi;[14] “Bir müzik dehası”ydı.[15]

Bizlere, “Güzel günler göreceğiz çocuklar/ Motorları maviliklere süreceğiz…” ısrarını, umudunu terennüm ettirendi.

Müziği, müziğimiz yapanlardandı.[16]

30 Ocak 2026 16:43:12, Muğla.

N O T L A R

[1] Karl Marx.

[2] Haydar Ergülen, “100. Yıl Cumhuriyet Alfabesi: Veysel”, Birgün Pazar, 11 Şubat 2024, s.13.

[3] “Yeşilköy Havaalanı’nda uçağı kaçırınca görevlilerle yaptığı münakaşada yüksek tansiyonu ve şeker hastası oluşundan beyin kanaması geçirip, maalesef yaşama veda etmişti.” (Erkan Özerman, İzmirli Dario, Remzi Kitabevi, 2021.)

[4] Haydar Ergülen, 100. Yıl Cumhuriyet Alfabesi: Zeki”, Birgün Pazar, 18 Şubat 2024, s.8.

[5] “Özdemir Erdoğan’dan Yine Çirkin Zeki Müren Yorumları”, 3 Temmuz 2020… https://www.avrupademokrat.com/ozdemir-erdogandan-yine-cirkin-zeki-muren-yorumlari/

[6] Barış Terkoğlu, “Geçen Hafta Aldığım Ölüm Haberi”, Cumhuriyet, 1 Şubat 2021, s.3.

[7] Işıl Çalışkan, “Sen Bizim Şarkılarımızsın”, Birgün Pazar, 1 Haziran 2025, s.7.

[8] Onur Özgen, “Gün Batarken”, Birgün Pazar, 1 Haziran 2025, s.12.

[9] Mehmet Desde, “Reggae Müziğinin En Büyük Efsanesi Bob Marley”, Güney Dergisi, No:115, Ocak Şubat Mart 2026, s.78-83.

[10] Mısra Belge, “Pop Müzik Beş Yıldır Kralsız”, Evrensel, 25 Haziran 2014, s.12.

[11] Sami Günal, “Bir Dönemin, Kuşağın ve Halkın Sesi Oldu”, Birgün, 24 Mart 2025, s.13.

[12] “Edip Akbayram’la İlgili Az Bilinen Gerçekler”, Sözcü, 4 Mart 2025, s.3.

[13] Nazım Alpman, “Alçakgönüllü Dev”, Birgün, 4 Mart 2025, s.13.

[14] Burhan Şeşen, “Edip Akbayram: Dik Duruşun Simgesi”, Birgün, 7 Mart 2025, s.9.

[15] Fikri Sağlar, “Devrimci Edip Akbayram’a Saygılar…”, Birgün, 7 Mart 2025, s.9.

[16] Bkz: i) Temel Demirer, “Müziğe Dair Notlar”, Çoban Ateşi, Yıl:3, No:82, 5 Mart 2009; Çoban Ateşi, Yıl:3, No:83, 19 Mart 2009; Çoban Ateşi, Yıl:3, No:84, 26 Mart 2009… Esmer Dergisi, No:50, 4 Nisan 2009… ii) Temel Demirer, “Klasik Müziğin Önemi”, Ümüş Eylül Kültür-Sanat Dergisi, No:37, Ekim-Kasım-Aralık 2020… iii) Temel Demirer, “Yer ile Gök Arasındaki Uyum: Klasik Müzik”, Kaldıraç, No:218, Eylül 2019… iv) Temel Demirer, “Çoksesli Müziğin Devrimci Dehası Beethoven”, Ümüş Eylül, Yıl:9, No:34, Ocak-Şubat-Mart 2020… v) Temel Demirer, “Cumhuriyet ile Müzik(imiz)”, Rojnameya Newroz, Mayıs 2019… https://temeldemirer.blogspot.com/2019/08/cumhuriyet-ile-muzikimiz.html ; vi) Temel Demirer, “… ‘Pop Müzik’ Faslı”, Ümüş Eylül Dergisi, Yıl:10, No:39, Nisan Mayıs Haziran 2021… vii) Temel Demirer, “Politik (Devrimci) Müzik”, Rojnameya Newroz, Temmuz 2019… https://temeldemirer.blogspot.com/2019/09/politik-devrimci-muzik.html ; viii) Temel Demirer, “Blues, Caz, Rock ve Ötesi…”, Rojnameya Newroz, Ağustos 2019… https://temeldemirer.blogspot.com/2019/11/blues-caz-rock-ve-otesi.html ; ix) Temel Demirer, “Eski(meyen) Sesler, Tınılar”, Rojnameya Newroz, Haziran 2017… https://temeldemirer.blogspot.com/2017/06/eskimeyen-sesler-tinilar.html ; x) Temel Demirer, “Anılar, Sesler, Şarkılar”, Ümüş Eylül Dergisi, Yıl10, No:38, Ocak-Şubat-Mart 2021… xi) Temel Demirer, “Unutul(a)mayan Ölümsüz Sesler”, Patika, No: 85, Nisan – Mayıs – Haziran 2014… xii) Temel Demirer, “Türküler(imiz) ve Biz”, Rojnameya Newroz, Ağustos 2020… https://temeldemirer.blogspot.com/2020/08/turkulerimiz-ve-biz.html ; xiii) Temel Demirer, “Türkülerin Sevdalısı Ruhi Su”, Patika Dergisi, No:106, Temmuz-Ağustos-Eylül 2019… xiv) Temel Demirer, “Aşıktı, ‘Garip’ti, Halk Dervişi Neşet Ertaş”, İnsancıl Dergisi, Yıl:29, No:351, Ekim 2019… xv) Temel Demirer, “Gomidas’lı Halk Müziği(miz)”, Sosyalist Mezopotamya, No:8, Eylül 2020… xvi) Temel Demirer, “Ahmet Kaya Vardı, Vardır, Var Olacaktır”, Kaldıraç, No:219, Ekim 2019… xvii) Temel Demirer, “… ‘Beni Tarihle Yargıla’ Derdi Ahmet Kaya!”, Sosyalist Demokrasi, No:103, 4 Şubat 2011… xviii) Temel Demirer, “Gençlik(im)den Kalan(lar) Fikret ile Timur”, Güney Kültür-Sanat-Edebiyat Dergisi, No: 95, Ocak-Şubat-Mart 2021… xix) Temel Demirer, “Hayat(lar)ımıza Dokunmuş Bir Müzisyen: Attilla Özdemiroğlu”, Ümüş Eylül Dergisi, Yıl:6, No:21, Ekim-Kasım-Aralık 2016… xx) Temel Demirer, “Eleştirel Arabesk Hikâyesi”, Güney Dergisi, No:89, Temmuz Ağustos Eylül 2019… xxi) Temel Demirer, “İsyana Dönüş(eme)yen İtiraz veya Müslüm Gürses Hikâyesi (mi?)”, Kaldıraç, Dergisi, No: 212, Mart 2019… xxii) Temel Demirer, “Müzik Özgürce Nefes Almaktır; Yasaklanamaz!”, Kaldıraç Dergisi, No: 259, Şubat 2023… xxiii) Temel Demirer, “… ‘Pop Müzik’ Faslı”, Ümüş Eylül Dergisi, Yıl:10, No:39, Nisan Mayıs Haziran 2021… xxiv) Temel Demirer, “Müziğin Önemi ve Hatırlattıkları”, Görüş21, Eylül 2023… https://temeldemirer.blogspot.com/2023/10/muzigin-onemi-ve-hatirlattiklari.html ; xxv) Temel Demirer, “Müzik, Müthiş Önemlidir”, Rojnameya Newroz, Aralık 2021… https://temeldemirer.blogspot.com/2022/04/muzik-muthis-onemlidir.html ; xxvi) Temel Demirer, “Bugünlerde Müziğe Daha da Fazla Muhtacız”, Rojnameya Newroz, Şubat 2023… https://temeldemirer.blogspot.com/2023/05/bugunlerde-muzige-daha-da-fazla-muhtaciz.html ; xxvii) Temel Demirer, “Tutunamayanların Feryadı Arabesk”, İnsancıl Dergisi, Yıl:33, No:398, Eylül 2023… xxviii) Temel Demirer, “Müzik Gerçeğin (ve Müzisyenin) Aynasıdır”, Görüş21, Ekim 2021… https://temeldemirer.blogspot.com/2022/02/muzik-gercegin-ve-muzisyenin-aynasidir.html ; xxix) Temel Demirer, “Toplumsal Manifestodur Müzik!”, Görüş21, Temmuz 2024… https://temeldemirer.blogspot.com/2024/12/toplumsal-manifestodur-muzik.html ; xxx) Temel Demirer, “Klasik Müziğin Farklı İkilisi: Mozart ile Strauss”, İnsancıl Dergisi, Yıl:29, No:349, Ağustos 2019… xxxi) Temel Demirer, “Dede Efendi’li, İtrî’li, Limonciyan’lı Klasik Mûsikî”, İnsancıl Dergisi, No:361, Ağustos 2020… xxxii) Temel Demirer, “… ‘Hüzünden Geçen Sevinç’: Chopin”, Newroz, Yıl:4, No:126, 25 Mart 2010…

Tags:


About the Author



Comments are closed.

Back to Top ↑